20 Haziran 2018, Çarşamba

Üst Menu

“Başörtülü, Kürt ve Anne (1)”

“Başörtülü, Kürt ve Anne (1)”

İnsan türünün farklı bir cinsi olan kadın, yaşam içerisinde birçok farklı kimlik ya da role sahiptir. Bu yazıda kadın cinsinin dini temelde İslami kesim; İslam temelinde çokça tartışmalara konu olan başörtüsü meselesi, etnik kimlik temelinde Kürt olmak; Kürt siyasal mücadelesi içinde Kürt kadınının durumu ve roller bağlamında annelik mevzunu konu aldım. Her üç başlık da şüphesiz kadın yaşamında birbirinden ayrıştırılamaz. Nitekim bir kadın aynı zamanda hem başörtülü, hem Kürt ve hem de anne olabilir. Bu nedenle her üç kimlik biçimini de kadın yaşamında, birilerinin bize ısrarla dayatmasına rağmen, birini diğerine alternatif olarak değerlendiremeyiz.

 

Her üç başlığı da kadının özgürleşmesi bağlamında irdelemeye çalıştım. Kadının bu özgürleşme çabasını sürdürürken gösterdiği çaba toplumsal cinsiyet rollerine karşı yürüttüğü bir mücadele biçimidir. Bu amaçla bu yazı da toplumsallaşma ve kültür öğeleri içerisinde edinilen kadın ve erkek olma hallerinde kadın ve erkeğin üstlendikleri rollerin doğal ve kendiliğinden bir işbölümü neticesinde değil de kültürel olarak belirlenmiş, zaman içerisinde değişir olabilen ve dolayısıyla öğrenilmiş olması tezinden hareketle kadınların toplum içerisindeki düşürülen/düşürülmek istenen haksız pozisyonuna bir itirazdır.

 

  Başörtülü Olarak Kadın…

 

İran devrimi her kesimden kadının katılımı ve büyük desteği ile gerçekleşmiştir. Kadınların devrime katkısı beraberinde İslam tarihinde görünmez kıldırılan, nesneleştirilen dindar kadının, özne olarak yeniden tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Din referans alınarak yapılan bu devrim yine din referans alınarak modern değer ve kurumlar, kamusal ve sosyal yaşam, müzik, resim, sinema gibi sanatın birçok dalından, eğitim ve siyasal süreçlere katılım, üretim vs. gibi daha birçok alandan mahrum bırakılan kadınların çaba ve gayretleri ile başarıya ulaşmıştır. Bu bağlamda devrim geleneksellik ve tarihsellik referansı ile yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda idi. Yine din adına yapılan bu devrim tarihsellik ve geleneksellik kokan baskıcı zihniyetlerle, yasaklayıcı ve hastalıklı kişiliklerle, erk ve hiyerarşik bir iktidar anlayışı ile de hesaplaşmak zorunda idi. Bu hesaplaşma alana dair tarihsel zaaflardan ders çıkararak, kadına dair problemli alanları yeniden tanımlamakla yükümlü idi.

 

Geleneksellikten ve tarihsellikten beslenen bu otoriter anlayış referansını İslam’ın kendisinden değil erkek egemen zihniyetten almaktadır. Yani kültürün İslami değil ataerkil bir kültür olmasındandır. İran’daki bu durum halkı Müslüman olan birçok ülkede de mevcuttur. Bu süreçte kadınların örtünme biçimleri de devrimin etkisinde kalmıştır. Nitekim Şah rejiminin kaldırmaya çalıştığı siyah çarşaf, İran devriminde emperyalizmin ve diktatörlüğe karşı başkaldırının sembolüdür. Ve zamanla “dinin” değil “geleneğin” sembolü haline gelmiştir. Zira 1997’de İran’da Çevre Birimine yüksek devlet yetkilisi olarak atanan Masume Ebtekar çarşafla devlet görevine başlamasının gerekçesini şu sözlerle özetlemiştir: “Çünkü çarşaf İranlı kadının milli kıyafetidir”.

 

İran’da esen devrim rüzgârları tamda aynı dönemlerde Türkiyeli Müslüman kadınları etkisi altına almıştır. İran’da önce “dinin” sonrada “milliliğin” sembolü haline gelen “çarşaf”ın yaşadığı süreç Türkiye’de kısmen “başörtüsü”nün yaşadığı süreçle benzeşmektedir. Türkiye’de İslamcı kadının görünür olma serüveni her ne kadar öncesine dayansa da İran ile eşgüdümlü bir değişim ve dönüşümden söz etmek mümkündür. Türkiye’de 1980 askeri darbesi ile başörtüsü yasağının yaşanması bu benzeşmeyi daha da arttırmıştır. İran’daki “çarşaf”ın sembol oluşu gibi başörtüsünün Türkiye tarihinde bir dönem İslamcı kesim tarafından sembol olmasını sağlayan şey ise bu yasağın kendisiydi. Ve böylece başörtüsü, İslamcı kadının kimlik beyanına ilişkin bir sembol olarak anlaşıldı.

 

Refah Partisi’nde kadınların siyasal sürece aktif katılımları İslamcı kadının Cumhuriyet tarihi içerisinde siyasal arenada en görünür olduğu zaman dilimidir. 1999’da Merve Kavakçı’nın milletvekili seçilmesi ile artık başörtülü kadın yeniden tarih sahnesindedir. Ancak uğrunda mücadele verilen bir davası olan tüm siyasi yapılarda olduğu gibi Refah Partisi’nde de siyasi kişiliklere değil davaya bağlılık şiarı kadının görünürlüğünün yitirilmesini sağlamıştır. Kadın-emek dayanışmasının ya da kadın muhalefetinin olmayışı ve tabi olma hali İslamcı kadının sesini yükseltmesini engellemiştir. Can alıcı nokta şu: Halife Ömer’in karşısında sesini yükselterek hakkını arayan kadının sesi bugün din adına, gelenek adına, otorite adına, baba adına, koca adına kıstırıldı… Hazreti Fatıma’nın karizmatik kişiliğini sembol alan İslamcı kadın kişiliksizleştirilen kitlelere dönüştürüldü.

 

28 Şubat sürecinde ise en çok yara alan yine başörtülü kadınlar oldu. Kimileri okullarından kimileri ise işlerinden atıldılar ya da istifa etmeye zorlandılar. İkna odaları armağan edildi; kişilik ve kimlik pazarlıkları dayatıldı, sözüm ona kadın savunucusu olan hemcinsleri tarafından yalnız bırakıldılar, bazen de karşılarında buldular. Hastanelere kadar uzanan bir başörtüsü yasağı neticesinde Medine Bircan adında bir kadın gittiği hastanede başörtülü olduğu gerekçesi ile muayene edilmedi ve yaşamını yitirdi. İdamla yargılananlar oldu. Dişleriyle tırnaklarıyla elde ettikleri okullarını, mesleklerini, kariyerlerini terk edip evlerinde çorba pişirmeleri istendi. Annelik, eşlik, gelinlik gibi kendisi olmanın dışında her şey olabileceği ikincil roller için evlerinin yolu gösterildi. Elde ettikleri dünyasal kazanımları ile inandıkları ahret yurdu arasında tercih yapmaya zorlandılar. Zayıf omuzlarına “ümmetin tek ve en önemli sorunu başörtüsü(!)” yükü yüklendi erkek yoldaşları tarafından… Hür ve özgürlerdi onlar başlarındaki örtüleriyle.

 

Günümüze gelindiğinde ise başörtülü kadının geçirdiği dönüşüm dinin konjoktörel değişiminden payını almıştır. Her ne kadar din geleneksel olandan farklılaşma çabası içerse de modern olana itiraz olarak da algılanmış ancak zamanla modern olana eklemlenmiş ve onu içselleştirerek kendi bünyesinde bir çatışma zemini oluşturmuştur. Ve bu modernleşme hamlesi ile “başörtüsü” artık “türban”a dönüşmüştür. Cihan Aktaş’ın deyimiyle İslamcı kadının “bacı”nın “bayan”a dönüşmesi de aynı döneme tekabül eder. İslamcı bir partinin iktidarda yer alması ve sermaye ile arasına mesafe koyamayışı da bu dönüşüme ivme kazandırmıştır.

 

Her ne kadar “türban” iktidarda ise de “başörtüsü” yasaktır hala. AKP’nin bu denli yükselişi “İslamcılığa” tavan yaptırırken “dindarlık” oranını oldukça düşürdü. Kamu bürokrasisi ve demokrasi ilişkisi üzerine çalışan ilk teorisyenlerden Robert Michaels’in “oligarşinin tunç kanunu” tezi mevcut siyasal iktidarın başörtüsü konusunda takındığı tavrı özetler durumdadır. Yönetici sınıfın özel hedeflerinin belirli bir aşamadan sonra bütünün çıkarları ile çatışmaya başlayabileceği ve temsil ettiği toplumun temel amaçlarından ziyade kendi statü ve çıkarlarını korumakla daha çok ilgilenmeye başlaması tezi… Uzun yıllardır iktidarda olan AKP hükümetinin başörtüsü meselesini çöz(e)meyişinin başka hiçbir haklı gerekçesi ya da açıklaması yoktur. Başörtülü kadın bu dönemde bırakın yasağın kaldırılarak bu hakkın anayasal güvence altına alınışını, kendisi ile ilgili karalar alınırken masada bile yoktu. Ve hala keyfi ve kısmi bir başörtüsü serbestîsi yani koskoca bir başörtüsü yasağı vardır.

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.