25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Dindarlar ‘benden olmayan ölsün’ zihniyetine evrildi

Dindarlar ‘benden olmayan ölsün’ zihniyetine evrildi
Uçak: ''Eskiden insanlar katılmadığı kendisiyle aynı olmadığı fikirdeki insanları çok hoşgörülü olmasa da kabul edebiliyordu. Oysa son aylarda Ak partili olmayan hatta Ak parti karşıtlarına ağır hakaretler etmeyen herkes düşman olarak görülüyor''
22 Mart 2014
-A +A

Röportaj: Fatma Sancak

 

''Mektupta en önemsediğim iki vurgu; barışın devletlerle değil; halklarla yapılacağına ve üslupla ilgili yaptığı atıflardı''

 

''Kimi çevreler toplumda kutuplaşma ve kamplaşma olmağını bunun da bir algı operasyonu olduğunu söylüyor. Çekirdek ailelerin bile birbirleriyle sorun yaşadığı, benden olmayanın ölsün dediği bir ortam kutuplaşmış olmuyorsa yaşanan savrulma nedir merak ediyorum.''

 

''Hükümetin kendisini müdafaa etme biçimini kamplaştırma, iç tehdit, düşmanlaştırma gibi devletin kodlarında olan refleksleri hortlatarak yapmasını doğru bulmuyorum.''

 

Emine Uçak Erdoğan Kimdir?
1973 yılında Siirt'in Şirvan ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Şirvan'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden 1994 yılında mezun oldu. Çağrışım dergisi ve TGRT'nin ardından uzun yıllar İhlas Haber Ajansı'nda editör olarak görev yaptı. 2001 yılında Türkhaber gazetesinin kuruluşunda yer aldı. 2002-2011 yılları arasında İSTON AŞ'de yayın sorumlusu olarak görev yaptı. Çanakkale Savaşı'nda Kürt Civanlar isimli kitabı 2008 yılında yayımlandı. Evli ve üç çocuk annesidir. Eserleri arasında; Keje: Bir Gecede Büyümek, Kejê: Dı Şevekê De Mezın Bûyîn, Malan Barkirin.

Seçimler yaklaştıkça sertleşen iç siyasetin çarpıcı yansımalarını medyada sıkça görüyoruz. Özellikle AK Parti- Cemaat çatışmasında yazılıp çizilenler, her gün ortaya atılan yeni iddia ve suçlamaların yanında, medyanın tarafsızlığını tartışıyoruz. Ülkemizde kaotik günlerin yaşandığı son aylarda, gözlerimiz vicdanlı ve sağduyulu insanları arıyor. Onların fikrini ve duruşunu merak ediyor ve belki de endişelerimizi onların mutedil tavırlarıyla gidermeye ihtiyaç duyuyoruz. Emine Uçak Erdoğan, bu isimlerden biri. AK Parti'ye de Cemaat'e de eleştiri yapabilecek bir mesafede... İletişimci, yazar ve gazeteci... Kürt sorunu üzerine kitapları var ve okuru empati yapmaya davet ediyor. Ülke olarak zor günler geçirdiğimiz bir ortamda, Emine Uçak Erdoğan'a gündemdeki  konuları ve olaylara yaklaşımını sorduk.

 

Twitter erişiminin engellenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

 

İnternet söz konusu olunca yasakların mümkün olmadığı, olmayacağı ortada. Twitter’in diğer ülkelerin aksine Türkiye’deki mahkeme kararlarına uymamasından ve ofis açılmamasından kaynaklandığı vurgulanmaya başlandı. Kapatılması da vahim ama asıl vahim olan bu konuda Ak Parti savunucularının düştüğü durum. Bu tavır bence hükümetin daha önceki krizleri de kötü yönetmesine sebep oldu. ‘Nasıl olsa yaptığımız her şey de arkamızda bir kitle var’ gibi bir anlayış, iyice benimsenmeye başlandı.
 

Kapatmanın mümkün olmayacağı ortadayken mitingde ‘kökünü kazacağız’ konuşmaları yapılıp bir iki saat sonra da kapatılması ve ardından da kullanıcılarla ilgili alaycı değerlendirmelerden vs söz ediyorum. Twitter’la böyle bir sürtüşme varsa bunu, yasaklamayı keyfi bir durummuş yahut yayınlanması istenmeyen tapeler yüzündenmiş gibi bir algı oluşturacak şekilde değil; kamuoyunu önce durumla ilgili bilgilendirdikten sonra adımlar atılabilirdi. "Kökünü kazıyacağız" bilgilendirmek değildir bu arada. Bu yapılmadı en azından sonrasında gerekli açıklamaları Twitter kullanıcıları üzerinde olumsuz etkisi olan "aktroller" yahut "apolojistler" tarafından yapmak gibi bir yanlışa düşülmemeliydi. Nihayetinde bu Türkiye’nin de hükümetin de algıları için olumsuz bir duruma sebep oldu, seçim öncesinde kendi kalesine atılmış bir gol gibi adeta.

 

"Çözüm sürecindeki bir yıl ateşkesten sonra geriye dönülemez"

 

Öcalan'ın Diyarbakır'daki Newroz mesajını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Öcalan’ın mektubu barış süreci konusundaki kararlılığı ortaya koyuyor. Ancak bu kararlılığın devamının yasal adımlar atılmasıyla mümkün olabileceğini de vurguluyor. Öcalan hem KCK yöneticileri hem de Kürt STK yöneticilerine göre süreçle ilgili daha umutlu, Cemil Bayık’ın sert konuşmasını düşünürsek... Bu tabi yaşananlara olan vakıflık durumuyla ilgili. Bu umudun devamı, yasal adımların atılmasına bağlı. Ancak her halükarda çatışmaların durduğu ve normalleşmenin yaşandığı bu bir yıllık süreçten sonra geriye dönülemeyeceği de çok açık.

 

Bazı cümleleri hükümete yakın yazarların çok kullandığı argümanları çağrıştırdı. Bu karşılıklı görüşmelerle ve algılarla ilgili sanırım.
 

Mektupta en önemsediğim iki vurgu; barışın devletlerle değil; halklarla yapılacağına ve üslupla ilgili yaptığı atıflardı. Barışın toplumsallaşması ve tüm coğrafya halklarını kapsaması çok önemli. Barışı savunurken, başka savaş cepheleri açmaya çalışmaktan kaçınılmalı. "Sorumlu bir dil ve üslup bir çok ırkçı psikolojik harp metotlarını boşa çıkaracağı gibi büyük barışımızın da temel karakteri olacaktır" sözleriyle seçim meydanlarında sertleşen dile dikkat çekiyor. Ayrıca çağrı sadece hükümete değil; BDP ve KCK yöneticilerinin de sorumluklarına vurgu hissediliyor.

 

17 Aralık sürecini, Hükümet-Cemaat kavgasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Her geçen gün daha da üzücü hale gelen bir süreç olduğunu belirtmeliyim. Dini argümanlar kullanılsa da aslında seküler bir iktidar kavgası. Ve giderek kavganın da bir ahlakı olabileceğini unutan bir duruma evriliyor. Kavgada her şey mubah anlayışıyla yalan haberler, iftiralar, mahremiyet gerektiren hallerin açık edilmesi vs daha nice olumsuz durum yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde bir Twitter kullanıcısı, iki tarafın taraftarlarının (ki bunlar öyle tarafların tetikçi diyebileceğimiz tiplerinden öte sözü dinlenen muteber kişilikler) son iki yılda yazdıklarıyla ilgili bir derleme yaptı. Başlarda kriz ortamlarında herkese itidal çağrısı yapan, durumun tek taraflı olamayacağını belirten Twitlerdi, bunlar. Aynı kişilerin son günlerde kullandıkları kışkırtıcı, aşağılayıcı dil olayın vahametini, gittiği noktayı gösteriyor. İki taraf da daha önceki ‘yol arkadaşlığı’ konusunu hiç özeleştiride bulunmadan ‘safmışız, kandırıldık’ diyerek, tüm suçu ötekine atarak, yoluna devam etme gayretinde.

 

Gezi Parkı olayları ve 17 Aralık sonrası süreç, Türk siyaseti için birer milat oldu diyebiliriz. Siz özellikle 17 Aralık'tan sonraki gelişmeleri ve AK Parti hükümetinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Hükümetin kendisini müdafaa etme biçimini kamplaştırma, iç tehdit, düşmanlaştırma gibi devletin kodlarında olan refleksleri hortlatarak yapmasını doğru bulmuyorum. Gezi sürecinde de buna karşı çıkmıştım. Aslında Roboski’den bu yana hükümetin refleksi hep bu yönde oldu. İnsanların hassasiyetlerini anlamak yerine kendilerine yöneltilen tepkiyi ‘komplo’ olarak görüp, buna karşı sert atak yapma. Hükümet kendine yöneltilen komploları özgürlükleri kısıtlayarak, hesap sorulamaz bir yönetim oluşturarak yahut kendisine karşı çıkan herkesi marjinalleştirerek, düşmanlaştırarak sorunu çözemez. Bu hal ilerisi için başka sorunlar oluşturur. Bunu bertaraf etmenin yolu; devletin kodlarındaki refleksleri hortlatmak değil; her düşünce ve yapıdaki insanın kendini teminat altında hissedeceği şeffaf, denetlenebilir, insan haklarına dayalı ve herkes için adaleti sağlayabilecek bir devlet mekanizması oluşturmak olmalıdır. Başbakan mitinglerinde önce siyasi partileri, cemaati, ablaları, gezicileri velhasıl kendisinden farklı olan herkesi yuhalattıktan sonra ‘biz 77 milyonun partisiyiz’ diyor, yani aslında kendisiyle çelişiyor.
 

 

"Cemaatin son dönemde çözüm süreciyle ilgili yayınlarını ve ikircikli tutumunu doğru bulmuyorum."

 

17 Aralık sonrası siyasi olaylar, çözüm sürecini nasıl etkiliyor?

 

Henüz büyük ölçüde bir olumsuz durum yaşanmadı. KCK’nın muhataplık açıklaması, Karayılan’ın son açıklamaları sürecin başından beri alışık olduğumuz bir rutin. Hükümet de ara ara böyle açıklamalar yapıyor. Nihai durum seçimler sonrasında ortaya çıkar. Yaşanan gerginlik ve hükümetin tüm yoğunluğunu buna ayırması yavaşlatmaya yol açmış olabilir. Cemaatin son dönemde süreçle ilgili yayınlarını, ikircikli tutumunu doğru bulmuyorum. Ancak Demirtaş’ın dediği gibi barış sürecinin yolsuzluk operasyonlarına veya hükümetin yaşadığı diğer zorluklar konusunda ‘tehdit’ malzemesi olarak görülmesi de yanlış. Süreci aksatan seçim ortamı bana kalırsa. Ortada bir barış masası olsa da taraflar aynı zamanda siyasi rakip. Ve bizde siyaset karşıtlık üzerinden yapıldığı için ister istemez meydanlarda sürece uymayan durumlar da yaşanacak. İki taraf da bu anlamda birbirine yükleniyor. Ki son konuşmalarda özellikle Başbakanın artık barış sürecinin öncesindeki dile döndüğünü de görmüş olduk.

 

Çözüm sürecinde yapılması gerekenler neler?

 

Başlarda sürecin koşullarının bir takvime bağlı olarak yapılması gerektiğini düşünüyordum. Ancak bizim çatışmamız nasıl ki bize hassa ve diğer ülkelerde yaşanan çatışmalarla birebir benzerlik içinde değilse çatışma çözümü ve barışımız da kendine has olacak. O yüzden hem demokratikleşme adımları hem geçmişe yönelik adalet mekanizmalarının birbiriyle aynı zeminde yürütülmeli. Geçtiğimiz günlerde yürürlüğe giren paket bir çok konuda iyileştirici adımlar getirmişti ancak herkes bunun yeterli olmadığını ve daha kalıcı adımlara ihtiyaç olduğunu dile getiriyor. Süreçle ilgili bir sıkıntı Kürtlerin insani ve yurttaşlık haklarının pazarlık malzemesi yapılması. Hasta tutuklular, ana dilde eğitim gibi konular süreçten bağımsız olarak hızlıca çözülmeli. Barış sürecinin Kürtlerin ve o coğrafyada yaşayan diğer halkların çok sesliliğini, renkliliğini, farklı siyasi duruşlarını bozmayacak bir durumla nihayetlenmesi de önemli. Özerklik meselesi bu anlamda üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu. Toplumu zehirlemeyecek ve herkesi kuşatabilecek bir sistemin inşa edilmesi lazım. Son olarak şunu eklemek istiyorum; Ergenekon'daki son tahliyeler faili meçhuller konusunda adalet bekleyenler için çok yıkıcı. Zaman aşımına yüzlerce dava var bu konuda. O yüzden adalet mekanizmasının ivedilikle işletilmesi ve Ergenekon sanıklarının insanlığa karşı yaptıkları suçlardan da yargılanması gerekiyor. Bu konuda devlet sırlarını açığa çıkartacak hakikat komisyonlarının kurulması gerekiyor. Ve hükümet kendisini korumak konusunda gösterdiği kararlılığı bu konuda da göstererek yargıdaki çifte standartlığı ivedilikle ortadan kaldırmalıdır.

 

Son aylarda ülkemizdeki iç siyaset gittikçe sertleşti ve taraflar arasındaki uçurum gittikçe açıldı. Bu kutuplaşma hali, günlük hayatta bile hissedilebilir toplumsal bir gerginlik yaratıyor. Sizce, yerel seçim sonrasında bizleri nasıl bir Türkiye bekliyor?

 

Kimi çevreler toplumda kutuplaşma ve kamplaşma olmağını bunun da bir algı operasyonu olduğunu söylüyor. Çekirdek ailelerin bile birbirleriyle sorun yaşadığı, benden olmayanın ölsün dediği bir ortam kutuplaşmış olmuyorsa yaşanan savrulma nedir merak ediyorum. Eskiden sadece sosyal medyada tartışılan yahut büyük illerde hissedilen gerginlik bugün her yerde hissediliyor. Bu gergin dilin seçim sonrasında sona ereceği ve gerginliğin de sona ereceği hesaplanıyor. Buna da katılmıyorum. Çünkü daha önümüzde başka seçimler var. Ayrıca öncekilerden farklı bir kamplaştırma hali  var. İnsanlar en kötüsü mütedeyyin insanlar; ‘benden olmayan ölsün’ zihniyetine evrildi. Bunun dini inançlarına ne kadar ters olduğunu bile fark edemiyorlar. Eskiden insanlar katılmadığı kendisiyle aynı olmadığı fikirdeki insanları çok hoşgörülü olmasa da kabul edebiliyordu. Oysa son aylarda Ak partili olmayan hatta Ak parti karşıtlarına ağır hakaretler etmeyen herkes düşman olarak görülüyor. İnsanın değil sistemin kutsandığı bir kopuşa doğru hızla evriliyoruz. Sadece kutuplaşma değil içeriksizleşme de büyük sorun.

 

Gazetecilik mesleği ve etiği, ülkemizde neredeyse her dönem tartışmalı konular arasında olmuştur. Türkiye'deki iktidar-medya ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 

Evet dediğiniz gibi en tartışmalı konulardan biridir bu hele de söz konusu iktidarlar olunca. Medyanın çok etkili olduğu ve hatta siyaseti dizayn ettiği yıllar olarak söz edilen 28 şubat süresinde de aktif gazetecilik yapıyordum. Misal hayata dönüş operasyonu sırasında gazetelerin, ajansların nasıl operasyona zemin oluşturacak şekilde yayın yaptığını çok iyi hatırlıyorum. Resim altısına kadar kurgulanmış haberlerin kullanılması isteniyordu.
 

Ancak o yıllardaki yalan haber sayısına ve son aylardaki haber sayısına baktığımızda bugünlerin daha korkunç olduğu görülüyor. Son iki aydaki haberlerle ilgili yayınlanan tekzip raporu aslında her şeyi ortaya koyuyor.
 

O yıllarda muhabirlerin, editörlerin yani yönetici kadrolarının dışındakilerin kendilerini kullanılmaktan sakınabilecekleri bir ortam vardı. Oysa şimdi muhabirinden yazı işlerindekilere kadar herkes bir fiil isteyerek operasyonel davranıyor.
 

Zaten bu sürecin farkı bu; yani gazetecilerin bilerek isteyerek ‘tetikçi’ davranması. Birkaç saat içinde ortaya çıkacağını bile bile yalan haber yapıyor gazeteler. Muhafazakar medya çok kızdığı medyadan daha operasyonel yayınlar yapmaktan hiç çekinmiyor. Yine gazeteciler sosyal medyada yalan haberleri yayarken hiç titizlenmiyor hatta yalanlandığında bile paylaştığı haberi silmeye yahut bir özür dilemeye bile çoğu zaman ihtiyaç hissetmiyor. Herkes karşıdakinin yanlış yaptığına o kadar kendisini kaptırmış ki aynı yanlışı yaptığını fark etmiyor. Kimileri kendileri hakkında gelecek telefonun yazılarının paylaşılması yahut yeni bir iş alanı olacağının garantisiyle yaşanan durumu ‘eskiden de vardı, şaşıracak ne var?”  şeklinde değerlendiriyor. Ancak bu süreçte gazeteciliğin en itibar kaybeden meslek olduğu ortada. Zaten Gezi’den bu yana özellikle muhafazakar medyadaki transferleri, istifalar ve istihdamlara bakınca gazeteciliğin evrildiği yer gayet iyi anlaşılıyor. Başbakan’ın kendi sorup kendi cevapladığı televizyon programları da aslında durumun başka bir göstergesi.

 

"Sevmediğime de adalet istemek durumundayım."

 

Ülkemizdeki dindar kadın gazeteci ve entelektüellerin bir bölümü son dönemde çok eleştiriliyor ve hükümete yakın olmaları hasebiyle, adalet duygularını kaybetmekle suçlanıyorlar. Siz, her kesim tarafından sağduyulu ve vicdanlı bir duruş sergileyen bir kaç isimden birisiniz. Bu duruşun bir bedeli var mı?

 

Öncelikle kimse yaptığınızın sağduyu olduğunu düşünmüyor. Sizi yaptığınız çağrıların durumuna göre taraflardan birinin gizli tarafı olmakla suçluyor. Yani taraflardan daha çok tepki alıyorsunuz. Maddi manevi bedelleri de var. Akreditelerin kaldırılması, yaptığınız işlerin görülmeyişi. Doğrusu bu beni çok da rahatsız etmiyor. Yani kolay gibi görünen ama aslında zor olanı yapan birkaç kişiden biriyim. Kolay olan bir tarafın yanında olup (ki genelde kazanan tarafın ) diğerine karşı yapılan haksızlıkları görmezden gelerek savaşın bir parçası olmak. Yangını körüklemeden, eleştirilerimi de insan onurunu zedelemeden, aşağılamadan yapmaya çalışıyorum. Her gün yeni bir savaş cephesi açarak iyi yarınlara ulaşacağımızı düşünmüyorum. Sevmediğime de adalet istemek durumundayım; inancım ve yetiştirilme tarzım bunu öğretti bana. Sistemden öte insanların iyiliğini önceliyorum. Kim olursa olsun, hangi görüşte, yaşam biçiminde olursa olsun incinmediği, kendini öteki hissetmediği bir sistem. Birkaç ay önce sarmaş dolaş olan insanların şimdi birbirine düşman muamelesi yapması benim açımdan kabul edilir bir durum değil. Bu soruyu Fatma Barbarosoğlu’nun kendisini taraf olmamakla suçlayanlara verdiği güzel cümlelerle nihayetlendireyim. “'Baltalar elimizde' deyip en yakınındakini hedef almanın çok ses getirdiği şu dönemde, 'baltasız' ve, 'sakin' kalmayı göze almanın bedelini de bilmiyor değilim. NOKTA!”

 

Yeni bir roman çalışması içinde olduğunuzu biliyoruz. Bu çalışmanızdan bahseder misiniz? Okuruyla ne zaman buluşacak?

 

Yakın tarihimizdeki bazı olaylara gündelik hayat hikayeleri ve kırılmaları üzerinden bakan bir roman. Takvim belirtemiyorum ama en kısa zamanda bitirmek istiyorum. Uzun süredir üstünde çalışıyorum. Keje’de de böyle olmuştu yıllarca benimle yaşamıştı öyküler. Hayat zaten ağır bir de böyle bir ağırlık taşıyınca daha da zor oluyor. O yüzden bugünler benim için iki yönüyle de zor günler. Bitince rahatlayacağım inşallah.

 

Hür Bakış internet gazetesini takip edebiliyor musunuz, nasıl buluyorsunuz?

 

Hür Bakış, internet gazeteciliğine özellikle de Kürt mahallesine farklı bir soluk getirdi. Takip etmeye çalışıyorum. İlgiyle takip ettiğim yazarlar da var. Derinlikli bir haber anlayışı var. Konusunda uzmanlaştığı her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Bütün ekibe başarılar diliyorum.