18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Avrupalı Müslümanlar, Türkiyeli Kürtler: İslamofobi ve Kürdofobi - 1

Avrupalı Müslümanlar, Türkiyeli Kürtler: İslamofobi ve Kürdofobi - 1

Ulus devletler çağının temel bir karakteristiği, makbul kimlik tanımlaması dışında kalan etnik veya dini kimlikleri tanımamak, yok saymak ve hatta ortadan kaldırmak olmuştur. Örneğin Almanya’da Yahudilerin Auschwitz’ten, gaz odalarından, krematoryumlardan ölüme yollanmasına sebebiyet veren şey makbul Alman vatandaşı olmamalarından kaynaklanmaktadır. Yahudilik kimliğinin Avrupalı zihninde nefretle ilişkilenmesinin bir sonucudur Yahudi pogromu. Türkiye’de Rumlara, Kürtlere ve Ermenilere reva görülen Kültürel ya da fiziksel kırımın da “makbul” olmayan kimliğin egemen kimlik tarafından yok sayılıp ortadan kaldırılmasıyla doğrudan ilişkisi vardır.

Elbette makbul olmayan kimliklerin “makbul” olmama gerekçeleri bölgeden bölgeye farklılık gösterir fakat hem Almanya’da ve hem de Türkiye’de beslenen kin ve nefretin bir sonucu olarak Yahudilerin ve Ermenilerin katliamla ortadan kaldırılmaya çalışılmalarının sınıfsal durumla ilişkisi göz ardı edilemez. Aslı Sümer’in ifade ettiği gibi hâkim kimliğin azınlık kimlikleriyle gerilim yaşadığı ortamlarda azınlık kimliklerine bir de sınıfsal konum ekleniyorsa işler iyice karışıp ırkçılığın boyutları büyüyebiliyor. (1)

Örneğin Avrupa’da ve özelde Almanya’da ikinci dünya savaşı dönemine kadar Yahudiler için hem dini, hem etnik hem de üst sınıf olmaları hasebiyle üç katmanlı bir ötekilik söz konusuydu. Aynı şekilde Türkiye’de de Osmanlı döneminde ve özellikle Cumhuriyet döneminde Ermeni-Yahudi-Rum üçlüsünün hem dinsel hem etnik ve hem de sınıfsal bir ötekileştirmeye maruz kaldıkları söylenebilir.

Elbette bütün bunlar geçmişte kaldı. Türkiye hala geçmişinin utancıyla yaşasa da Avrupa geçmişiyle yüzleşti ve birçok Avrupa ülkesi geçmişte yaşananlara dair özür dilemeyi bir erdem bilmekte. Fakat geçmişiyle yüzleşen Avrupa’da son dönemlerde yeni bir “ırkçılık” dalgası boy göstermeye başladı. Modern batı toplumları her ne kadar milliyetçilik ve ırkçılıkla malul tarihlerinden utandıklarını söyleseler de son birkaç on yılda Amerika ve özellikle Avrupa’da Müslümanlara yönelik ırkçılık boyutuna varan bir İslamofobi’nin yükselişe geçtiğini söylemek mümkündür. Müslüman, Avrupalı'nın zihni tahayyülünde bir zamanların gözde Öteki'si "Yahudi"nin yerini almış, İslamofobi de anti-semitizmin yüzlerce yıllık tahtını kapmış vaziyette. (2)

İslamofobi’yi mümkün kılan birçok sebep sıralanabilir. Bu sebepleri makul kategoriler oluşturarak sıralamış olan Aslı Sümer’e göre Avrupa’da İslamofobi’yi besleyen, İslam’a dair algıları etkileyen ve tüm Müslümanların benzer “geri”liklerden muzdarip olduğu fikrini sağlamlaştıran haber ve yorumlar beş konu etrafında yoğunlaşıyor. (3)

1. İslam’da kadının konumu.
2. Güvenlikçi söylemlerin yükselişiyle bağlantılı olarak Avrupa ülkelerinde suç oranlarındaki artışa dair bir panik ve bunun göçmenlerle ilişkilendirilmesi.
3. Medya kuruluşlarının en sevdiği konulardan olan, uluslararası İslamcı örgütlerin terör eylemleri.
4. Müslüman ülkelerde yaşanan şiddet olayları.
5. Avrupa’nın İslamlaşması paniği.

Her ne kadar bu beş madde İslamofobi’yi besleyen maddeler olarak ele alınmış olsa da, ben bu maddelerdeki “Batı-Avrupa” kelimeleri yerine “Türkiye’nin batısını”, “müslüman-islam” kelimelerinin yerine de “Kürt” kelimesini kullandığımızda, Türkiye’de Kürt’e dair algıları etkileyen ve Kürt etniğine karşı önyargıların temelini oluşturan Kürdofobi’yi net bir şekilde karşımızda bulabileceğimizi düşünüyorum. İslamofobi’nin temelini oluşturan yukarıdaki maddeler, Türk algısındaki Kürdofobi’yi besleyen beş temel konu etrafında şu şekilde düzeltilerek sıralanabilir:

1. Kürtler’de kadının konumu.
2. Türkiye’nin batısındaki suç oranlarındaki artışa dair bir panik ve bunun Kürt göçüyle ilişkilendirilmesi.
3. Medya organlarının “terör olaylarını” haber yapma dilinin problematiği.
4. Doğuda (Kürt bölgelerinde) yaşanan şiddet olayları.
5. Batıdaki Türk yoğunluklu bölgelerin “Kürtleşmesi” paniği.

 

Kadının Konumu

Çoğu zaman oryantalist bir zaviyeden ele alınan “İslam’da kadının geri kalmışlığı” meselesi, en çok üzerinde durulan konuların başında gelir. Bunun yanında İslam’da kadın mevzusunun batılı kafalarda çağrıştırdıkları ya İslam coğrafyasında çok marjinal bir kültürel pratik olarak görülen kadınların sünnet edilmesi meselesidir ya da artık İslam coğrafyasında bile utanç vesilesi olarak görülen çok eşlilik meselesidir. Müslüman coğrafyalarda çoğu zaman marjinal olarak görülen sünnet ve çok eşlilik, oryantalist zihinlerde tüm Müslümanlara genelleştirilerek “İslamofobi”nin en çok beslendiği başvuru noktalarını oluşturmaktadır. Müslüman kadına dair Avrupa’daki olumsuz algı, Kürt kadınlarına dair Türkiye’nin batısındaki olumsuz algıyla paraleldir. Kürt kadını, batıdaki algıyla ifade edersek, Kürtlerin temel karakteristiği olarak görülen feodal ve dolayısıyla ataerkil yaşam biçiminin bir sonucu olarak ikinci sınıf bir cins olarak görülmektedir. Bu bakış açısının ve algının haklılığı bir yana, burada Kürt kadının Kürt kimliğinin ontolojik bir geri kalmışlık tanımlamasına mahkûm edilmesiyle birlikte ele alınması ve Kürt etnik kimliğinin “ataerkil baskıya maruz kalan kadın” dolayımıyla kötücülleştirilmesi söz konusudur. Bu durum tıpkı batıdaki İslamofobik algının, Müslümanları Müslüman kadın kimliğinin ikinci cins konumuyla dövmeye çalışmasına benzemektedir.

 

Göçün etkisi

Avrupa’ya göç edenlerin çoğunluğunu “güneyden kuzeye” ya da “doğudan batıya” doğru göç eden, neo-liberal politikaların “zorlamasıyla” yer değiştirmek zorunda kalan,  sosyo-ekonomik açıdan kendi ülkelerinde zor koşullarda yaşayan İkinci-üçüncü dünya vatandaşları oluşturmaktadır. Bunların önemli bir kesimi Müslümandır ve bu göç dalgasıyla birlikte Batı toplumu daha önce “muhayyel” olarak oryantalist yazarların resmettiği ölçüde tanıdığı Müslümanları sosyal yaşamda yüz yüze ilişkilerle tanıma fırsatı buldu. Tıpkı Türkiye’de 1980 sonrası görülen iç göç dalgasında olduğu gibi. 80 sonrasında göç edenlerin çoğunluğunu Kürtler oluşturmaktadır. Bu göç hareketinin niteliği, Avrupa’ya yapılan göçlere 1980 sonrası neo-liberal dalganın Türkiye’yi de etkilemesi itibariyle benziyor olsa da bir yönüyle farklıdır: Otuz yıllık savaşın ve devlet politikalarının (zorla köy boşaltmaların, boşaltılmayanların yakılmasının) zorunlu göçe sebebiyet vermesi. Ya zorla yerlerinden edildikleri için ya da bulunduğu yerde geçimini sağlayamayacak duruma geldikleri için, Kürtler, batıya göç etmek zorunda kaldı. Bu göç deneyimi, tüm göç hareketlerinde olduğu gibi, Kürtlerin göç edilen yerde yerleşik etnik kimlik tarafından “dışlanması” sonucunu doğurdu. Zira Kürtler de Türklerin algısında, Avrupa’ya göç eden Müslümanların yaşadığı “muhayyel” olan kimlikten “deneyimlenen” kimliğe geçiş yapmıştı. Daha önce “uzaktaki Kürtleri” devletin onlara tanıttığı ölçüde tanıyan bir Türk, göç dalgasıyla gelen Kürt’ü artık “muhayyel” olmadan, toplumsal yaşamda deneyimleyerek, değerek tanımaya başladı. Fakat bu deneyimleme olumsuz algı oluşturmaya müsait bir yapıdaydı. Zira göçle gelen Kürt, geldiği Batı kentinde de Kürt olarak kalmış, kendi kültürünü beraberinde getirmiş ve hatta Batıda alt sınıflara özgü kültürel görünürlük sergilemeye başlamıştır. Çoğu zaman “hırsız”, “kapkaççı”, “mafyöz” iş yapanlar olarak “görünen”, bu tür stereotiplerle damgalanan Kürtler, bu tür yaftalarla ‘kriminalize’ edilmektedir. Nedenselliği sorgulama gereği duymadan (göçmenin illegal suçlarla muhatap olmasının neredeyse kaçınılmaz olduğunu görmezden gelerek) Kürtleri ‘Kriminal olanın etnikleştirilmesi’ olarak ifade edilebilecek bir biçimde tanımlayan bu düşünce yapısı, suçu etnikleştirerek Kürtlere mal etmektedir. Avrupa’da da olan buydu, göç eden Müslüman kimlik, göçle geldiği yerde yaşayan batılı hâkim kimlik tarafından vurulan “öteki” damgasıyla yaşamak zorunda kalmıştır. Aslında bu değişmez bir kural gibidir: Göçmen, göç edilen yerde her zaman bir dışlanma potansiyeliyle yaşar. Zira göç eden kimlik, istisnalar dışında daima alt sınıf tarafından temsil edilmiş, yani göç edilen yerde sınıfsal olarak mahrum pozisyonda yaşamıştır. Tüketen ve tükettiği ölçüde makbul kimliği edinen modern batılı kimliğin karşısında bu kimlik ister istemez makbul olmayan bir kimlikle tanımlanmak durumunda kalmıştır.

(Yazıyı uzun olduğundan iki kısma ayırmayı uygun gördüm. Kalan kısım bir sonraki yazıda okunabilir.)

https://twitter.com/ysfekinci

Kaynakça

1. Aslı Sümer, (2010), Irkçılık, laiklik, sol. Birikim dergisi. Sayı: 250: sf.90
2. A.g.m, s:91
3. A.g.m.  s.91-92

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.