17 Ocak 2018, Çarşamba

Üst Menu

28 Şubat Davası Nasıl Sonuçlanabilir?

28 Şubat Davası Nasıl Sonuçlanabilir?

28 Şubat operasyonlarının başladığı haberlerini bir sabah bulunduğum Isparta’da gözyaşlarımla izlerken Hakk’ın, adaletin er geç yerini bulacağına olan inancımı güçlendirmek istiyordum.

 

‘Bu dava inşallah siyasi hesaplara kurban edilmez ve bir şova dönüştürülmez’ diyordum. Uzun bir soruşturma sürecinin ardından Avukatımız Müşir Deliduman aracılığı ile Ankara’da ailece davaya müşteki olmuştuk.

 

Bizlere, milyonlarca başörtülü kadın ve onların sebebi ile erkek yakınlarına hayatı zindan edenlerin hesabı görülebilecekti. Zulmedenlerde bir gün sanık sandalyesinde sorgulanabileceklerdi.

 

Davaya 400'ün üzerinde müşteki başvurmuştu.

 

27'si tutuklu 103 sanıkla başlayan davayı kalabalık grupların takip edeceği beklendiğinden uzun hazırlıklar sonrasında iki duruşma salonunun arasındaki duvar kaldırılarak birleştirilmişti.

 

Hakimlerin yargılama yaptığı salonda tutuklu ve tutuksuz sanıklar ile basın bulunuyordu, diğerini ise müştekiler ve sanık yakınları ile dolduruyordu.

 

Davanın başladığı 2 Eylül’de ilk gün duruşmayı takip ettiğimde salonda ki gayri ciddi ve lakayt atmosfer ve diyaloglar ile süren mahkemede, yargı heyetinin son derece zayıf ve zaaflı yaklaşımlarını gördüğümde ‘Bu dava göstermelik mi? Buradan bir şey çıkmaz’ demiştim.

 

28 Şubat sürecinde bizler DGM’lerde yargılanırken mahkeme salonlarında etrafımızda etten duvarlar ören askerler, çocuklarımızı, yakınlarımızı görmek için başımızı çevirttirmezler, tek kelime konuşabilmeyi bırakın, uzaktan başımızla selam verdirtmezlerdi.

 

Tutuklu veya tutuksuz komutanlar ve yakınları birbirleri ile tokalaşıyor, sarılıyorlar, konuşuyorlar, el sallıyorlardı. Elbette bize bunlar yapıldı, onlara neden yapılmıyor değildi amacım. Bizlere bunları reva görenlerin, kendileri de aynı sandalyeye oturduklarında da bunu anladıklarını, empati yapabildiklerini gözlemleyemiyordum.

 

Ankara 13. Ağır Ceza’da görülen dava bayram sonrası tekrar başladı. Başka bir vesile ile geldiğim Ankara’da davayı da takip etmek istiyordum.  İlkder başkanı Özden Sönmez ile önceki duruşma salonu kapısının kapalı olmasından, yanlış tariflerle epey bir dolaştıktan sonra davanın başladığı salona girdiğimizde hemen kapı önünde ki sıranın başında oturan Kemal Gürüz ile göz göze geldik.  Salon tam dolu idi.  Genelkurmay Plan Prensipler Başkanı olarak görev yapan Komutan Vural Avar savunmasına devam ediliyordu.

 

Gözlerim müşteki sıralarını aradı fakat farklı yerlerde oturan iki başörtülü kadın dışında müşteki olabilecek sadece birkaç kişi dikkatimi çekiyordu.  8- 10 müşteki Avukatı görülüyordu.

 

400’ün üzerinde müştekisi olan bir dava, neredeyse sahipsiz ve takipsizdi. Sadece Asder’in nöbetçi avukat sistemi uyguladığını biliyordum. Mazlumder’den de bir kaç avukat göze çarpıyordu.

 

Bu dava  ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak’ suçu ile açılan bir kamu davası olmasına rağmen devlet adına, ne Cumhurbaşkanlığını ne de Başbakanlığı temsilen avukat veya takipçi yoktu öğrendiğime göre.

 

‘Darbeciler’ ithamları ile en sert tutumları gösterebilen siyasi irade, bizatihi kendilerinin de yaşadığı bir süreci takip etmekten neden bigane kalıyorlardı?

 

Önceki bazı darbe davaları için ‘bu kadar büyütülmemeli’ düşüncesi ve iradesi bu davayı da etkiliyor muydu? Madem öyle ise bu davaların açılması halk nazarında ‘darbecilerden hesap soruyoruz’ imajı için miydi?

 

Ergenekon, Balyoz gibi darbeye teşebbüs davalarına gösterilen ilgi ve çıkarılan gürültüler, bilfiil gerçekleşmiş bir post modern darbe olan 28 Şubat davası için neden gösterilmiyordu?

 

Silivri’den canlı yayınlar yapan muhafazakar TV kanalları bu davaya neden uzaktılar?

 

Cemaat ve Parti bu davanın büyütülmemesi, diğer sivil, medya, siyasi ve yargı ayaklarının ifşa edilmesine karşı bir mutabakat içindeler miydi?

 

Savunmalarını yapan Genelkurmay Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı emekli Korgeneral Vural Avar ve dönemin Genelkurmay İç Güvenlik Hareket Dairesi Plan Şube Müdürü Albay İdris Koralp sözleşmişlercesine ’İrtica ile mücadele emrini dönemin Başbakanı rahmetli Sayın Necmettin Erbakan’ın verdiğini, bakanlar kurulunda alınan kararların ve Genelkurmay’ın emirlerini uyguladıklarını’ söylemekteler.

 

Genelkurmay İç Güvenlik Hareket Dairesi Plan Şube Müdürü Albay İdris Koralp;

 

‘Ben 95'ten bu yana bölücü terör için görev yapıyordum. Ne zaman ki Genelkurmay bölücü terörün yanında, irticayı da tehlike olarak tanımladı ise biz de o zaman bu alana vakıf olduk. Üst komutanlarımız karar vermeden bizim kendi kendimize bir gündem oluşturma gibi bir vazifemiz olamazdı, olmadı.

 

Bizim hazırladığımız raporlar üstlerimizin bilgisi dışında olması mümkün değildir. Biz kendi kendimize cunta isek o zaman üst komutanlarımız bunları nasıl imzaladılar?

 

Adını ‘Batı’ koymuşlar. Biz bunu bilemeyiz, sadece görevimizi biliriz. MGK da bu kararları neden almış, biz bunu sorgulama makamında değiliz.

 

Rahmetli sayın Erbakan ve Akşener bunlara paralel yönetmenlik ve kararlar almışlar, bizim başka haberimiz olamaz.

 

Zamanın bir döneminde, bir yerde çalışmış olmak, nasıl suçlu olmaya sebep olabilir?

 

Biz askeriz sayın başkan. Biz askeriz. Siz bugün bize ceza verin, yarın bize emir verildiğinde aynı vazifemizi yine yerine getiririz.

 

Sadece örnek olsun diye söylüyorum, o günlerde bölücü terör ve irtica için değil, aşırı milliyetçilik yapmak bir tehlike olarak tanımlansaydı, İç güvenlik dairesi olarak onlar için de mücadele planları yapmak vazifemiz olurdu.’

Sorulan pek çok soruya:

 

‘İzinde olduğumdan haberim olması mümkün değil.’

 

‘O dönemler de hastaydım yatıyordum.’

 

‘Yurt dışında vazifeli olduğumdan burada ki gelişmelerden haberim olamazdı’ veya en popüler cevapları

 

‘Aradan 15- 16 yıl gibi bir zaman geçmiş, hatırlamam mümkün değil’ gibi cevaplar ile mahkemeye ‘ti’ye almış durumdalar zaten.

 

Müşteki avukatlarının çapraz sorularına verdikleri cevaplardan biri de ‘bu benim ilgi alanımın, vazifemin dışında kalıyor, cevap vermem mümkün değil.’  Ya da ‘bunu o alanda vazifeli olan birine sorabilirsiniz. Bizim vazifemiz olmayan her alanda bilgi sahibi olmamız mümkün değil’ gibi savunmalar yapılıyor.

 

Sanık müdafii genç bir avukat gayet başarılı, teklemeden, yutkunmadan bir savunma ortaya koydu. Konuşmasında bu noktayı da vurguladı. ‘Müdafii olduğum sanık 76 yaşındadır. Bu ülkeye 35 yıldır başarı ile hizmet etmiştir. Sorulan her şeyi hatırlayamayacağı gibi kendi vazifelerinin dışında olan gelişmeler ile ilgili  soru  sorulmaması gerekir’ diyor.

 

Ne güzel söylüyorlar. Evet, kendi vazifelerinin dışında ki işlere kafa yormaları doğru değildi. Peki, o süreçte bunu neden hatırlamıyorlar ve düşünmüyorlardı?

 

Kendi vazifeleri dışında her gün, her alanda neden ahkam kesiyorlar, direktifler veriyorlar, halka ayar çekmeye çalışıyorlardı?

 

Günlerce medyaya, yargıya ve pek çok toplum kesimlerine brifingler vermek üzerlerine vazifemi idi?

 

Henüz bir grup asker ile devam eden 28 Şubat davası elbette sadece bunlardan ibaret değildi.

 

Yargı, medya, sivil, sermaye ve siyaset hatta dindar camia arasında olupta darbeye destek verenler de bir bir hesap vermedikçe, sadece askerlerin yargılanacağı bir dava sembolik olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır…

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.