18 Ekim 2018, Perşembe

Üst Menu

Briket parasından TOKİ evine bu filmi hatırlıyorum!

Briket parasından TOKİ evine bu filmi hatırlıyorum!

 

Alttaki gazete küpürü 1993’e, zorla göçün en yakıcı zamanlarına ait.

İç göç faciası küpür

Zorunlu göç kararının köy yakmalarla uygulandığı dönemde;  arada kalan halkın sanki kendi isteğiyle göç ettiği gibi yazılmış binlerce haberden sadece biri. En normal olanlardan birini seçtim; köylülerin evlerini kendilerinin yaktığını yazan bile var. Hükümete yakın medyanın diline baktığımızda o yıllara dönüldüğü görüyoruz. Evlerinin geçişler için kullanıldığını, göçmeyen halkın da ‘temizliği’ hak ettiğini hissettiren haberler bile normal karşılanıyor. Zorunlu göçle ilgili bunca rapor, kitap, özeleştiri, ‘bilmiyorduk’, ‘duymadık’ sözlerinden sonra 2015’de dönülen yer bu. TOKİ önlemleri vs sanki devletin tutumunun çok değiştiği izlenimi verilmeye çalışılıyor oysa köy yakmaların ardından, ‘demir, briket parası’ gündeme gelmişti. Basında böyle de siyasette veya diğer kurumlarda farklı mı hayır. Orada da aynı durum işliyor. Sürekli bir dejavu duygusu… 

Sürecin bitirilmesinin, çatışmalara dönülmesinin, savaşın şehirlere taşınılmasının her iki taraf ve taraftarlarınca yeterince sebebi var aylardır sıralayıp duruyorlar. Bütün bu tartışmalar daha önce Haw’dan alıntıladığım; ‘“Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı”cümlesini hatırlatıyor. “PKK savaşı şehirlere taşımakla neyi amaçlıyor, neyi elde edecek”, “devlet bunu tankla, helikopterle, ablukayla temizlik operasyonuyla, medyadan düşmanlaştırmakla’ neyi çözecek” tartışmasına girmeye gerek duymuyorum. İki tarafın da feda edecek çok insanı var. Ve feda edilenlerin üzerinden slogan atacak taraftarları. Ama bu konuda sadece şunu söyleyebilirim. Alper Görmüş, yazısında ‘PKK Kürt halkını militanlaştıracak mı?’ diye soruyordu. Devlet, tanklı temizlikli politikalarını sürdürdükçe ve medyasındaki dil bu şekilde devam ettikçe bu sorunun cevabı korkarım ‘evet’ olacak. Yani PKK değil ama PKK mücadelesinin sokağa ve gündelik hayata değen tarafı bunu hızlandıracak. Tıpkı 90’lı yıllardaki gibi.

Sur’a gitmeden önce de yaşadığımızın zorunlu göç öncesi dönemle çok benzeştiğini ve sonuçlarının da etkilerinin de öyle olacağını düşünüyordum. Gidince gördüklerim, duyduklarım bu konuda haklı olduğumu hissettirdi. Ülkenin tümünde tartışma hendeklere kilitlenip kalsa da; tankın girdiği sokaklarda veya iki üç sokak ötede yaşayanlar; hendek kadar tanklardan, üzerlerine çevrilen silahlardan ve tepedeki helikopterden rahatsızlardı. Ve özellikle hem siyasetin hem de medyanın kullandığı dilden… Sur’da değil Diyarbakır’ın öbür taraflarında da OHAL yıllarını hatırlatan görüntüler var. Zırhlı araçlar, tanklar vs.

Dağkapı’daki polis noktasından üst aramasından geçirildikten sonra Sur’a girdik. Filistin karşılaştırmalarını pek yapmayan biri olarak aklıma gelen El Halil veya Ramallah’a girerken ki kontrol kuleleri oldu. Henüz etraf yüksek duvarlarla çevrilmemiş, güvenlik kulübeleri yapılmamış. Ama Sur’un çatışmasız sokaklarından bu güvenlik kordonlarıyla şehrin öbür bölümlerine iş veya alışveriş için gidenlerin hali, Kudüs-Ramallah ayrımına benziyor. Geçerken iki ayrı polis profili dikkatimi çekti. Biri üniformalı, güvenlik şeridinin köşesinde semaver kurmuş, aramaları daha itinalı ve rencide edici yapmayan. Diğeri ise; sakallı, sivil veya kamuflaj elbisesi giyen, az ötede çocukların oynadığı bölgeye doğru eli silahının kabzasında duran ve aramalarda da sert ifade ve haller takınan.  

Ulu Cami’nin hemen arkasına denk gelen bölgede, ara sokaklarda dolaştık bir süre. Duvarlarda tepkisel sloganlar, sokaklarda yığılmış çöpler dışında gözle görülen bir çatışma izi yok. Ama o küçelerin eski şenlikli halini görenler için savaşın ağırlığının hem sokaklara hem de yüzlere sindiği hemen hissediliyor. Zaten dakikada bir silah, bomba sesleri duyuluyor. Çatışmaların çok uzağındaki Dicle Üniversitesi kampüsünde, öğrenci yurtlarına, okul binalarına kurşunların değdiğini de bizzat dinledim. Sokaklarda tek tük de olsa seyyar meyve satıcıları dolaşıyor. Fırın, bakkal gibi küçük işletmeler açık. Ancak çocuklar dahil herkesin yüzünde hemen birkaç sokak ötede yaşananların ağırlığı var. İskenderpaşa Camii’nde ikindi vakti; tek tük gelen var namaza. Bahçede kızlı-erkekli birkaç çocuk ise ip atlıyor. Her patlamada sesin hangi silaha ait olduğunu söylüyorlar, ‘bu tank, bu kanas, bu bomba’ Patlama anında şöyle bir yukarı bakıyorlar sonra atlamaya devam ediyorlar. Tepede vızır vızır dönen helikopterler. Patlama seslerinde havalanıp dönen güvercinler. Diyarbakır’ın diğer bölgelerinde yaşayanların bile uyuyamaz olduğu, çocukların kapıları kilitlediği günlerde çatışmanın üç sokak ötesinde süren gündelik hayat; bu çatışmalı sürecin neden daha fazla sürmemesinin sebebi tam da bu. Sur’da doğanlar 90’lı yıllara şahit olmadılar ama yaşananların tüm travması ve tanıklığı onlarda vücut buldu. Böyle devam ederse sokaklarda ip atlayan çocukların dönüşeceği yer de korkarım orası. Malan Barkirin’ de yer verdiğimiz tanıklıklarda; devlete, örgüte bakışın şekillendiği bölümleri hatırlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Vaktiyle yaktığı köyleri briket parasıyla, seçim zamanlarında yapılan yardımlarla çözdüğünü düşünen devlet aklının yansıması bir bakıma yaşananlar. Bunda, yerel iktidarlarına ve güçlerine rağmen Sur, Bağlar, 450 evler ve daha nice mahalleye ‘gıda bankası’ dışında bir hayat sunmayanların da vebali var. Evrim Alataş son nefesine kadar bunları yazdı. Çektiği MinDit filmi bile kimsenin görmesini sağlamadı; slogan ve hamaset peşinde olmadığı için.

 

Sur’dakiler sadece batıdakiler değil Diyarbakır’ın diğer bölgelerinde yaşayanların da kendilerini görmezden gelmesine tepkili. Bir yandan beklentilerinin olmadığını söylüyorlar ama bir yandan da bu karşılık bulmayan beklentinin onları duygusal bir kopuşa sürüklediği de hissediliyor. Yine aynı şekilde hendeklerin gerekliliğini, çatışmaların devamını dillendirenlerden de rahatsızlar. Cami ve tarihi eserlere gösterilen hassasiyetin hendek kazanlar dahil insanlara da gösterilmesini istiyorlar. Hendeği de tankı da ikisini savunanları da istemiyorlar diyebilirim kısaca. Silahın ve çatışmanın olmadığı gündelik hayatlarına yeniden dönmek istiyorlar haklı olarak. Demirtaş’ın açıklamaları ‘temizlik operasyonu’ söylemlerine kızan halkta olumlu tepkisellik oluştursa da; sokakların normalleşmesi için siyaset üretilmesi isteği de belirgin bir şekilde ifade ediliyor. Kalıcı ve şeffaf bir süreç hemen arkasından dillendirdikleri diğer istekler.  Politik kesimin çözüm önerilerinde ise; Öcalan’ın devreye girmesi, demokratik özerklik ve statü şartı ilk başta geliyor. Bu görebildiğim kadarıyla iktidar çevresinin de dillendirdiği konular. Bunun sağlıklı tartışılabilmesi için de önce çatışmaların durması gerekse de; PKK’nın tek belirleyici olduğu bir statü veya yönetim modelinin bölgedeki çoğulculuk, birlikte yaşam için sorun oluşturacağı ortada. Bu durumun örgüte yakın olmayan veya herhangi bir politik bağı olmayanlar için tedirginlikle karşılandığını da söyleyebilirim. 

Ama yukarıda söylediğim gibi bütün bu tartışmalar için önce çatışmaların, savaş ortamının durması gerekiyor. Stk’lara, siyasete çok iş duruyor. Ama onlar da bu ortamda seslerini duyuramıyorlar. Özellikle de Tahir Elçi’nin cinayete kurban gitmesinin bölgedeki sivil inisiyatifler üzerinde bir yılgınlığa sebebiyet verdiğini kolaylıkla gözlemlemek mümkün. Bu yılgınlık; barış güvercininden, savaş atmacalığına dönenler hariç herkeste var. Bir belgeselin içindeymiş hissiyle dolaşırken, Ulu Camii’nin ıssızlaşan arka sokağında kedileri besleyen bir genç gördük. Her köşebaşına mama koyarak, küçelerin arasında gölge gibi dolaşıyordu. Geçtiği yerlerden onlarca kedi çıkıp mamaların başına toplanıyordu. Tepemizde helikopterin sesi… Bombaların ortasında kedileri düşünen, düşünebilen bir insan. Bize daha ileriye gitmememizi barikat ve çatışmanın olduğunu söyledi. Asıl duyduğum ve gördüğüm ise; böyle insanların olduğu yerde yılgınlığa da iyilik mücadelesinden geri durmaya da hakkımız olmadığı… Yangın yerini hizalanan bakış ve profillerden değil bizzat görmeye ve gördürmeye ihtiyaç var. Kısa Sur ziyaretimin hissettirdiği diğer duygu da bu…

 

 

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.