18 Ekim 2018, Perşembe

Üst Menu

Aşk Büyüktür, Mektuplar İçli

Aşk Büyüktür, Mektuplar İçli

Kaç gündür aşk üzerine sanırım dört farklı yazı yazdım. Her defasında gördüm ki, her yazdığımda aşkın bir başka halini ıskalamışım. Zor anlatmak aşkı, tarif etmek ya da “aşk budur” diye portresini çıkarmak. O yüzden vazgeçtim aşkı anlatmaktan.

 

Mutlu aşkın varlığına inanmayanlardanım ben de. Aşk yine konumuz ama, aşkın acısına, seni tanıdığın herkesten çekip alma haline, yanlızlığına, mektuplara ve aşk göçebeliğine dair.

 

Lübnan asıllı şair Khalil Gibran delicesine aşık olduğu May Ziadah’e gönderdiği bir mektupta şöyle der: “Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta  bir varlığın bu çektiğim kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım”

 

 

En çok da bu olur. En katlanılmaz acıymış gibi gelir ve o acıya nasıl katlandığına anlam bulmaya çalışarak, aslında dayanamayarak, yine de dayanmaya çalışırsın. Aşık olduğun kişiyle kavuşana kadar da o acı içini deler geçer.

 

Bir de bazılarının aklı ermez nasıl ve neden aşık olduğuna. Genelde hiç aşık olmayanlardır, sana da, içinde büyüttüğün aşka da anlam veremeyenler. O tadı bilemedikleri için de seni garipserler, belki yargılarlar. Örneğin Khalil Gibran’ın May Ziadah ile aslında hiç yüzyüze gelemediği söylenir. Bir kez bile elini tutmadığı bir kadına delice aşık olur Gibran ve edebiyatın en güzel mektupları olarak tarihte yerini alır o mektuplar. O mektupların varlığını, o aşkın büyüklüğünü kim inkar edebilir şimdi? Eminim Khalil Gibran şu lafı çok kez duymuştur o dönem aşkını anlattığı yakınlarından:“Khalil, abartıyorsun!”

 

Oysa ki şimdi, 20 yıl boyunca yazılmış mektuplar abartının değil, Khalil Gibran’ın aşkının derinliğini ve sadakatini ispatlıyor.

 

 

Hala  edebiyattan müziğe, resim sanatına  kadar en çok işlenen konu aşk. Çizdikçe, yazdıkça ve söyledikçe de geçmez üstelik. Yine de, aşkın acısından arınmaya hizmet ettiği  düşüncesine, belki de “yalanına” sığınabilir, yazmaya, söylemeye ve çizmeye devam edebiliriz.

 

Yanlız, aşk eğer bir engeli varsa, yanlızlığı ile gelir bunların herhangi birini yapmadan önce.  Öyle bir yanlızlık hissedersiniz ki, onlarca insanın arasında olmanız, onlarla konuşuyor oluşunuz, bu yanlızlığa fayda etmez, gideremez. Geçmez yani o yanlızlık, içinizde büyüdükçe büyür. Bir kişi, onlarca  insanın sesine yeğlenir. O kişi yoksa da yanınızda, yalnızlık  içinizde, içten içeriye daha derin bir kuyu kazar.

 

 

Şiirler gelir ardından. Kederli şarkılar. Ya da mektuplar. Modern zamanın erittiği, eletronik bir postadan değil, artık çoğu insanın dokunmayı unuttuğu, bir kalem ile kağıta yazılmış gerçek bir mektuptan bahsediyorum. Elinde tutsun, dokunsun, yıllar geçse de hatırlasın istediğin gerçek bir mektuptan. Çünkü içinden güçlü bir ses sana, aşık olduğun adamı ya da kadını yıllarca hatırlayacağını, sevgiyle ve özlemle anacağını söyler. O mektuptaki her kelime, her cümle kalbinden geçenlerin masum itirafıdır aynı zamanda. Duygularını anlatma ihtiyacı ne kadar yer bulursa bir mektupta, o kadarını sığdırırsın işte bir mektuba.Dolup taşan bir yüreğin uzaklara üflediği nefestir, aşık olduğun adamı ya da kadını anlından öpmek gibidir kağıda yazılmış bir mektup. Belki de mektuplar bu yüzden çok içlidir hep.

 

En son aşama ise daha elem vericidir. Herşeyden önce kendini unutmak için yolculuklara çıkarsın. Gidersin, kasabandan, şehrinden, hatta ülkenden. Kasaban, şehrin, ya da ülken rengini yitirdiğinde içindeki acıyla, terk edersin her birini. Böylece göçebelik dönemi başlar.

 

Delinmiş yürekle bütün şehirlerden kaçasınız gelir. Buyüzden aşk için gidenler yersiz ve de yurtsuzdurlar. Aidiyetsizlik duygusu ile yürüyebilecekleri kadar yürür, gidecekleri kadar giderler. Giderler uzağa, biter sanırlar.Yok ama, aşk bilmedikleri kadar da uzun ömürlüdür. Anılarını yücelten, sokakların saklı, göçebe çocuklarıdır tek başına kalan aşıklar.

 

Mesela, bir günü ya da bir anı yıllarca hatırlayan,içinde binlerce kez tekrar tekrar yaşayan insanlar tanıdım. Bir de öyle bir kardeşliği vardır aşk için gidenlerin, şehri terk edenlerin. Birbirlerini bulurlar,hem de hiç olmadık yerlerde, hiç olmadık kasabalarda. Gittiğiniz mekanlar, kırık aşk hikayeleri olan bu yabancılarla tanışmak ve buluşmak için tesadüflerin ötesinde birleştiricidir. Kötü haber: Yolunuz, bir tek aşk ile yandığınıza çıkmaz. Başka yolculuklara gözü kapalı atlarsın. Bir şehirden ötekine gitmek istersin hep. Duramazsın yerinde, hiçbir yere sığamazsın kalbindeki acıyla. Acı nereye derse, rotanı oraya çevirirsin ve aşk, kendine bir kule inşa ettiği o yürekten seni defalarca aşağı atar, sersemletir o yolculuklarda.Sana da uzak kılar seni, kırlara, serseri sokaklara, daha da uzaklara yakın.

 

İşte lafın kısası,kalbimiz de kendinden yaralı değil, onunla gelen yanlızlık da, mektuplar da. Hep, Mısır’ın sadık dulu kadar eski ve mutsuz hissettiğiniz, engeli olan bir aşk hikayesi vardır ardında. Ve gitmeden duramazsınız.

 

Fakat, yolculuklar da bir işe yaramaz. Başını dayadığın camın arkasında geçen, bir tek onun yüzüdür. Sen o zaman anlarsın gitmeye dair sarf edilmiş bütün “asil” metaforların, hayatın içinde peş para etmediğini ve acıların seni sende sefil kıldığını.

 

Bir kasabadan, bir şehirden, bir ülkeden aşk acısıyla ayrılmadan önce, bir de sizden önce gitmiş birine sorun aşk göçebeliğinin ne demek olduğunu. Ya da bu yazıyı okuyun!

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.