20 Haziran 2018, Çarşamba

Üst Menu

1.Ortadoğu Kadın Konferansı İzlenimleri

1.Ortadoğu Kadın Konferansı İzlenimleri

31 Mayıs- 2 Haziran tarihleri arasında Diyarbakır’da Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin organizatörlüğünde gerçekleştirilen 1. Ortadoğu Kadın Konferansı 26 ülkeden 250 kadının katılımı ile yapıldı. “jin, jiyan, azadi” sloganı ile başlayan ve bir ilki gerçekleştirmesi bakımından oldukça önemli bir organizasyondu.

 

Ortadoğu’daki son gelişmeler ve Kürt meselesine ilişkin durum göz önünde bulundurulduğunda bu konferans Kürt kadınının ne denli zor zamanlarda ne denli zor şeyleri başarabileceğinin de ispatıdır. Benimde katıldığım üç günlük toplantıya oldukça renkli kareler hakimdi. Akademisyeninden, ücretsiz ev içi çalışanına, siyasetçisinden öğrencisine, aktivistinden yazarına birçok alanda mücadele ve bedel ödemiş kadınlar üç gün boyunca kendi coğrafyalarında verdikleri sosyal ve siyasal mücadelelerine dair deneyimlerini paylaştılar.

 

Anlatılar öyle gösteriyor ki dünyanın neresinde olursanız olun kadınlar hep aynı sorunlarla karşı karşıyalar. Şiddet, taciz, tecavüz, emek sömürüsü, yönetimde yer alamama, baskı rejimleri, dinin ve ideolojilerin baskı unsuru olarak araçsallaştırılması, ataerkil ve eril zihniyet… Ancak her coğrafyada kadınların buna karşı çıkış biçimleri farklı. Kürdistan’da, Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, Türkiye’de, Ürdün’de, Mısır’da, Bahreyn’de, Yemen’de, İran’da, Tunus’ta, Kuzey Afrika’da, Lübnan’da, Hindistan’da, Pakistan’da… Kimisi bedenini ateşe vererek direnmiş, kimisi silah kuşanıp dağlara sığınarak, kimisi intihar bombacısı olup bedenini ortaya koyarak, kimisi cezaevinde uzun yıllar yatarak, kimisi yazarak, kimisi sokakta aktivizm sergileyerek, kimisi örgütlenerek, kimisi kurumsallaşarak, kimisi de kendi küllerinden yeniden doğarak…

 

Söz konusu coğrafya Ortadoğu olunca tabi ki kadınların en çok şikâyet ettiği ve onlar üzerinde korku kültürü olarak araçsallaştırılan şey Siyasal İslami rejimlerin kadınlara bakışındaki problemli ve ayrımcı bakış oldu. Bu bakış Ortadoğu kadınında ciddi manada bir İslamafobi oluşturmuş durumda. Birinci gün yapılan konuşmalarda hemen hemen her konuşmada kadınların yaşadığı acı ve zulümlerin müsebbibi onların tabiri ile “Siyasal İslam” oldu. Ve bunun üzerinden gelişen bir İslam karşıtlığı. Kadınlar İslami rejimlerden kurtularak özgürleşeceklerini düşünüyorlardı. Ve ancak seküler bir bakışın onları kurtarabileceğine inanıyorlardı. Öyle ki bu söyleme hayata dokunmayan aşırı uç noktadaki kuru feminist söylemler de eşlik ettiler.

 

İkinci güne gelindiğinde bilhassa Türkiye özelinde “seküler rejimlerin” kadında oluşturduğu tahribata değinildi. Görüldü ki “Siyasal İslam” kadar “seküler rejimler”de kadınların haklarını gasp ediyorlarmış. Ve nihayet üçüncü gün şu kanıya varıldı: İktidarlar dini ve seküler söylemleri kullanarak kadın üzerinde tahakküm kuruyor ve bizzat dinin kendisi iktidarlar arcılığı ile buna hizmet etmesi için araçsallaştırılıyor. Yani dinler ve seküler görüşler iktidarda eril zihniyet tarafından kadını dezavantajlı pozisyona düşüren ideolojik aygıtlardır. Peki, çözüm ne olmalıydı? İdeolojiler bu kadar yaşamın içindeyken? Kendimizi hep ideolojik kimliklerimiz üzerinden tanımlarken… İdeoloji neydi?

 

Esasında giderek laikleşen, rasyonel, pozitivist, bireyci olay batının aslında yeni mitlere/dinlere olan ihtiyacı sonucunda “akıl çağından” “ideolojiler çağına” geçilmişti ve ideloji burada varlık bulmaya başlamıştı. İdeolojiler dünyaya bakış açımızı belirlerken, değişime ivme kazandıran yol haritalarımızdır. Toplumun dünyayı tanımlama araçlarından biri olan din, gelenek, sembol üzerinden toplumsal birlikteliği, sosyal, iktisadi ve siyasal yaşamı tanımlama, açıklama, onaylama işlevi görürler. Kendi içinde mantıksal bir tutarlılığa sahip olup geleceğe dair siyasal bir model sunarlar. Spontane değildirler; insan zihninin üretimi neticesinde şekillenirler. Kimi zaman gerçeğin önündeki perdedirler. Bu yönüyle Marks ideolojiyi tanımlarken (ki eserlerinde daha çok ideolojiyi bu anlamıyla kullanır) “mistifikasyon”dur der… Yan toplumsal gerçeğin çarpıtılması. Benzer şekilde M. Foucault’ta ideoloji kavramını eleştirmekte ideolojinin doğrunun karşıtı olarak kullanıldığını ileri sürmektedir.

 

Öyleyse ideolojiler bireyin kimlik kazanmasını sağlayan ve bireyi diğerlerinden ayıran “ayırıcı” özelliğe sahip olandır. Bireye “ben kimim” sorusunu sordurarak kimlik kazandırırlar. Nerede yer aldığı, nasıl bir yol ve misyon izlemesi gerektiğini anlatırlar. Bir gruba hapsederek toplumun bütününden ayırır, uzaklaştırırlar. Bu yönüyle iradidirler, toplumu mobilize ederler.  Tam da böyleyken ideolojilerle örülmüş zihinlerimizde acılarımızı, ortaklaştırmamız mümkün müydü? Bu dili nasıl yakalayacaktık? Ne de olsa Kuzey Afrikalı tarihçi İbni Haldun’un deyimiyle “Siyasi iktidar yarışında tüm taraflar haklıdır”. Bu nedenle ideolojiler arasında hiyerarşi oluşturamayacağımıza ve birimizin ideolojisini diğerinin ideolojisine tercih edemeyeceğimize göre nereden, kimin ideolojisi üzerinden bakmalıydık?

 

Nihayetinde ideolojilerin üstünde bir bakış açısı geliştirerek, yaşama kadınca bakarak ortaklaşılabilinir ve sağlam bir mücadele yürütebilinir kanısında hemfikir olundu. Aksi halde ideolojiler üzerinden bir kamplaşma kadınların kendi arasında “öteki”ni oluşturmak dışında bir işe yaramayacaktı. Ve bu ideolojiler üzerinden kamplaştırma hamlesi bizzat eril zihniyet patentliydi.

 

Devletler-ideolojiler devreye girince masaya vurulan yumruklar, yükselen sesler bunlar devre dışı bırakılınca atılan kahkahalar, koparılan alkış tufanları… Bizi bölen iktidar perspektifiyle bakmak birleştirense bunlardan azade yaşama kadın perspektifiyle bakmaktı…

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.