21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Avrupalı Müslümanlar Türkiyeli Kürtler: İslamofobi ve Kürdofobi – 2

Avrupalı Müslümanlar Türkiyeli Kürtler: İslamofobi ve Kürdofobi – 2

Bir önceki yazıda Batıda İslamofobi’nin temelini oluşturduğu söylenen beş maddeyi tartışmış ve bunların Türk algısındaki Kürdofobi’yi besleyen temel etkenlerle paralel olduğunu söylemiştim. İlk iki maddenin ele alındığı ilk yazının devamı olarak aşağıda diğer üç maddenin tartışıldığı ikinci yazıyı okuyabilirsiniz.
 

3. Medya ve etkisi

Batıya (Avrupa veya Amerika) göç eden Müslümanların birçoğu, göç edilen halkın gözünde “potansiyel bir terörist” olarak görülmüştür. Batıda göçmenlerin potansiyel terörist olarak algılanmasının en önemli sebebi radikal İslami örgütlerin daha önce yapmış oldukları “terör eylemleri” ve daha da önemlisi bunun medyada abartılı bir biçimde yansıtılmış olmasıdır. Her ne kadar El Kaide “birkaç bin” militandan ibaret olsa ve Batıda bu örgütün eylemlerinden ölen insanların sayısı, tüm dünyada dolaylı veya direkt olarak “Batı” tarafından katledilen insanların yanında devede kulak kalsa da, Batı medyasının negatif propagandasıyla bu örgüt dünyanın en tehlikeli örgütü olarak tanınmaktadır. Hal böyle olunca algısı bu şekilde manipüle edilen “Batı insanı” için tüm Müslümanlar potansiyel teröristtir ve üstelik göçmen Müslümanlar pratik olarak yakından deneyimlendiklerinden iki defa teröristtir.

Türkiye’de de tıpkı Avrupa ve Amerika toplumunda olduğu gibi Türkiye toplumunun Türk etnik kimliğini içselleştirmiş çoğunluğunun algısında, Kürt etnik kimliğine sahip ve kendi kültürünü olması gerektiği gibi gizlemeden yaşayan Kürtler potansiyel terörist olarak inşa edilmiştir. Zira Türkiye’nin de “El Kaide”si vardır ve Türkiye’de de şeytanlaştırılmaya müsait farklı etnik ve kültürel bir çoğunluk vardır. Türk medyası, haber dilini belirli bir etnik kimliği temele almış olagelen devletin diline göre kurmaya ve dolayısıyla Türk etnik kimliği merkezli bir “terör” karşıtı haber dili oluşturmaya çalışırken Kürt etnik kimliğini “terörle” ilişkilendirmek gibi bir problematiğe sebebiyet verdiğinin farkında değildir. Etnik kimliğin terörize edilmesi sonucunu doğuran bu “dil”, dağdaki silahlı çatışmanın silahsız bir ova çatışmasına, nefrete ve linç kültürünün yerleşik bir hal almasına kapı aralamaktadır.

4. Şiddet olayları

Avrupa ve Amerika’da haber programlarının önemli bir kısmını, Ortadoğu’da (Müslüman coğrafyada) yaşanan şiddet olayları işgal eder. Elbette dünyanın belki de şiddeti en çok yaşayan bölgeleri Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bölgelerdir. Bu durumu Küresel ilişki ve müdahalelerden bağımsız düşündüğümüzde şiddeti Müslüman olmanın doğal sonucu olarak görmek işten bile değildir. Batıda medya bombardımanına “maruz kalan” önemli çoğunluk sorgulama gereği duymadan şiddeti İslamlığın ontolojisine bağlayabilmektedir.  Batı toplumlarında oluş(turul)muş “Şiddet, Müslüman toplumların karakterinde mevcuttur” yollu bu düşünce biçimi, Türkiye’de devlet dilini içselleştirmiş medyanın propagandalarına maruz kalmış çoğunluğun dilinde “Şiddet Kürtlerin karakterinde mevcuttur” biçimine evrilir. Elbette bunda da son 30 yıllık savaş ve onun zihinleri manipüle eden ve belirli düşünce biçimleriyle kategorize eden etkisi yadsınamaz.

5. Avrupa’da Müslümanlaşma Türkiye’de Kürtleşme korkusu!

Aydınlanma ve Fransız İhtilali’nin sonucu olarak dinden azade olma ve sekülerleşme sürecinin, Batıyı Batı yapan temel değerlerin en başında geldiğine inanılmaktadır ve bu modern dünyanın merkezinin Avrupa olduğu düşüncesini besleyen en önemli olgudur. Yaklaşık üç yüz yıldır Batı medeniyeti kendisini dünyayı dönüştüren tek güç olduğuna inanmakta ve bunu da modernleşmeye, öncesinde aydınlanmaya ve dini dogmalardan kurtulmuş olmaya bağlamaktadır.

Klasik modernleşme teorileri, dinin artık kamusal alandan tedricen kalkacağını, yerine insan aklının Tanrı aleyhine evreni keşfe çıkacağını öngörüyordu. Kant bunu, “Aydınlanma Nedir?” isimli meşhur makalesinde şöyle ifade ediyor: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulmasıdır.” Kant’ın çocukluk ve ergin olamama durumuyla metaforize ettiği durumun yerini, yani modern öncesi dinin egemen olduğu dönemlerin yerini artık insanın bilme cesaretini gösterdiği (sapare aude!) ve reşit olmaya başladığı “Tanrısız” modern dönemler almıştır. Auguste Comte ise bilimin bilme alanının Tanrı’nın var olma alanını daralttığını iddia ederken, modern bilimin ve modernitenin dinden ve Tanrı düşüncesinden uzaklaştığı ölçüde ilerlemeyi mümkün kılacağını düşünüyordu.

Her ne kadar modernitenin dinin ortadan kalkacağı öngörüsü belirli bir döneme kadar geçerliliğini sürdürmüş olsa da, dünya yirminci yüzyılın son çeyreği ile birlikte dinsel olanın geri dönüşüne şahit olmuştur. Batıda (özellikle Amerika’da) Hristiyan cemaatlerin yükselişiyle ve doğuda ise İran devrimi ve Ortadoğu’daki İslamcılık dalgası ile zirveye çıkan dinin geri dönüşü olgusu, Müslüman göçlerle birlikte modernitenin merkezinde de iyice hissedilmeye başlanmış ve artık klasik modernleşme teorisyenleri, dini formasyonların toplumsal alanlardan tedricen kalkacağı savını çoğulcu modernleşme teorileriyle birlikte bir kez daha düşünmek zorunda kalmıştır.

Avrupa’ya son yirmi otuz yılda hızlı bir Müslüman göçü söz konusu. Bu göçle birlikte Batılı seküler kamusal alan artık Müslümanların ve Müslüman kültürel değerlerin de varlığına şahit olarak melezleşmektedir. Seküler bir kamusal alanda Müslümanların ve dolayısıyla İslami simgelerin görünür olmaya başlaması, Batılı toplumda “hızla Müslümanlaşıyoruz!” tedirginliğine sebebiyet vermiştir. Nitekim Batılılığın yegane gösterenlerinden biri olarak bilinen sekülerliğin, oryantal bir göçmen kitlesinin Batılı homojen kamusal alanda belirli bir dinsellikle görünür olmaya başlamasıyla ortadan kalkacağı korkusu, batılı toplumun bünyesinde “işgal” edilmişlik hissini ve “Müslümanlaşma” korkusunu doğurmaya başlamıştır. Bu “işgal edilmişlik” ve “Müslümanlaşma” korkusu, İslamofobiyi besleyen en önemli etkenlerden biridir.

Avrupa’ya son kitlesel Müslüman göçü ve Türkiye’ye son kitlesel Kürt göçü dalgası yaklaşık olarak aynı döneme denk gelir. Türkiye’deki Kürt göçü de “doğudan batıya” doğru gerçekleşmiştir ve Batıda (Türklerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde) kamusal alanın homojen Türkî vurgusunun Kürt kültürel değerleriyle harmanlanmasını mümkün kılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin batı şehirlerinde tek biçimli kamusal alanın Kürtlerin göçüyle birlikte melezleştiği söylenebilir. Bu melezleşme yerli Türk çoğunluğu açısından tıpkı Avrupa’da olduğu gibi bir tür tehdit olarak algılanmıştır. Göçmen Kürtlere ait “geri kalmış”, “barbar” ve “feodal” kültürel özelliklerle ilgili ne varsa kendileriyle birlikte modern kamusal alana taşındığı düşüncesi, Türklerde bir “işgal” edilmişlik hissi yaratmıştır. “Geldiler buraları da mahvettiler”, “Kürtler geldi artık iş bulamıyoruz”, “terörü buralara da taşıdılar” (1) şeklindeki yakınmaları artık Kürt göçünün yoğun olduğu Batı şehirlerindeki “yerlilerden” sıkça işitmek mümkündür.

Sonuç

Özetle, Aslı Sümer’in İslamofobi’yi Batılı düşüncede inşa ettiğini söylediği ve Müslümanlara karşı Batı merkezli ırkçı nefretin kökeninde bulunduğunu iddia ettiği beş temel etkeni, Türkiye’de Kürtlük-Türklük ekseninde incelemeye-karşılaştırmaya çalıştım. Batıda İslamofobi’yi doğuran etmenlerin, Türkiye’de Kürdofobi’nin de temelini teşkil eden etmenler olduğunu ifade ettim.

Emperyalizmin doğal bir sonucu olarak dünya servetinin neredeyse tümünün temerküz edildiği Kapitalist Batıya/Kuzeye göç etmek zorunda kalan Güneyli/Doğulu göçmenlerin durumu, küresel kapitalist sistemin onları yerinden etmesiyle, Türkiye’deki devlet tarafından zorunlu göçe maruz kalmış Kürtlerin durumuna benzemektedir. Göç edilen “Batı”nın asıl sahipleri tarafından homojen kamusal alanın “bozucu” vahşileri olarak görülegelen göçmenler, kendi kültürel ve kimliksel gösterenlerini de beraberlerinde getirdikleri, onları kullanmaktan ve göstermekten çekinmedikleri için meşhur tabirle ifade edecek olursak ötekileştirilmektedirler.

Bunun yanında şunu da söylemek gerekir ki göçmenler homojen kamusal alanları heterojen ve melez bir forma dönüştürmekte ve bu sebeple modernliği yeniden inşa ederek farkında olmadan “tarihsel bir rolü” yerine getirmektedirler. Avrupa ve Amerika’da İslamofobi’nin, Türkiye’de ise Kürdofobi’nin mazlumları olarak Batıda Müslümanlar ve Türkiye’de Kürtler aslında farkında olmadan küreselleşmenin dönüştürücü gücüyle birlikte modernliği yeniden inşa ediyorlar. Başka bir açıdan bakıldığında ise artık İslamofobi’ye rağmen, İslam doğuya özgü bir gerçekliği aşıp modernliğin merkezinde de - Batı’da da kendisini inşa ediyor ve dünyanın belirli kimliklerinin belirli bölgelere hapsolmuş biçimindeki fotoğrafı çoğulculuk lehine dönüştürerek “Küresel dünya kamusalını” heterojen bir görünüme kavuşturuyor. Artık Türkiye’de Kürtler Doğu’da, Türkler Batı’da yaşar ezberi Kürdofobi’ye rağmen ortadan kalkıyor ve kamusal alan artık melez bir görünüme kavuşuyor. Bu nedenle İslamofobi ve Kürdofobi’nin, küreselleşmenin tekil ulusal kültürleri çoğul yapıya dönüştürmesi sürecinde, ilk kez karşılaşan ve birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalan farklı kimliklerin geçici bir çatışma biçimi olduğu söylenebilir. Zira küreselleşme tekil/ulusal kültürlerin egemenliğini kırarak yoluna devam etmekte ve sonuç olarak dışlanmış kimlikleri hâkim kimliklerle barışmaya zorlamaktadır. Bu da göstermektedir ki hem Türkiye’de “Kürtleşmekten” ve hem de Avrupa’da “İslamlaşmaktan” korkan hâkim kültürler farklı kimliğe tahammülü geç de olsa öğrenmektedirler. Bunun diyetini toplumlar, farklı kimliklerin kabulünün sancısını yaşayarak, İslamofobi’yle / Kürdofobi’yle ve elbette diğer –fobi’lerle ödemektedir.

twitter.com/ysfekinci
 

  1. Cenk Saraçoğlu, 2011, Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler - Tanıyarak Dışlama, İletişim Yayınları.

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.