21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Başörtüsünün ikinci nesli üzerine

Başörtüsünün ikinci nesli üzerine

Son otuz yılda Türkiye’de yaşanan en önemli sosyolojik dönüşümlerden biri, İslamcıların ve dolayısıyla İslami simgelerin özel alandan çıkıp kamusal alanda belirgin bir biçimde görünür olmaya başlamasıdır. Bu süreçte artık kamusal alanın baskın-seküler biçimi İslami olanın rengini de yansıtmaya başlamıştır. Nitekim modernleşmenin dönüşümüne paralel olarak klasik anlamdaki homojen seküler kamusal alanlar yerlerini kültürel ve dinsel farklılıkların bir arada var olabildiği melez kamusal alanlara bırakmıştır. Her ne kadar 80’lı yıllarda İslamcılık modernizmle çatışan ayrı bir kategori olmuş olsa da artık klasik anlamdaki modernleşme ve islamcılık yerini sınırları daha akışkan bir biçime terk etmiş, seküler ve dinsel kategoriler melez bir birliktelik sergilemeye başlamıştır. Seküler olanın ve dinsel olanın bir aradalığının en güzel örneklerinden biri başörtüsü ve onun günümüzde gösterişe dönen yüzü olan tesettür modasıdır. Zira bir zamanlar İslamcı kadın tarafından bedeni ilahi bir buyruk gereği örtmek amacıyla kullanılan tesettür, modaya eklemlenerek tüketim kültürünün bir nesnesi haline dönüşmüştür.
“Takva”dan “İmaj”a
“80”lerde tesettür ya da başörtüsü İslamcı kadının kamusal hayata rahatça katılabilmesinin meşru bir yolu olmuştur. Dolayısıyla bu dönemde başörtüsü ve tesettürü; batı karşıtı (modernizme karşı) eleştirel bir tavrın simgesi ve kadını kamusal hayata taşıyarak onun hareket alanının genişlemesini sağlayan bir meşruiyet aracı olarak ele almak mümkündür.
Özal liberalizminin ve ardından modern değerlerin yerlileşmeye başlamasıyla birlikte 90’lı yılların sonuna doğru Müslümanlar kamusal alanda daha fazla yer talep etmiş ve bunun bir sonucu olarak tesettürlü kadınların kıyafetlerinde de önemli değişiklikler göze çarpmaya başlamıştır. Zira başörtüsünün geleneği de dışlayan modern örtme biçimi, vücudun tüm kısımlarını sade kıyafetlerle örterek kamusal alana katılımı kolaylaştırmıştır. Milenyum sonrası dönemle birlikte, İslamcı kadın, tesettür ve giyim tarzını modern bir ifade biçimi olan modaya göre şekillendirerek daha estetik bir görünüme kavuşmuştur. Estetik, göz alıcı, rengarenk başörtü ve kıyafetler bu dönemde Müslüman kadının imaj değişikliğinin somut göstergeleri olmuştur. İslami moda dergilerinin artış gösterdiği, tekbir giyim gibi modayı ön plana çıkaran ve Müslüman kadına hitap eden giyim sektörleri ve markaların üst üste şubeler açtığı ve tesettür defilelerinin İslami giyim tarzını modalaştırdığı bu dönemde “Tesettür defileleri”nin ve kataloglarının, büyük şehirlerde ağır makyajlı başörtülü kızların sayısının giderek artmasında doğrudan bir etkisinin olduğundan bahsetmek mümkündür. Fatma K. Barbarosoğlu’ya göre Podyumlarda yer alan şov maksatlı “örtünme” biçimleri, özellikle varoşlardan gelen ve dini bir tavrın göstergesi olarak örtünmekten ziyade aile baskısıyla örtünen genç kızlar arasında yaygınlık kazandı.
“İmaj”ın “takva”ya öncelendiği bu dönemde tüketim ve modanın İslamîleştirilmesi olgusunun ortaya çıkışı başörtülü kadın özelinde iki temel sebebe dayandırılabilir: Yasağın nesnesinin mağdurlarca kutsallaştırılması ve modernliğin İslamî olanı melezleştirmesi.
Kutsallaştırılan başörtüsü
“90”lı yıllardaki başörtüsü yasağı ve bunun sonucu olarak İslamcıların başörtüsüne atfettikleri kutsallık, başörtüsünün vücudun geri kalanını örten kıyafetlerden daha öncelikli ve vazgeçilmez bir giyim enstrümanı olması gerektiği algısını doğurmuştur. Diğer bir ifadeyle, başörtüsünün bir zamanlar yasak olmasının ve adına verilen mücadelenin nostaljik hatırasının bir sonucu olarak, ona yüklenen kutsallık payesi artık onun hiçbir koşulda hiç kimse tarafından çıkarılamayacağı düşüncesini doğurmuştur. Vücudun saç kısmı hariç geri kalan kısmını belirgin bir biçimde dar kıyafetlerle dışa yansıtan yeni giyim tarzının simgesel yorumu da bundan başkası değildir: “Bedenime sahip olabilirsin ama saçlarıma asla” refleksiyle belirgin bir görünüm kazanan bu imaj kuşaklar arasındaki giyim kuşam farklılığını da hiç olmadığı kadar görünür kılmıştır. Artık aynı aile bireyleri arasında bile belirgin bir giyim kuşam farklılığı ortaya çıkmıştır.
“90”lı yıllar başörtüsü adına yapılan direnişlerin merkezde olduğu ve İslami hareketlerin başörtüsünü bayraklaştırdığı bir dönem olarak okunabilir. Zira bu dönemde üniversite önlerindeki ve Cuma namazı çıkışlarındaki sokak direnişlerinin ana eksenini başörtüsü meselesi oluşturuyordu. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağıyla birlikte üniversite kapılarında direnişe geçenler sadece başörtülülerden ya da kadınlardan oluşmuyordu. Direnişlere İslamcı erkekler de katılıyor ve tüm İslamcılar için başörtüsü İslami direnişlerin ana sembolü olarak görülüyordu. Bu dönemde başörtüsü neredeyse yasaklanan tek giyim enstrümanıydı. Nitekim başörtüsü olmadan geniş pardösülerle ve feracelerle üniversitelere hiçbir zorluğa maruz kalmadan kolaylıkla girilebiliyorken, vücudun geri kalanına neyi giydiğine bakılmaksızın başında örtü olanlar üniversitelere alınmıyordu. Bu durum, yani başörtüsünün yasaklanıp diğer kıyafetlerin yasak olmaması durumu, mağdur kitlelerde başörtüsünün kutsal fakat vücudun geri kalanını örten kıyafetlerin başörtüsü kadar kutsal olmadığı algısını doğurdu. Milan Kundera’nın dediği gibi, iktidar bireyi nereden yaralıyorsa orası onun kimliği olur. İktidar başörtülü kimliğini yaraladıkça başörtüsünden yaralanan İslamcıların kimliği örtü oluyor ve başörtüsü vazgeçilmez bir kutsal haline geliyordu.
Başörtüsünün merkezi bir direniş simgesi olması durumu 28 Şubat dönemine kadar devam etmiş fakat milenyum sonrası dönemde İslamcılığın ve dolayısıyla kamusal İslami eylemlerin zayıflamasıyla birlikte birkaç istisna dışında Müslümanların merkezi gündemi olmaktan çıkmıştı. Zira 2002’de kurucuları İslami bir gelenekten gelen AK Parti’nin tek başına iktidar olmasıyla birlikte 90’lı yılların radikal İslamcıları bu parti etrafında konsolide olmuş ve artık İslamcı radikallikler bu partinin liberal siyaseti çerçevesinde törpülenip massedilmeye yüz tutmuştu. Artık savaşılması gereken seküler bir iktidar yoktu ve savaşı zaten İslami tandanslı iktidar İslamcı kitleler adına verecekti.
“Başörtüsünün ikinci nesli” olarak ifade edilebilecek bu dönemde artık 90’lı yılların kitlesel sokak eylemlerinin yerini, mücadelelerini iktidara oyla devretmiş kitlelerin “pasif devrim”i almıştı. Bu süreçte de önceki dönemde olduğu gibi başörtüsü kutsal bir sembol olarak addedilmekte ve iktidarın yaraladığı bir kimlik olması itibariyle “vücudun asla çıkarılmaması gereken bir örtüsü” olmakta fakat kadın üzerindeki görünürlüğünde önemli değişiklikler göze çarpmaktaydı. Zira bu dönemde Müslüman kadın tarafından önceki dönemde dikkat çekmemesine özen gösterilerek giyilen siyah ya da gri çarşaf veya geniş pardösülerinin yerini, modaya uygun, daha dar ve rengarenk başörtü ve kıyafetler almaya başlamıştı.
“İslamodern” kamusal alan
Modanın İslamileştirilmesi olgusunun ortaya çıkışının ikincisi sebebi ise, “islamodern” olarak ifade edilebilecek, yani islami değerlerin modern değerlerle iç içe geçip melezleştiği bir kamusal alanın mümkün olmasıdır. Modernizmin (sekülerizmin) ve İslamcılığın milenyum sonrasında aynı kamusal alanda ayrı kategoriler olmayıp, iç içe girişlerle, yer yer melezliklerle ve birbirlerini dönüştürmeleriyle birlikte ‘İslamî olanın modernleştirilmesi’ ya da ‘modern olanın İslamîleştirilmesi’ olarak ifade edilebilecek bir durum ortaya çıkmıştır. Küreselleşmenin modern olanı ve dini olanı birbiriyle iç içe girişlerle melezleştirdiği ve dolayısıyla modern değerlerin değmediği bir geleneksel yapıya artık rastlanmayan bu dönemde, İslami kıyafet biçiminin de modern giyim tarzıyla eklemlenerek melez bir giyimi mümkün kıldığı söylenebilir. Zira ne gelenek ve din sekülerleşme ve modernleşmenin dışında ayrı bir kategoridir ne de modernlik ve sekülerizm artık geleneksel ve dini değerleri dönüştüremeyecek kadar batıya özgüdür. Modernlik ve dolayısıyla sekülerizm kategorisi küresel bir görünüm kazanarak, geleneksel ve dini değerlerle birlikte akışkan bir görünüm kazanmaya başlamıştır. Modernlikle etkileşim içerisine girdikçe İslami yaşam tarzları da biçimsel bir dönüşüm yaşamaktadır. Buradan hareketle milenyum sonrası Türkiye’deki İslami giyim tarzının modalaşması durumunun da modernliğin ve İslamî yaşam biçiminin “islamodern” olarak ifade edilebilecek bir tek kategoride melezleşmesi olgusuyla yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç olarak İslamcı kadının giyim tarzı dönüşümünü “Birinci nesil başörtüsü” ve “İkinci nesil başörtüsü” olarak iki dönemde ele almak mümkündür. Birinci nesil başörtüsü ve tesettür modernizm ve batı karşıtı bir duruşu imlerken, ikinci nesil başörtüsü Postmodern olanın onu biçimlendirdiği bir batı tarzı tüketim nesnesi haline gelmiştir. İslami bir kıyafet olarak Müslüman kadının modern kamusal alandaki hareket alanını genişleten bir işleve sahip olan ferace ya da başörtüsü modern iken, baş kısmı dışında vücudun geri kalanını belirgin bir biçimde dışa yansıtan giyim tarzı Postmodern olarak ifade edilebilir. Başörtüsü ve İslamî giyim tarzı da artık “islamodern” bir kamusal alanın dönüştürücü gücüyle farklılaşmaktadır. Başörtüsünün birinci nesli tarafından modern olana karşı örtünmek suretiyle bir protesto niteliği sergileyen başörtüsü, ikinci nesille birlikte modernliğin bir ürünü olan moda ve tüketim kültürüyle gösterişin ve cezbediciliğin önemli bir nesnesi haline dönüşmüştür. Dolayısıyla Patrick Haenni’nin de belirttiği gibi, bugün başörtüsü küreselleşmenin kültürel alanda dayattığına bir alternatif olmaktan öte, sosyal anlamda talep edilen bir objenin (başörtüsünün) ticari bir mantık çerçevesinde, evrensel cazibe ve çekicilik ölçütleri göz önüne alınarak yeniden yorumlanmasıdır.

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.