25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Bir Kasımlo Daha Öldürüldü

Bir Kasımlo Daha Öldürüldü
Nelson Mandela’nın 
saygıdeğer anısına…
 
Ben Kürdistanlıyım. Türkiye Kürdistanı’ndan. Bireyin hem kendisiyle hem devletle olan çok cepheli savaşına aşinayım. Dilimin, fikirlerimin, mizacımın hatta belki gülüşümün, duruşumun, bakışımın tohumu bu cephelerde atıldı. ‘Oluşturulmuş’ varlığımın ‘töz’ü çatışmadır. Ruhum, savaş ile barış arasında daimi bir karargâh gerginliğindedir. Nihayetinde savaş beni şaşırtan değil, sadece üzen bir şeydir.
 
Fakat bu aşinalık durumuna rağmen hayatımın kırılma noktalarından birini iki yıl önce İstanbul-Mardin güzergahından çıkıp Irak Kürdistan’ına gitmek üzere ilk kez Silopi’den geçerken yaşadım.
 
5-10 dakikalık bir andı… İlçeye girdiğimde, o güne dek bildiğim bütün şehirlerin işlekliği zihnimde bıçak gibi kesildi. Karanlıkta arabayla ilerlerken merkezde, mecburi istikametin tam ortasında, ansızın, parlak ışıklı bir Türk bayrağı levhasına ‘çarptım.’ Hiç o kadar kırmızı bir şey görmemiştim! Çocukluğumdaki bayrak kadar kırmızıydı. Hemen yakınında bir panzer ve askerler. “Bak Cudi!” dedi arkadaşım. Bir adım ötedeymiş gibi duran, sol yanımdaki kapkaranlık dağı göstererek.
 
Mayıs ayıydı. İstanbul’un modern düzlüklerinde ‘ılımanlaşan’ havadan geçip Silopi’ye varmak buzdağının gizli yanına çarpmak gibiydi. Devlet ile insan arasındaki ‘varoluş inatlaşması’ karşıma dikilmişti.
 
O an zihnimde, Anand Gopal adlı ünlü bir gazetecinin 2008’de Afganistan’dan aktardığı bir sahne canlandı. Başkent Kabil’den çıkarken şunları yazıyordu Gopal: “Batı’nın Afganistan’daki başarısızlığını gösteren bir yer varsa o da Kabil’in 20 km güneyindeki mütevazı kontrol noktasıdır. Giriş tabelası Kabil’in müthiş gerginliğinin, yükselen duvarlarının, akmayan trafiğinin bitişini ilan eder. Buradan itibaren uçsuz bucaksız, dingin tarlalar başlar. Artık ABD destekli Kabil rejiminin sözü geçmemektedir burada.”
 
Anand Gopal’ın da devlet-insan inatlaşmasını belki ilk kez orada hissettiğini anlamıştım. Sözünü ettiği yer Logar  vilayetinin Taliban kontrolündeki bölgesiydi.
 
Taliban ve dingin tarlalar…
 
Kulağa çelişki gibi gelen bu iki ifade, o dönem Wall Street Journal’a yazan Gopal’ın izlenimlerinin özünü ifade ediyordu. Açık açık yazmasa da ona göre Taliban bir ‘tarla bekçisi’nden başkası değildi. Nitekim dönemin Taliban Sözcüsü, Gopal’a verdiği demeçte şu ifadeleri kullanıyordu: “Ülkemizi yabancı boyunduruğundan kurtarmak için savaşıyoruz. Tıpkı Kızılderililerin bir zamanlar özgürlükleri için İngilizlere karşı savaştığı gibi.  Tıpkı ABD’lilerin bir zamanlar ülkeleri için direniş başlattıkları gibi.” 
 
Sömürgeciliğin kökenlerine gönderme yapan bu bir kaç cümlelik ifadeyle aslında Taliban sözcüsü, ‘oluşturulmuş’ varlığının koşullarını özetlemiş oluyordu. Öyle ki Kızılderililer ilk direnişi İngilizlere karşı başlattığı gibi Afganlar da ilk savaşlarını İngiliz-Rus çekişmesine karşı verdi.
 
19. yüzyıldan itibaren Büyük Britanya ile Çarlık Rusyası arasında, Orta ve Güney Asya'da üstünlük kurma yarışı Afganistan topraklarında sahnelenmeye başladı. Tarih bunu "Büyük Oyun-Great Game" adıyla yazıyor. İlk kriz Rusların 1885'te Afganistan toprağı olan, bugün Türkmenistan'ın Serhetabad bölgesini işgal etmesiyle patlak verdi.
 
O tarihten itibaren Rusların iyice renklenen ‘Afgan rüyası’ Sosyalist Sovyetlere dek canlılığını korudu. Sovyet rejimi Çarlığın işgal politikasını ideolojik bir makyajla devam ettirdi. Özellikle 1950-1970 yılları arasında Sovyetler, kraliyetle yönetilen Afganistan'daki sol örgütlenmelere milyarlarca dolarlık para ve silah yardımında bulundu. Kabil Üniversitesi'ni dahi Ruslar kurdu! Afgan şehirleri Rusça konuşan insanlarla doluydu. Bu yıllar arasında Marksist Afganistan Demokratik Halk Partisi (PDPA) Sovyet desteğiyle güçlendi. 1978'de PDPA, askeri darbeyle kraliyet rejimine son vererek ‘Afganistan Demokratik Cumhuriyeti'ni kurdu.
 
Artık Afganistan 20. yüzyılın son hegemonya savaşında SSCB, ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve kısmen İran ile Pakistan'ın çevrelediği kanlı bir ‘modern kolezyum’a dönüşecekti.
 
1979'da Sovyetler, PDPA'nın da ‘davetiyle’ Afganistan'ı işgal etti. ‘Sovyetlerin Vietnamı' olan süreç tam 10 yıl sürdü ve iki milyon insanın ölümüne, milyonlarcasının sürgün edilmesine yol açtı. Komünizm ve kapitalizmin ateş hattındaki yoksul Afgan insanı iradesini ve kimliğini teslim etmek zorunda bırakıldı.
 
Bana göre Sovyetlerin Afganistan işgali, Karl Marx'ın "Onlar (Doğulular) kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir" tezinin ilk pratiğiydi!
 
İşgal boyunca Sovyetler sol fraksiyonları beslerken ABD ve İngiltere İslami direniş gruplarını güçlendirdi. Derin görüş ayrılıklarına sahip çok sayıda İslami örgüt kuruldu. Hepsine birden “Mücahidin-mücahitler” deniyordu. En güçlü olanı Hizb-i İslami lideri Gulbeddin Hikmetyar’dı. CIA’den açık açık destek alarak savaşıyordu.
 
1989 yılına gelindiğinde son nefesini vermek üzere olan Sovyetler Afganistan savaşını kaybetmişti. Ülkeden çekilen Komünist rejim, ardında yeni bir iç savaş bıraktı. Başta Hikmetyar olmak üzere Mücahidin birbiriyle kanlı bir mücadeleye girişti. Sadece Kabil’de 65 bin insan hayatını kaybetti. Yüzbinlerce insan Pakistan ve İran’a sığındı. Kabil sokaklarında hala Hikmetyar’ın roket saldırılarında kolunu, bacağını kaybetmiş insanlar yürür.
 
Sovyetlere karşı savaşmış bu ‘mücahitler’ İslam dünyasındaki önemli bir kesim tarafından her ne kadar kahraman olarak görülse de üzerlerine CIA ve İngilizlerin kokusu sinmiş bu isimler ‘tartışmalı’ olmaktan kurtulamadılar. Çünkü onlar kendi tarihlerinin öznesi değillerdi.
 
Soğuk savaşın bitişiyle birlikte Afganistan’a konuşlanma sırası Batı koalisyonuna gelmişti. Ancak bu kez durum farklıydı…
 
Konuştukları dilin, fikirlerinin, karakterlerinin tohumu çift başlı sömürgeciliğin cephesinde atılmış çocuklar büyümüştü! Ne Rusça ne İngilizce konuşmak isteyen, biz Peştun’uz, Afgan’ız diyen çocuklar… 
 
İlk kez 1994’te Taliban (öğrenciler) adıyla varlıklarını duyurdular. Medresede okuyan, ailelerini savaşta yitirmiş, Pakistan’ın mülteci kamplarındaki yetim çocuklardı. Evet Taliban’ı bu yetim çocuklar kurdu. Kuruluş manifestoları veya bir parti programları yoktu. Hikaye, 1994’te iki savaş ağasının tecavüzüne uğrayan bir kızın ailesinin yakındaki bir medreseye gidip oradaki öğrencilerden yardım istemesiyle başladı. 16 yoksul öğrenci iki zengin savaş ağasını bulup ölümle cezalandırdı. Halk arasında ‘kahraman öğrenciler’e destek çığ gibi büyüdü. Ve kısa sürede, modern sistemi tüm ‘ideolojik aygıtlarıyla’ birlikte topyekun reddeden bir örgüt doğdu. Sadece anne babalarını değil tarihlerini de yitirmiş olduklarının bilincinde olan çocukların hareketiydi bu.
 
Afganistan’ın kendi iç dinamiklerinden doğan ilk hareketti!
 
1996’da halk desteğiyle iktidarı ele geçiren Taliban, 5 parçaya bölünmüş Afganistan’ı 5 yılda birleştirmeyi başardı. Neredeyse her evin bir uçaksavara sahip olduğu ülkede insanları silahsızlandırdı. Dünyada uyuşturucunun yüzde 75’ini karşılayan ülkede Afyon ekimini yasakladı. Kadınların köle gibi alınıp satıldığı, eşlerini seçme hakkının olmadığı, namus cinayetlerine kurban gittiği bin yıllık Afgan geleneğini yasakladı.
 
Ancak modernizmin en etkili savaş silahı olan Batı medyası tam tersi bir algı yaratmayı bir kez daha başarmıştı...
 
Ayağına basılan emperyalist sistem, iki asırdır el konmuş kimliklerini  geri almaya yeltenen bu asilere karşı acımasız savaşını 2001'de başlattı. Afganistan bu kez 21. yüzyıl Batı sömürgeciliğinin deney sahası olacaktı.
 
İşgalle birlikte Taliban'ın fikir önderi Molla Ömer ülkeden ayrıldı. Nerede olduğu bilinmiyor. Hala devam eden işgal süresince ‘ateşkes’ isteyen her Taliban lideri, koalisyon güçleri tarafından öldürüldü. 2009’da, hareketin üç kolundan biri olan Tahrik-i Taliban lideri Beytullah Mesud hükümetle barış anlaşması imzalamıştı. Devletten aldığı yüklü tazminatı yoksul Afgan halkına dağıttığı için bir halk kahramanıydı. 2009’da ABD’nin İnsansız Hava Aracı (İHA) saldırısında öldürüldü.
 
2012-2013 yılları Taliban ile ‘müzakereye’ sahne oldu. Tarihi bir süreçti. Ancak geçtiğimiz Ekim ayında ajanslara düşen bir haber ‘barış masasında bir liderin ölümünü’ haber veriyordu. 34 yaşındaki Pakistan Taliban’ı lideri Hekimullah Mesud da Amerikan İHA’sıyla öldürülmüştü…
 
***
Uzun saçları ve yüzündeki gülümsemeyle oldukça genç bir görünüme sahip Hekimullah Mesud’un ölüm haberi, içimdeki cephede barış zamanı patlayan bir silah sesi gibi yankılanmıştı.
 
‘Barış masasında ölüm’ kodu, Kürt hafızamda bir kader ortağıyla eşleşmişti.
 
1989'da İran’daki Kürt hareketinin lideri Dr. Abdulrahman Kasımlo da müzakere masasına çağrılmış, Mahmud Ahmedinejad'ın aralarında bulunduğu İran ajanları tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştü.
 
Kasımlo henüz çocukken bir halkın, tarihini ve kimliğini geri alma savaşına şahit olmuştu.
 
1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurulduğunda 15 yaşındaydı ve kurucu İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesiydi. O, Çarçira meydanında ilk Kürt devletinin ilanına tanıklık ederken bir yıl içinde İngiliz-Sovyet-İran ‘işbirliğiyle’ o devletin yıkılışına ve lideri Qazi Muhammed'in aynı meydanda asılmasına da tanıklık etmişti.
 
Gerçek şu ki, hedefi kendi ‘tarla’sını gözetmek olan bir liderlik hareketinin uluslararası sistemde hiçbir pragmatik değeri yoktur. Nitekim tarih iki tür liderden söz eder: Biri gasp edilmiş hakkının peşindeki lider, diğeri sistemin çarkı olan lider. ‘Dünya siyaseti’ bu ikisinin mücadelesinden doğan devinimdir. Prototipi ise devlet-insan inatlaşmasıdır.
 
Kasımlo Mahabad’ın yetim çocuğuydu. Afganistan’ın ‘öğrencileri’ kadar yetimdi. Sistemin, 'ölüsünü' istediği liderdi. 
 
Silopi'den geçerken zihnimde canlanan bu hazin tarih şimdi geleceğe dair kaygılı bir soruya gebe: Acaba Rojava'nın yetim çocukları bu çarkı kırabilecek mi? 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.