25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Bir İbrahim Tatlıses yazısı

Bir İbrahim Tatlıses yazısı

Bir zamanlar, herkesin evinde televizyon yoktu. Dayım, şehirler arası kamyon şoförlüğü yapar ve o zamanlar büyük şehir hikayelerinin yanında, bir de bize yabancı, yeni eşyalar getirirdi kendisiyle. O kamyondan neler neler çıkmazdı ki! Bu dönüşlerin birinde getirilmişti işte VHS video oynatıcısı. Büyük kasetler, evin en  korunaklı yeri olan cam bir vitrinde, üst üste sıralanmıştı zamanla. İlçede yaşamamıza rağmen teknoloji, önce köye gelmiş olurdu böylelikle. Biz, her köye gittiğimizde o yaşanan telaşı hatırlıyorum. Kalabalık olunca aile, babamın taksisinin arka koltuğunda bu kez kimler olacak yarışı başlardı günler öncesinden. Çocuk olunca, hele de evin en küçüğü olunca şanslı oluyorsunuz bu açıdan. Benim yerim hep hazırdı. Telaş, kardeşlerimin telaşıydı. Babam ile  annem önde muhabbet ederken, ben arabanın arka camına suratımı dayar ve yoldaki kesik çizgileri sayardım. Bakardım Van Gölü’ne, Artos’a ve eteklerindeki toprak evlere, yol kenarındaki yoksul çocuklara. Hazırlık yapardım kendimce birazdan yaşayacağım toplu ağlamalara. Biliyordum ki  yine, boş bir salonun duvarlarına dizilecek ve birbirimizden yüzlerimizi saklayacaktık. Ailece mi kederliydik yoksa, bilemiyorum. İnanın, bilmiyorum. İşte o küçük derenin üzerinden geçtik. İşte, o tehlikeli köy geçidinden de. Köylülerin bize çevirdiği bakışları altında, bozuk yollardan ilerliyorduk dayımlara doğru. Ordaki iki toprak ev tanıdık. Oradaki iki toprak evde, dayımlar yaşıyor. Evlerin arkasında uzanan çorak tepede ne kargaları kovalamak köy çocuklarıyla, ne de büyüklerin sohbetini dinlemek için sabırsızlığım. İzleyeceğim yeni filmde hangi şarkıları söylemişti, bu kez neyin derdini çekiyordu. Aşkın mı, yoksulluğun mu! Merak ve heyecan bunaydı.

İbrahim Tatlıses ile ilk böyle tanıştım. Sadece minderleri olan, boş ama kalabalık bir salonda. En güzeliyse, erkeklerin de ağladığını keşfetmiştim. Salondaki adamların ceketlerinden birer birer, bir mendil çıkardı. Babam sessizce ağlardı ve biliyorum, utanırdı ağladığı için. Dayım, kahverengi gözlüklerinde biriken yaşları ancak küçük ev havlusuyla kurulayabilirdi. Hepimiz, tüplü televizyona bakıyor ve ağlıyorduk, Tatlıses tutkulu bir aşığı oynadığı filmlerinde en acılı,en kederli şarkılarını seslendirirken. Israrcı, vazgeçmeyen aşık, incindiğinde kendini rakı şişelerine vuruyor, susmayı tercih ediyordu. Aldığı gül reddedilince, onu sokaktaki bir kadına verecek kadar da kibardı üstelik.

        

Ne sigarayı, ne de rakıyı eksik etti acısını yaşarken. Kâh İbrahim Tatlıses oluyordu; zengin, şöhret sahibi ama aşkı özleyen bir adam olarak, kendisi olarak, kâh bir inşaatta çalışan fakir, gururlu ve fedakâr adam. Hikâye ne olursa olsun, kalın kaşlı ince delikanlı, Urfa’dan gelen yüzündeki sıcak masum gülümsemeyle acılar içinde tutunmaya çalışırken hayata, biz de, o hikâyede buluyorduk kendimizi. O filmlerde bazen eller ansızın tutuşuyor ve Tatlıses şarkılarıyla mutluluğunu anlatıyordu. “Evlerinde var  çınar! Çınarın altı pınar! Bugün yâri görmedim, yüreğim ona yanar.“  En hareketli şarkıda bile, bir acı anlatılırdı.  O mutluluk ânı, yaşamdaki gibi kısa olurdu hep. Maalesef, eller o kadar uzun durmazdı birbirinde. Aşk gelmişti ama Tanrıdan da merhamet isteniyordu. Bunu anlayamayacaktı insanlar. Bunu anlamayacaktı. Bunu bir tek, aşkı içinde büyüten adam bilecekti. O yüzden surata zorla yerleştirilen gülümsemeler de ölüdür âşık için. Kalabalıklar arasında olmak da faydasız.

 

Elektronik sazın üstüne döşenen keman sesleriyle, artık bir sahil kenarında Tatlıses. Ne tesellisi bulunurdu ki, acıyı oyalamak, boş düşler kurmaktan başka! “Bir güzel sevmiştim, yanağı gamze, benziyordu gülüşleri saz ile söze. Aldılar elimden! Kader ile felek!...” Aşkın gölgesi her yerdeydi ve Tatlıses’in derdini bir martı almıyordu kanatlarına. Biz de minderin ucunu sıkıyor ve inatla filmi izlemeye devam ediyorduk işte. Tıpkı bu hayat gibi.

 

“Yaşamak bu değil”, “Ayşem” ve dahası.

 

Oğluna flüt alamadığı için kederden bardakları kırıyor, fakirliğine, yoksulluğuna kızıyordu acıklı acıklı. Yoksulluk, flüt metaforuyla binlercesinin boş salonunda göz yaşlarına neden oluyordu böylece. Artık nostaljik bir eşyaya dönmüş geyikli duvar kilimindeki geyikler bile kafasını kaldırmış, bize bakıyordu sanki. Kur’an’ı Kerim ve takvim, herbirimizin kaderinde orada,  duvarda duruyordu. Günlerden, hangi eski gündü acaba!

Sonra seneler geçti ve 22-23 yaşlarında kendimi de, İstanbul’u da, gazeteciliği de yeni öğrenmeye başladığım zamanlarda, kader Tatlıses ile yollarımızı kesiştirdi. İmparator Dergisi’nde magazin muhabirliği dönemi başlamıştı benim için. Şarkılarıyla büyüdüğüm kara kaşlı adam ile göz göze geliyor, onunla yolculuklara çıkıyordum. Hayatına tanıklık ediyordum. Uzaktaki bir adamın, yakından nasıl olduğunu görüyor, onu öğrenmeye başlıyordum. Heybetinden ürküyordum çoğu zaman da. Konser sonrası bir kelime etmek için kapısında dizilen onlarca insanın çığlıklarını duyuyor, heyecanlarını, mutluluklarını izliyordum sessizce. Yaşamın ne denli Allah’ın elinde şekillenebileceğini görüyordum. Ona verilen ses, ona verilen yaşam öyküsü, Allah’ın eliyle sunulmuştu, hepimize olduğu gibi. Ve Allah oraya beni, belki de bu yazıyı yazabilmek için çağırmıştı. Kim bilebilir!

 

Yolculuklara çıktım Tatlıses ile. Görkemli yaşamına tanıklık ederken, merhametine de şahit oldum bu yolculuklarda. Sayısız kez gözlerinden boncuk boncuk yaş döküldüğünü gördüm. Onu her gittiği yerde izleyen magazin kameralarının önünde değil üstelik, bir köylünün karşısında. Arabayı süren oyken, ona bakan ve beni o koltukta yanında oturtan kaderi anlamayı bırakmış, şarkılarına eşlik ederken buluyordum kendimi bazen de. Bu kez arka koltukta cama başını yaslayan, yol çizgilerini sayan, Van Gölü’ne, Artos’a, yol kenarındaki yoksul çocuklara bakan kız çocuğu oturmuyordu. Tatlıses’in bir zamanlar Adana’da sahne aldığı iki gazinocular kralı oturuyordu. Aneme telefonda “Qiza te qiza mine. Emanete mine. Mereq neke” (Kızın bana emanet, onu merak etme) diyordu Kürtçe. Sonra bana dönüyor “Kara kız” ile başlayan cümleler kuruyordu. Arabadaki tek “kara” olmayışının memnuniyetiyle! Ben de ona bakıyor “hikayesinin ağırlığı altında yorulmuş, eskiden hatırladığı bir sadeliğin özlemini çekiyor galiba” diyordum kendi kendime.

 

Tatlıses ile aşklarını şekillendirmiş, sevdiğinin kapısında bitmiş, ya da bir köşede kendine, aşkına da küsmüş milyonlar var.. İçe çöreklenmiş acıları konuşturan, ama dudakları susturan onca şarkının listesi uzun. Hangi birini sayayım bu yazı, “Dağlar alsın ağrını” şarkısıyla bitiyorken. Hem şüphe yok. Biz aynı anda, aynı şarkıya, başka sebeplerden ağlarız.

 

Bu yazıyı bitirmek gelmiyor içimden ama bitmesi lazım. Uzun lafın kısası, o toprak evin salonundaki kız çocuğunun yanında oturdum bu gece. Tatlıses’e Allah’tan, şifa diledim.

 

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.