25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Başbakan, az maliyetli bulduğu için Cemaat yaptı diyor. “Bu NATO operasyonudur” diyemiyor

Başbakan, az maliyetli bulduğu için Cemaat yaptı diyor. “Bu NATO operasyonudur” diyemiyor
Bekaroğlu: Türkiye’de yolsuzluklar var. Özellikle imar yağması ile milyarlarca dolar paylaşılmıştır, “havuz” diye bir gerçek var. Sadece İstanbul’da yapılan imar değişiklikleri ile 200 milyar dolarlık rant oluşturulmuş ve dağıtılmıştır.
21 Nisan 2014
-A +A
Röportaj: Fatma Sancak
 
''Liderler Türkiye’yi, Türkiye toplumunu nereye taşıyorlar? Öyle bir noktaya geldik ki; en can alıcı konularda bile insanlar bir araya gelemiyor. Bir çocuğun ölümü/öldürülmesi üzerinden kutuplaşan bir toplum olur mu? Benden, bizim mezhepten değil diye küçük bir çocuğun öldürülmesi ihtimaline duyarsız oluyor insanlar. Senin bayramın, senin düğünün, senin ölümün, senin cenazen… benim acım, benim bayramım… Bu gidiş hayra işaret değil.''
 
''Cemaat ve Ak Parti arasında bir kavga var, hem de alabildiğine, öldüresiye bir kavga. Ama ben bu kavgayı sadece Cemaat ve Ak Parti arasında olan bir kavga olarak görmüyorum. Burada Cemaat esasen görünen ve kavga edilmesi kolay bir aktör gibi.''
 
 
''Başbakan Erdoğan’ın, dünya ile birlikte Irak’a giremediği için ne kadar hayıflandığını unutmadık. Aynı Başbakan Erdoğan, dünya sermayesi ile, NATO ile, AB ile, ABD ile pek içlidışlıydı. BOP’un eş başkanı olduğunu, medeniyetler ittifakı kurduğunu söyleyip duruyordu. 

 

Şimdi ne oldu? Bunu biz bilemiyoruz, kendisinin açıklaması gerekir Ama görünen o ki, bir şeyler olmuş. Anlaşılan o ki Başbakan Erdoğan’a destek verenler bu desteklerini çekmiş, hatta biletini kesmişler.''

 

 

2014 yerel seçimleri, genel seçim havasında geçti. En gergin seçim dönemlerinden birini yaşadık. Siz bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Genel seçim havasından öte; ne diyordu Başbakan; istiklal savaşı. Seçimler maalesef “savaş” havasında geçti; toplum biraz daha kutuplaştı, biraz daha bölündü. Seçim meydanlarında belediyecilik şöyle dursun, siyasetin genel konuları bile konuşulmadı. Liderler, siyasi rakipler olarak değil de düşman orduların komutanları gibi konuştular. Allah’a şükür ki yukarıdaki bu savaş havası; dışlayıcı, ötekileştirici, hakaretamiz dil halkın arasında bu anlamda bir karşılık bulmuyor. Halk, liderlere göre çok hoşgörülü. Aksi olsaydı insanlar birbirlerini boğazlardı.

Evet, belli ki bütün bunlar seçim kazanmak için yapılıyor, yapıldı. Ne var ki toplum bugüne kadar görülmedik şekilde kutuplaştı, insanlar birbirinden uzaklaştı. Ve maalesef bu kutuplaşma tarihi fay hatları üzerinden oluyor. Yaşam tarzı ve mezhep öne çıkıyor; “bizimkiler, bizim gibi yaşayanlar, bizim gibi inananlar, bize benzeyenler” bir araya toplanıyor. Bu şekilde daha çok insan toplayanlar, taraftarı daha çok olanlar seçim kazanıyor. Az olanlar ise hiç seçim kazanamayacaklarına, seçim yoluyla iktidarların değişmeyeceğine inanmaya başlıyorlar. Hiç kuşku yok ki bu durum sağlıklı bir gelişme değil; bu, toplumu, siyaseti, demokrasiyi tahrip eder.

Farkında mısınız, bu toplumda birlik, tasa ve kıvançta bir olma giderek ortadan kalkıyor. Bu doğru değil. Elbette farklılıklar olmalı ama toplum diyebilmemiz için insanları az çok ortak noktaları olmalı, bazı şeylere birlikte sevinebilmeli, bazı şeylere birlikte üzülebilmeli insanlar. Allah aşkına nereye gidiyoruz; liderler Türkiye’yi, Türkiye toplumunu nereye taşıyorlar? Öyle bir noktaya geldik ki; en can alıcı konularda bile insanlar bir araya gelemiyor. Bir çocuğun ölümü/öldürülmesi üzerinden kutuplaşan bir toplum olur mu? Benden, bizim mezhepten değil diye küçük bir çocuğun öldürülmesi ihtimaline duyarsız oluyor insanlar. Senin bayramın, senin düğünün, senin ölümün, senin cenazen… benim acım, benim bayramım… Bu gidiş hayra işaret değil.

 

Cemaat-AK Parti çatışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çatışma, ne kadar daha sürer sizce?

 

Cemaat ve Ak Parti arasında bir kavga var, hem de alabildiğine, öldüresiye bir kavga. Ama ben bu kavgayı sadece Cemaat ve Ak Parti arasında olan bir kavga olarak görmüyorum. Burada Cemaat esasen görünen ve kavga edilmesi kolay bir aktör gibi. Bence esasen Ak Parti, daha önce anlaştığı, kendisine önemli destekler veren çevrelerle bir şekilde bozuştu, şimdi onlarla kavgaya tutuştu. İşi muğlaklaştırıp gizemli hale getirmeye gerek yok. Ak Parti’nin daha önce anlaştığı çevreler derken, Batı’yı, ABD’yi, AB’yı, İsrail’i, dünya sistemini kast ediyorum. Hatırlayalım; Ak Parti, ilk dönemlerinde “dünya” ile birlikteydi. Elbette halkın oyu ile iktidara geldi ama daha sonra iktidarda kalırken, dönemin vesayetçileri ile hesaplaşırken dünya sisteminin, ABD’nin, AB’nin geniş ölçüde desteğini aldı. Her konuda onlarla birlikteydi. Başbakan Erdoğan’ın, dünya ile birlikte Irak’a giremediği için ne kadar hayıflandığını unutmadık. Aynı Başbakan Erdoğan, dünya sermayesi ile, NATO ile, AB ile, ABD ile pek içlidışlıydı. BOP’un eş başkanı olduğunu, medeniyetler ittifakı kurduğunu söyleyip duruyordu.

Şimdi ne oldu? Bunu biz bilemiyoruz, kendisinin açıklaması gerekir Ama görünen o ki, bir şeyler olmuş. Anlaşılan o ki Başbakan Erdoğan’a destek verenler bu desteklerini çekmiş, hatta biletini kesmişler. Cemaat diyoruz ama bütün bu işleri bu Cemaat nasıl yapacak, bu dinlemeler, bu arşivlemeler… Hayır, ben bunları uluslararası bir koalisyonun yürüttüğünü düşünüyorum, Cemaat burada sadece araç. Başbakan, kolay ve az maliyetli bulduğu için her şeyi Cemaat yaptı diyor. Tabi “Bu NATO operasyonudur, dinlemeleri CIA yaptı, MOSSAD yaptı” diyemezsiniz, diyemiyor.

Bence bu NATO operasyonudur. Başbakan dürüst olsun, bunun böyle olduğunu söylesin. Niçin dün canciğer kuzu sarması olduğu dünya sistemi ile arası açıldı? Ne oldu, neyi paylaşamadı, dün niçin öyle davrandı, bugün böyle davranıyor? Dün “paranın dini olmaz” diyen Başbakan bugün niçin “faiz lobisi” diyor? Bunları bu millete anlatması gerekir.

Burada sorulacak bir başka soru da; Niçin Cemaat medyası bu kavgada bu kadar taraf oluyor?” sorusudur. Sanıyorum; kollarını kaptırmış durumdalar. İçlerindeki, içlerine sızmış bazı unsurlar Cemaati böylesine bir kavganın içine çekti. Şimdi ise topyekun bir saldırı altında oldukları için topyekun bir savunma içindeler. Belki de hayırlısı olan budur; belki de Cemaat, bundan sonra olup bitenlerden ders alır ve cemaat sınırlarına geri çekilir.

 

Yalova, Ankara, Antalya, Hatay, Ağrı, Ceylanpınar gibi il ve ilçelerde, seçimlerde şaibe olduğuna yönelik karşılıklı suçlamalar oldu. YSK'ya başvurular yapıldı ve hala devam eden yasal süreçler var. YSK'nın süreci sağlıklı yürütemediği de yapılan eleştiriler arasında. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Doğrusu YSK’nın süreci nasıl yürüttüğünü bilemiyorum. Ama Rize seçimlerinden biliyorum ki sandıklarda önemli, Rize’de değil ama bazı yerlerde sonucu etkileyebilecek müdahaleler oldu. Mesela; Rize’de AK Parti sandıkların bulunduğu okulları ablukaya almıştı, her sandık başında çok sayıda adamları vardı, bu adamlar seçmene çok karıştı, çok yönlendirdi, gelmeyen seçmenler yerine çok oy kullanıldı. Mesela; Rize’de bunu yapan bir sandık kurulu başkanı imam gözaltına alındı (Tuhaf; bu seçimde sandıklarda görevli çok din görevlisi vardı ve bunlar hiç gözlerini kırpmadan haksızlıklar yaptı, Ak Parti’ye çalıştı). Aynı şekilde oyların dökümü ve sayımımda da çok müdahaleler oldu. Biz sonucu etkilemeyeceğinden herhangi bir itirazda bulunmadık ama Rize’de Ak Parti’ye en az 7-8 puan fazladan yazıldı. Bunun Türkiye genelinde 3-4 puan olduğunu düşünüyorum. Elbette biz Rize’de bu sebepten dolayı seçimi kaybetmiş değiliz, Türkiye genelinde de Ak parti bu hileler dolaysıyla kazanmış değil. Ama sözünü ettiğiniz illerde küçük farklarla kazanan ve kaybeden var. YSK’nın bu haksızlıkları düzeltmesi beklenirdi ama neticede onlar da ellerindeki somut verilerle hareket ediyorlar.

 

Saadet Partisi'nden Rize Belediye Başkanlığı'na aday oldunuz. % 22,5 oy aldınız. Başbakan'ın memleketi Rize'den bu oranda bir oy almak aslında çok ciddi bir başarı olarak yorumlandı. Siz Rize'deki seçim sürecini ve sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Evet, Rize’de Saadet Partisi’nden belediye başkan adayıydım. Ama bu adaylık Saadet Partisi’ni aşan bir çalışmaydı. Biz önceden bir çalışma yaptık; Rize’de sevilen, düzgün olarak bilinen insanlardan bir belediye meclisi aday listesi oluşturduk. Bu insanlar arasında geçmişte değişik partilerde siyaset yapmış insanlar kadar bugüne kadar hiç siyaset yapmamış insanlar da vardı. Teşkilat yapısı nedeniyle en uygun olduğunu düşündüğümüz için çatı olarak Saadet Partisi’ni seçtik. Onlar da kabul edince Saadet Partisi ile girdik seçime.

Sonra Rize’yi çalıştık, belediyecilik olarak eksiklerinin ne olduğunu, nelerin yapılacağını tespit ettik. Rize halkın yapacaklarımızdan önce nasıl yapacağımızı anlattık. Katılımcı, şeffaf, denetlenebilir bir belediyeciğin nasıl mümkün olacağını konuştuk. Halkın müşteri değil hemşehri olacağı sosyal belediyeciğin ilkelerini ortaya koyduk, kamu hizmetlerinin kâr amaçlı olmayacağını söyledik.

Bu ilkelere dikkat edilmediği için Rize’nin kötü yönetildiğini anlattık. İmar problemlerinin, trafik karmaşasının nasıl çözüleceğini, yeni yerleşim yerlerinin nasıl olacağını, risk oluşturan alanlardan başlayıp şehrin nasıl yenileceğini, sahil şeridinin nasıl kurtarılacağını, transit yolun nasıl arkaya alınacağını, şehirde meydan ve parkların nerelere yapılacağını, şehrin ihtiyacı olan otogarı, mesire alanlarını, derelerin ıslahını, alt yapıyı projelendirip halkla paylaştık. Tıkanmış olan ticari ve sosyal hayatın önünü açmak için yapacaklarımızı, akşam olunca adeta kapanan bir şehir görüntüsünde olan Rize’nin nasıl 24 saat yaşayan bir şehir haline getirilebileceğini anlattık.

En ön önemlisi, 1/25 bin ölçekli çevre düzeni planı, 1/5 bin ölçekli nazım planı, 1/bin ölçekli uygulamalı imar planını yaparak Rize’nin geleceğini planlayacağımızı söyledik.

Siyasetin zengin olmanın aracı olmadığını anlattık. Mal varlığımızı açıkladık, rakiplerimizden de aynı şeyi yapmalarını istedik.

9 tane aday vardı ama baştan beri rakibimiz iktidar partisiydi. Bu iktidar partisi Rize’yi 10 yıldan beri yönetiyordu ve merkezi hükümetin yaptığı bazı yatırımların dışında Rize’de 10 yıldır hiçbir şey yapılmamıştı. 10 yılda belediyenin yaptığı tek iş imar tadilatlarıydı. İmar tadilatlarıyla Rize adeta yağmalanmış, iktidar partisi yanlısı üç beş inşaatçı zengin edilmişti. Tüm Rizelilerin bildiği bu durumu gündeme getirerek polemikler yapmaktan da kaçınmadık.

Rakibimiz iktidar partisi ise hiç bu konulara girmedi, belediye ve belediyecilikten hiç söz etmedi, zaten AKP’nin belediye başkan adayı hiç ortalıkta görünmedi. Bakanlar, eski yeni milletvekilleri, müsteşarlar, genel müdürler ve iktidara yakın iş adamları kenti adeta ablukaya aldılar, anlattıkları tek şey, “bu seçimin yerel seçim olmadığı, bunun bir istiklal savaşı olduğu, Rizeli başbakan, dünya lideri Recep Tayip Erdoğan’ın saldırı altında olduğu, Rizelilerin Başbakan’ı desteklemeleri gerektiği”ydi. AKP teşkilatı da sosyal yardımlar üzerinden bir seçim çalışması yürüttü. Nüfusu 105 bin olan Rize’de 20 bin insan sosyal yardım almaktadır. Biz, güzel yaşanabilir imarlı bir şehri anlatırken ortalama bin lira geliri olan ailelere aylık 500 lirayı garanti ettiler. Sadece bu kadar değil; esnafı, işçiyi memuru tehdit ettiler; insanlar çalışmalarımıza katılmak şöyle dursun bize selam vermekten bile korkuyorlardı. Kamu işçilerini (tabi bunların çoğu taşeron işçileri) muhalefet kazanırsa merkezi hükümetten para gelmeyeceğinden maaşlarını alamayacaklarını söylediler.

 

Yani paket dağıtarak ve insanları tehdit ederek seçim kazandılar mı diyorsunuz?

 

Hayır, öyle demiyorum. İnsanların “istikrar”a ve kendilerinden olan “muhafazakâr” iktidara oy verdiklerini biliyorum. Ama bu “istikrar”ın ne anlama geldiğini söylemeye çalışıyorum. Benim kanaatim o dur ki, Rize’de ve tüm Türkiye’de insanlar mevcut durumun eskisine göre daha iyi olduğunu düşündüklerinden dolayı Ak Parti’ye oy veriyor. Mevcut durum derken, okuldan yola, hastaneden sosyal yardıma kadar ekonomik olan ve yaşam tarzına/başörtüsüne karışılmamasını kast ediyorum. İnsanlar bu “istikrar”ın bozulacağından korkuyor, muhalefet partilerinin bunları daha iyi yapacağına inanmıyor. Bakın size bir şey söyleyeyim; Rize’de nüfusun % 60’ı aylık bin liralık bir gelire sahip. Bu insanlar neredeyse yarısı değişik adlarla düzenli olarak sosyal yardım alıyor. İşte bu insanların “istikrarı” bu. Oy kullanırlarken etkili olan en başta gelen faktör bu “istikrar”dır. Diğerleri; muhafazakâr hükümete saldırı, Rizeli Başbakan’ı yok etmek istemeleri vs. bunlar tali faktörler, daha doğrusu işin bahanesi, yapılanı yüceltmenin bahanesi.

Mevcut durumla bizim yaptıklarımızı, anlattıklarımızı karşılaştırınca biz Rizelilerden kahramanlık yapmalarını istedik. Katılımcılık, şeffaflık, denetlenebilirlik, imar planı, parklar, engellilere göre düzenlenmiş kent… Alt yapı, derelerin ıslahı dedik ama Rize’de her gün sel felaketi olmuyor ki… ama her gün ekmek almanız gerekiyor, elektrik, telefon, su faturasını ödemeniz gerekiyor. Evet, belediye hizmetlerinde kâr alınmayacak, daha az su faturası ödeyeceksiniz vaadinde bulunduk ama seçmen “merkezi hükümet para göndermez” diyenlere kulak verdi.

Sonuçta % 22,5 oy aldık. Ben “Rize’de her şeye rağmen insanların % 22,5’u kahramanlık yaptı” diyorum. Biz asla AKP’ye karşı bir cephe kurmadık, Başbakan’a karşı bir kampanya yürütmedik, genel siyasetten mümkün oldukça uzak durduk. Nitekim oylarımız arasında kitlesel bir CHP ve MHP oyu yok (CHP ve MHP bir önceki seçime göre oylarını arttırdı). Saadet Partisi’nin de çok oyu yoktu zaten. Bizim aldığımız oylar yepyeni bir seçmen profilini yansıtıyor. Bu insanlar, bizim siyaset ve Rize için söylediklerimize oy verdi; bunlar dürüst siyaset isteyen, siyasetin zenginleşme aracı olmaması gerektiğine inanan insanlar. Bu insanlar şehri, imarı, imar planını bilen insanlar. Ve en önemlisi hamasete, kimlik siyasetine kulak vermeyen insanlar. Bu insanlar Türkiye’nin geleceği için umuttur, yeni siyaseti bu insanlar kuracaktır.

 

AK Parti, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirleri yeniden kazandı. CHP'nin kalesi olarak nitelendirilen Artvin'i ve Antalya gibi illeri de kazandı. 2014 Yerel Seçim haritasına baktığınızda, CHP, MHP, BDP, HDP ve SP gibi partilerin dağılımını nasıl yorumluyorsunuz?

 

Ak Parti İstanbul’u kazandı, Ankara’yı zor kazandı. Antalya CHP’nin kalesi değildi, bir önceki başkan kazandı. Artvin’i ben çok iyi bilirim, Artvinliler iktidardan hizmet bekliyorlar. Bence seçim haritası bir önceki seçimden pek farklı değil. Kimlik siyaseti, kimliklere göre bölünmüş bir Türkiye haritası bu. Bu harita Türkiye’ye yeni bir şey söylemiyor. Muhalefet de bildiğimiz gibi, hiç biri bir umut vermiyor, hiç biri hükümete alternatif değil. Hiç kuşku yok ki, bu hoş bir manzara değil. Demokrasilerde iktidar kadar muhalefet de önemlidir. Demokrasilerin en karakteristik özelliği iktidarların seçimler yoluyla el değiştirmesidir; insanlar, iktidarın seçimler yoluyla değişeceğine inanması gerekir. Bu herkesi rahatlatan bir şeydir. Bir suçlu aramaya gerek yok ama bu durumun sorumlusu iktidardan çok muhalefettir, alternatif koyamayan, her şeyin mevcudundan daha iyi olacağını gösteremeyen muhalefet. Ak Parti, ülkenin bütün sorunlarını çözdüğü için bu başarılara imza atmıyor. Herkes biliyor ki, Ak Parti iktidarı ülkenin önemli sorunları ile ilgili hep -miş gibi yapıyor, çözecek gibi davranıyor ama çözmüyor. Burada sorun, muhalefetin bunu anlatamaması ve daha da önemlisi bu sorunları çözeceğine dair inandırıcı bir program ortaya koyamaması.

 

Demokrasi ve siyaset etiği çerçevesinden baktığımızda bu seçiminin kazanan ve kaybeden kavramları sizce nelerdir?

 

Bazı şaibeler olsa da bir seçimin yapılmıştır; bu tek başına demokrasi için kazanımdır. Bunun dışında bir kazanım göremiyorum aksine birçok kavram yerlerde süründü seçim kampanyası boyunca. Hukuk, dürüstlük, siyasi ahlak, ölçü, orta yol, kul hakkı, insan hakkı, haram, helal vb kavramlar ve değerler yerlerde süründü.

 

Başbakan Erdoğan da en gerilimli seçimi yaşadığımızı beyan etti. Fakat Cemaat-AK Parti çekişmesine yönelik gerilimli dönemin yaklaşan Cumhurbaşkanı seçimlerinde de devam edeceğinin sinyallerini verdi. ‘’Gerilim’’ bir çeşit strateji mi, doğal mı?

 

Başbakan Erdoğan’ın en iyi yaptığı iş gerilim siyasetidir, bu konuda ustalığının zirvesine çıktığını gösterdi. Her seçimde bir düşman buluyor, bu seçimde bu düşman/hain Cemaat’ti. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçiminde de sürdüreceğinden hiç şüphe yok. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde başka dinamiklerin işleyeceğini de görmek gerekir. Bu dışlayıcı, ötekileştirici, kendinden olmayan ve onu sevmeyen herkesi düşman/hain ilan eden tarz cumhurbaşkanlığı seçiminde ne kadar işe yarar, bilemiyorum. Haydı işe yaradı, sonrası ne olacak, toplumun % 50’sine nasıl cumhurbaşkanlığı yapacak?

 

Başbakan'ın Cumhurbaşkanlığı düşüncesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu süreç nasıl işler?

 

Doğal buluyorum, 12 yıl Başbakanlık yapmış bir insan yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimine aday olması gayet normal. Ancak Başbakan Erdoğan’ın normal, yani mevcudu gibi, yani parlamenter sisteme uygun olarak bir cumhurbaşkanlığı istemediği açık. Bu nasıl olacak? Anayasa değişmeden, başkanlık sistemine geçmeden bu zorlamanın sıkıntı vereceğini düşünüyorum. Bir de unutmamak gerekir; AKP, genel seçimler, hatta istiklal savaşı havasına soktuğu 30 Mart seçimlerinde % 45 oy almıştır. Ben bunun 3-4 puanının sandık oyunlarından geldiğini biliyorum. Bu durumda Başbakan Erdoğan için cumhurbaşkanlığı cepte keklik değil. Nasıl tamamlayıp % 50’yi geçecek? Herkesi düşman/hain ilan eden, toplumun bir kesimini diğer kesime karşı kışkırtan, kutuplaştırmanın dibine vuran bir insan nasıl olacak da insanları ikna edecek.  Sıkıntılı bir sürece giriyoruz; umarım toplumun daha fazla parçalanmadan, insanlar birbirlerine daha fazla düşman edilmeden bu süreçten çıkarız.

 

2014 Yerel seçimlerde BDP, kimi çevrelerce başarılı, kimilerince başarısız bulundu. Fakat genel kanı, Kürt halkının yaşadığı sınırları net bir şekilde çizdiği yönünde. Bu doğrultuda Gülten Kışanak'ın " demokratik özerklikle ilgili adım atmaya başladıkları, petrol başta olmak üzere, bölgede üretilen enerjiden yerel yönetimlere pay verilmesi gerektiği" yönünde bir takım beyanları ve Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın cevabı gündeme geldi. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

30 Mart seçimlerinde BDP oylarını arttırmadı, hatta düştüğünü görüyoruz. Ama daha çok belediye aldı. Ben Kürt halkının sınır çizdiğine inanmıyorum. Kürt halkının mücadelesinin sınırları çizme mücadelesi olmadığını düşünüyorum. Kürtler; kimliklerini ve haklarını koruyarak eşit yurttaş olma mücadelesi veriyor. Elbette yerinde yönetim de bu hakların arasındadır. Kışanak’ın “petrolden pay alma” çıkışına katılmıyorum. Diyarbakır Belediyesi de Rize belediyesi de üretilen petrolden ve her şeyden zaten pay alıyor ama bunlar yetersiz. Bunun yerine yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılmasını savunmak gerekir, tabi yerel yönetimlerin kaynak üretmelerini, mali yapılarının güçlendirilmesini de.

 

Mısır'da 529 Müslüman Kardeşler üyesinin idamına yönelik, ağır bir ceza verildi. Türkiye'de ve dünyada yankı bulan bir karardı. Mısır ve Suriye'de gelinen kaotik ve olumsuz noktada, Türkiye dış siyasetinin de rolü olduğu söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
 

Mısır’da yaşananlar çok vahim; 529 Müslüman Kardeşler üyesine verilen idam cezası bir insanlık suçudur. Tüm dünya bu idam kararlarının uygulanmamasını için çalışmalıdır. Aksi takdirde bu insanlık suçuna hepimiz ortak olmuş oluruz.

Elbette Suriye ve Mısır’da olup bitenlerin tek sorumlusu Türkiye değildir. Ama Türkiye’nin Suriye ve Mısır politikaları doğru değil; bu krizi çok kötü yönettiler. Bunun böyle olmasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve ekibinin Enver Paşa tarzlarının önemli katkısı olmuştur. Suriye’de ve Mısır’da bunların olabileceğini ön görmek ve ona göre tedbirler almak gerekirdi. Mısır’da Davutoğlu’nun adamları Mursi’yi yanlış yönlendirdi, o nedenle darbenin önü alınamadı. Aslında 2. Tahrir iyi yönetilebilir, seçim kararı ile darbe engellenebilirdi.

 

AK Parti, %45’le birinci parti oldu. Yolsuzluk iddiaları aklanmış mı oldu? Yargının 17 Aralık süreci, yolsuzluk iddialarıyla ilgili performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Seçim sandıkları yolsuzluk iddialarının aklanacağı yer değildir. Sandıktan değil % 45, % 85’le çıksanız bile bu iddiaların aklanacağı yer mahkemelerdir.

Türkiye’de 17 Aralık süreci ile yaşananlar endişe vericidir. Hükümete karşı yürütülen bir kampanyanın aracı haline getirilerek, öncelikle yargıya büyük bir darbe vurulmuştur. Şimdi insanlar soruyor; madem böylesine vahim yolsuzluk-hırsızlık delilleri, dosyaları vardı ise niçin bekletildi, niçin şimdi, niçin benzemezler, birbiriyle ilgisi olmayan dosyalar birlikte bir anda, tek merkezli bir şeklide gündeme getirildi, kim düğmeye bastı? Bu sorular elbette önemli. Aslında Ak Parti hükümeti ile ilgili çok sayıda yolsuzluk iddiası vardı ve bu anlamda operasyonlar bekleniyordu. Bunun siyasi bir operasyonun ayağı haline getirilmesi çok yanlış oldu. Başbakan bu şekilde tüm yolsuzluk iddialarını siyasi operasyonun parçası haline getirdi, aklama yeri olarak sandığı gördü. Şimdi diyor ki, aklandım.

Bir yönü ile böyle, Başbakan Erdoğan ve Ak Parti Hükümeti, “yolsuzluk iddiaları ve operasyonlara rağmen, sandıkta halkın desteğini aldım, aklandım” diyor. Ancak tüm bu iddialar kayıtlara geçti, Bakanlar istifa etti, soruşturmalar devam ediyor, dokunulmazlıkların kaldırılması söz konusu. Yani mahkemeler devam edecek.

Ne var ki yargıya müdahalelerin olduğu da açık. Savcılar, hâkimler değiştiriliyor, onların savcıları, hakimleri yerine bunların savcıları hakimleri getiriliyor. Bunları hâkimleri ve savcıları da bunları aklıyor, tahliye ediyor. İşte vahim olan bu, tehlikeli olan bu. Bundan böyle mahkeme kararlarına kimse inanmayacak. Bu tuzun kokmasıdır.

Biraz önce “Bu NATO operasyonudur” dedim. Bu cümle, Türkiye’de yolsuzluklar yoktur, NATO (Ve onlarla çalışanlar) Hükümete iftira atıyor anlamına gelmemeli. Türkiye’de yolsuzluklar var. Özellikle imar yağması ile milyarlarca dolar paylaşılmıştır, “havuz” diye bir gerçek var. Sadece İstanbul’da yapılan imar değişiklikleri ile 200 milyar dolarlık rant oluşturulmuş ve dağıtılmıştır. NATO ya da uluslar arası çevreler, istihbarat örgütleri, bütün bu pazarlıkları, paylaşmayı kaydetmiştir, kimin ne aldığını, kiminle ne konuştuğunu, havuzun ne olduğunu, sorumlularını… her şeyi kaydettiler, arşivlediler. Demem o ki, NATO operasyonunu havada yapmıyor, ataşsiz duman çıkmıyor.

Eee NATO operasyonuysa NATO’ya karşı milli Hükümetimizin yanında mı olacağız? İşte insanları bu noktaya getirdiler. NATO operasyonu mu hırsızlıklar mı? “Hırsızlık var, araştırılsın, soruşturulsun” dediğinizde NATO operasyonunun aracı/ ortağı, hain durumuna düşüyorsunuz. İş böyle değil; NATO’cu olan onlar, NATO ile kavga eden de onlar, hırsızlık yapanlar da onlar. Biz burada taraf olacaksak, hukukun, yetim hakkının, adaletin yanında duracağız. 

 

Gelecek seçimler için bir siyasi oluşum düşünüyor musunuz? Herhangi bir çalışmanız var mı?

 

Benim ne düşündüğümden çok hepimizin ne düşündüğü, ne yapacağı, bundan sonra siyasetin nasıl olacağı önemli. Bu süreçte tüm kurumlar ama en çok yargı ve siyaset kurumu yara aldı. Türkiye insanının güveni kalmadı. Daha kötüsü, insanlar, toplum müthiş bir şekilde bölündü. Artık bir yarımızın ak dediğine diğer yarımız kara diyor, birimizin üzüldüğüne diğerimiz seviniyor, bir kısmımızın “kahraman” dediğine diğer kısmımız “hain” diyor. Bu böyle gitmez. Ülkenin bölünmesinden korkuluyordu ama daha vahimi oldu, toplum bölündü. Toplumu birleştirecek bir siyasete ihtiyaç var. Bu bölünmenin çatışmaya dönüşmesini engelleyecek bir siyasete ihtiyaç var.

Ben siyasi hayatım boyunca kimlik siyaseti yerine değerler siyasetinin peşinde koştum. Her kimlikten insanın içinde olacağı, herkesin güvenliği, ekmeği/refahı ve özgürlüğünü ilke edinen, bunları sağlayacak bir programı olan bir siyasi parti ihtiyacı bugün her zamankinden daha çok var. Böyle bir siyasi parti, mevcut siyasi partilerin kendilerini gözden geçirmelerini de sağlar.