20 Haziran 2018, Çarşamba

Üst Menu

Açılımdan Celadet Ali Bedirxan'a

Açılımdan Celadet Ali Bedirxan'a

          

                   “Kürt meselesine ilişkin yaşanan son süreci değerlendirmek için yazmaya başlayacaktım ki Temmuz 2010’da kaleme aldığım bir yazının aradan bunca zaman geçmesine rağmen maalesef hala şu anı anlattığını fark ettim ve değiştirmeden aynı yazıyı sunmak istedim. Kürt meselesinde ilerleme kaydedip aynı yazıyı bir daha yayınlamak zorunda kalmamam temennisiyle…”
 
 
Son yazdığım yazıyı “Demokratik açılım” kapsamında Habur ve Maxmur’dan gelen heyetin gelişi üzerine kaleme almıştım. O umut vadeden süreç içerisinde neler değişmedi ki. Yazdığım yazıdaki birçok soru karşılık buldu, cevapsız kalmadı. Heyet üyelerinin bir kısmı tutuklandılar. Kendilerine vaat edilen sahte özgürlük buraya kadarmış meğer. Ve tutuklanan yüzlerce BDPli, seçmenler, seçilmişler,  parti meclis üyeleri, insan hakları aktivistleri ve daha birçok insan. Kendisini özlediğimiz İHD Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey mesela; kalemi, gözlüğü ve inanarak verdiği insan hakları mücadelesinden başka hiçbir şeyi olmayan değerli insan hala tutuklu. Yargılamaların birçoğu tutuklu olarak devam ediyor. Ve ara ara devam eden gözaltılar ve tutuklamalar bitmiş değil. Uzun süren mahkeme süreci kim bilir daha ne kadar uzayacak. Bu ülkede hantallaşmış hukuk sistemi ve bürokratik anlayış bu ülkeyi bu ülke yapan en temel şeylerden biridir zaten. Prens Sabahattin’in 1910’larda sözünü ettiği “hantallaşmış bürokratik anlayış” ülke hücrelerine kodlanmış vaziyette adeta. Hele de siyasal süreçlere dair tutuklamalarda bu hantallık katbekat kendisini daha fazla hissettiriyor.
 
Bir taraftan da çatışmalı süreç hızla artmış durumda. Sınır içi ve sınır ötesi operasyonlar varlığını koruyor. Bölgeye sürekli asker ve gerilla cenazeleri geliyor. Yani analar hala ağlıyor. Başbakan iddia ettiği gibi anaların gözyaşını dindiremedi maalesef. Analar bu günlerde daha çok ağlamaya başladılar. Türkiye toplumuna baktığımızda ise çatışmalı süreçte PKK’nın tek taraflı olarak silahları bırakmasını söyleyenler ve aynı anda her iki tarafında silahlarının susmasını talebeden azımsanamayacak bir kitlede var. Aslına bakarsanız tek taraflı silah bırakmak yıllardır denenmiş ve çözümsüz kalmış bir girişimdir. Kaldı ki çatışmalı süreçlerde tek başına hak talebinde bulunanlardan istenmemeli erdemli davranmaları, gasp eden tarafta erdemli davranma pozisyonunda olmalıdır; şayet hakiki çözümü istiyorsa. Yapılması gereken şey hakkaniyet ölçüsüne uyarak her iki tarafında bir an evvel bu çatışmalı sürece son vermeleridir. Devlet kendisini meşru silahı kullanma yetkisinin temsilcisi olarak görmeye devam eder ve bu doğrultuda pratik geliştirip silahları bir an evvel susturmazsa bu süreç akan kanlarla ve yüzlerce gencin yaşam hakkının ihlal edilmesi ile devam edecektir.  
  
Maalesef tüm bunların gölgesinde Kürt meselesi sadece silahların hâkim olduğu, bir tarafında devletin diğer tarafında PKK’nın yer aldığı bir savaş alanıyla sınırlı görülmeye başlandı. Kürt meselesi çatışmalı süreçten ibaretmiş gibi algılanıp çatışmalı sürecin hak ve özgürlüklerin görülmeyişinin bir sonucu olduğu gerçeği ıskalandı. Ve mesele PKK ile sınırlandırıldı. Oysa eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel bile şu gerçeği itiraf etmiştir: “Kürt sorunu PKK ile başlamaz, nitekim PKK’dan evvel 29 Kürt isyanı vardır” demiştir. Şu tam olarak bilinmelidir ki Kürt meselesi iddia edildiği gibi tek başına bir “terör” sorunu değildir. Kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla ulusal tabanı da olan bir talep sorunu, bir kimlik, siyasal statü, hak ve özgürlük meselesidir. Bir halkın var oluşunu gerçekleştirmek için verdiği mücadelenin engellenmesi sonucu ortaya çıkan bir meseledir. Kürtler 40 milyona yaklaşan nüfuslarıyla kendi bağımsız devletleri olmayan dünyadaki en kalabalık halktır. 
 
Meseleyi sadece çatışmalı ortamdan ibaret görme yanılgısı beraberinde çözüm önerilerini de bu yanılsama perspektifinde görmeyi sağlar. Oysa daha 1900lü yılların Kürt hareketlerine ve taleplerine bakarsak meselenin özüne inmiş olacağız. Ve o günlerde talep edilen haklarla bugün talep edilen hakların benzeştiğini göreceğiz. Örneğin 1908’de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti. Seyyid Abdulkadir tarafından kurulan cemiyetin tüzüğünde şunlar yer alır: İlköğretimi kolaylaştırmak için Kürtçe eğitim talebi, Kürt dilini yazıp kitap haline getirmek, Kürtçe dilbilgisi kitabı ve sözlük hazırlatmak, Kürtçe ders kitabı yazımını ikramiyeler vererek teşvik etmek. Şimdiye kadar basılmış ya da basılmamış ne kadar eser varsa derleyip toparlayarak yayınlatmak ve okutmak, Kürt edebiyatının bir tarihçesini hazırlayıp kitap haline getirmek. Ve bu amaçla cemiyet bünyesinde çıkartılan içlerinde Said Nursi’nin de yer aldığı haftalık “Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi” yayınlanır. Yine benzer amaçlarla açılan Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti. 1912’de Kadri Cemil Paşa gibi önemli isimlerin kurduğu cemiyet Kürt dil ve edebiyatına dair ciddi çalışmalar oluşturarak, Kürt öğrencilere eğitim hayatında destek sağlamayı hedefler. Ve o dönemde kurulan daha birçok cemiyet. Kültürel ve siyasal haklar kapsamında örgütlenmeler, isyanlar… Hepsinin ortak amacı ve talebi hak ve özgürlüklerde birleşiyor. Tıpkı günümüz Kürt özgürlük hareketindeki talepler gibi. Görülüyor ki tarihler farklı ancak talepler aynı. Bu taleplerin cevapsız kalışıdır silahları konuşturan. Demokratik talepler görmezden gelinerek ama’lar la ve ancak’lar la sunulan kısmi özgürlüklerdir çatışmalı süreci besleyen. Özgürlük söz konusuyken siz özgürlüğü lütfeder bir eda ile sunar ve üstüne bir de pazarlık ederseniz sizin muhatabınıza sunduğunuz şeyin adı özgürlük değil kölelik olur. Celadet Ali Bedirxan’ın 1900lerde ifade ettiği gibi…
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşlunun 10. yılı münasebeti ile Mustafa Kemal 1933 yılında 1928’de olduğu gibi Türkiye dışında sürgünde bulunan Kürtlere özgü bir af çıkarır. Bu af kapsamında Kürtlerin taleplerine dair elde somut kazanımlar olamayınca Celadet Ali Bedirxan’ın öncülüğünde bir grup aydın bizzat Celadet Bey’in kaleminden Mustafa Kemal’e bir mektup yazarlar. Mektubun son bölümleri şöyledir: “Resmi bir tebliğ ile Kürdistan’ın mevcudiyetini, Kürtlerin tarihi, ırki, harsi haklarını tanır ve itiraf ederseniz işte o zamandır ki meselenin halline doğru büyük ve mühim bir adım atılmış olur. Bunu yapmakla da ancak hadisata takaddüm etmiş olursunuz. Paşa Hazretleri! Zamanı hükümetinizde Kürdistan meselesini de halletmek istiyorsanız, tabiatı eşyanın göstermiş olduğu yegâne yol budur. Diğer herhangi bir yol takip edildiği takdirde elde edilecek muvaffakiyetin gölde denizler boğan kahramanın zaferinden yüksek bir netice veremeyeceğine itimat buyurunuz. Buna rağmen ve bunca tecrübe ve muvaffakiyetsizlikler göz önünde dururken göstermiş olduğum yol takip olunmazsa, maksat riyaset penahiyelerinin Kürdistan meselesini halletmek değil, Kürdistan yangının körüklemek olduğuna hükmedeceğim. Çünkü bu yangını ancak maddenin ateş olduğunu itiraf ve yangını yangın olarak kabul etmekle söndürmek kabildir. Paşa Hazretleri! Kürtleri temsil ve ya esir etmek emin olunuz ki onları öldürmekten daha müşkildir. Kürtlerin hürriyeti tabiattan doğan bir çeliktir.” Aradan geçen onca zamana rağmen hele de çözüm yolları bu kadar açıkken meselenin her geçen gün daha da derinleşmesi akıllarla sorunu çözmek istemeyen güçlerin direncinin meseleyi artık rant sağlama çabası olarak gördüğünü bariz bir şekilde ortaya koyuyor. Zira sırf son 30 yıllık süreçte 30 bin civarında PKK’lı, 10bin civarında sivil, 5 bin kadar asker, polis öldü. Yaklaşık 400 milyar dolarlık kayıp oldu. 3 bin civarında köy boşaltıldı, milyonlarca insan göç etmek zorunda bırakıldı, yüzlerce hak ve özgürlük gaspı söz konusu oldu.
 
Tamda burada siyasilerin ve yetkili mercilerin çözümsüzlükte ısrar edişleri onlara dair umutları söndürmüştür. Bölgedeki tansiyonun bir hayli yükseldiği şu günlerde vicdanı hür, fikri hür insanların bir şeyler yapmaları gerekmektedir. Zira çözümün adresi olarak tarih onları gösteriyor. Celadet Ali Bedirxan gibi cesur aydınların bu sahnede rol almasının zamanı çoktan gelmedi mi? Vicdanı olan herkes tüm insanlık adına, barış adına üzerine düşen şeyi yapabilmeli ve inisiyatif almalıdır bu konuda. Yeni civanlar toprağa düşmesin diye, bereketli topraklar akan kanlarla çoraklaşmasın diye. Suskun kalan herkesin akan her damla kanda vebali vardır. Demokratların, liberallerin, sağcıların, solcuların, İslamcıların, feministlerin, başörtülülerin, sosyalistlerin, cinsiyet özgürlükçülerinin, Alevilerin, Ermenilerin, hangi dinden hangi mezhepten olursa olsun azıcık vicdani olan herkesin… 
 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.