23 Eylül 2018, Pazar

Üst Menu

Bir Adalet Çağrısı Olarak Muhalefet

Bir Adalet Çağrısı Olarak Muhalefet

Memlekete hâkim olan havayı soluduğunuzda genzinizin yanmaması elde değil. Politikanın kendi hikâyesini ve mecrasını da dâhil edip söylersek, “iktidar olma” çabası, hayatın bütün alanlarına sirayet etmiş durumda. Hızın kutsandığı bu zaman aralığında, kimsenin durup düşünmeye takati kalmadığından olsa gerek, elbiselerimizden başlayarak kalbimize kadar sirayet eden bu kötücül durumun farkında bile değiliz. Hatta biraz haddimizi aşarak söylersek saf bir kanıksama hali içindeyiz.

 

Modern dünya, sürekli olarak gücü salık verir. Gücü ve güçlü olanın yanında durmayı… İktidar kurma istenci, gündelik hayatın bütün noktalarına sirayet ettiği andan ( hakkın ve hukukun çiğnendiği her alanda ) itibaren savunma mekanizmalarının devreye girmesi ve bu arızi durumu düzeltmesi icap ederken, bu beklenti boşa çıkıyor hep. Gücün ve güçlünün her şeyi çepeçevre kuşatmasından olsa gerek, olması gereken yani haksızlıklara karşı durma ile mücessem ne varsa hiçbir şekilde mevzuya dâhil olamıyor. Dâhil olamama halini –başka nedenleri olmakla beraber-  muhalefet ve muhalif olma kavramları üzerinden de tartışabiliriz.

 

Muhalefet, bir tutuma, bir görüşe, bir eyleme karşı olma durumunu ifade eder. Yapılan tanım o kadar açıktır ki üzerine artı kelam sarf etmek abesle iştigal olur. Ancak bu basit tanım, pratik bir karşılık bulamıyor günümüzde ve dahi gündelik hayatta.

 

Muhalif olma ve genel olarak sağlıklı bir muhalefet geliştirme noktasında ciddi sorunlar olduğu açık. Çünkü günümüzde muhalefetin kendisini konumlandırdığı yerden itibaren açmazları başlıyor. Genel tavır, her şeyden önce salt bir “iktidar karşıtlığı”ndan neşet ediyor. İktidar karşıtlığı derken, aklı ve vicdanı soyutlaştıran tutumlar ve bunları farazi bir gerçekliğe oturtan akıl oyunları akla gelmeli. Zira kendini bilmeden/tanımadan/ifade etmeden muhalifi olduğu “şey” üzerinden körü körüne yapılan her konumlanma bir “saldırı pratiği”nin hayat bulmasına ön ayak oluyor ne yazık ki.

 

Böyle bir konumlandırma, ilerde kendisini ifade etmeye/açıklamaya/tanıtmaya başladığında sorunlar da çıkmaya başlıyor. Yani muhalefet ve muhalif olma durumu, kendi kimliğini oluşturmaktan aciz bir şekilde attığı bu ilk adımla, sonradan söyleyeceği/yapacağı doğruların bile tartışılır hale gelmesine ön ayak oluyor. Belki de bu yüzden muhalefet ve muhalif olma  gibi kavramlar günümüz dünyasında sahih karşılıklar bulamıyorlar. Hatta işlevsizliği göz önüne alındığında “gerçeği perdeleme” gibi bir anlamı içerdiğini söylemek zor olmasa gerektir.

 

Muhalefet özü itibari ile "var olan"a karşı bir reddiyedir.  Var olana yani realize edilip insanın canına düşen her şeye. Yani kutsanan güce… Akıp gideni ve sıradan olanı hizaya çekme faaliyetidir,  muhalefet. Ekmeğinin tuzsuz olması bundandır. Körü körüne yapılan, sloganik ve anorganik tutumlar ile alış verişi olamaz, olmamalıdır da. Muhalefet, sürekli bir aksiyona ihtiyaç duyar ve onun için her an  gözden ve dilden "kaçırılmaması gereken"e tekabül eder. 

 

Peki, bu denklemde “kaçırılmaması gereken nedir?  Galiba şu: Merhamet ve adalet… Muhalefet, zaman/mekan gözetmeden özü itibari ile bir merhamet ve adalet çağrısıdır/çalışmasıdır. Zira bu çağrı, “vasata” davet eder muhatabını. Bu anlamda muhalefet bir altyapı çalışmasıdır da. Bireyden hareketle bütün bir topluma nüfuz ederek, aşırılığın kollarına savrulmayı önler. Özü itibari ile yapıcı olması tam da buradan neşrü nüma bulur. Tam burada Hz. Ömer’in cuma hutbesinde cemaatine sorduğu “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız?” sorusu ve bu soruya karşılık cemaatten gelen "Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!" cevabı yukarıda da vurguladığımız “bir adalet çağrısı”nın mücessem haline en iyi örnektir.

 

Muhalefetin en büyük reddiyesi, muktedir olana söz söylemesinden gelir. Sırtını güce yaslayan, gelip geçici olanın şehvetine kapılan, iktidarın vermiş olduğu sarhoşluk ile ruhunu boşaltana sözünü söyleme sanatıdır. Salt bir retorik asla değildir.

 

Ancak şimdiye kadar gördüklerimiz/şahit olduklarımız bizlere modern insanın teoriğin sularında boğulduğunu göstermiştir. Sürekli boğulduğu suda debelenmekten pratiğe geçmeyi bir türlü beceremeyen insan, bu ahval ve şeraitte bunca tevziatın/çelişkinin doğmasına engel olamıyor doğal olarak.

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları

11.Haziran.2014 Çarşamba
24.Mart.2014 Pazartesi
06.Ocak.2014 Pazartesi
18.Kasım.2013 Pazartesi
24.Eylül.2013 Salı
01.Eylül.2013 Pazar
16.Ağustos.2013 Cuma