17 Ekim 2018, Çarşamba

Üst Menu

Endişeli İslamcılık ve Hakperestlik

Endişeli İslamcılık ve Hakperestlik

“Müsavatsız adalet, adalet değildir…”
[Bediüzzaman]

Ali Bulaç geçtiğimiz gün “iki dindarın çatışan milliyetçiliklerini” konu edinen bir yazı kaleme aldı (23 Eylül, Zaman). “Kolayca herhangi bir vakit namazında aynı mescitte aynı safta namaz kılmak üzere yan yana gelebilecek” olan iki dindarın Kürt meselesi ve anadilde eğitim ile ilgili yaklaşımlarını, kendisini üstün ve yegane iktidar sahibi gören ile eşit olmak mücadelesi vereni aynı kefeye koyan bir biçimde ele alan Bulaç’ın yazısı ziyadesiyle muğlâk görünüyor ve bir telaş barındırıyordu. Açmaya çalışacağız…

Yazısında “Türkçü” olanın kim olduğu pek anlaşılmıyor. Anlattığı çerçeveye dahil olabilecek (biraz zorlama ile kendisi dahil) çok sayıda yazar olduğundan herhalde… Ama “Kürtçü” olanın kim olduğu kolaylıkla anlaşılıyor: Kürtlerin Zımmiliğine itiraz eden Mücahit Bilici. “Türkçü”nün muğlaklığı ile “Kürtçü”nün netliğinin muhtemel iki sebebi daha olabilir: Birincisi; “Türkçü”nün itirazî cevabına muhatap kalmak suretiyle “Kürtçü”nün yanına itilebileceği endişesi. “Kürtçü”nün itirazî cevabında “Türkçü” ile anılmasının ise öteki gibi bir “tehlikesi” yok. Eğer varsa bu yaklaşım Ali Bulaç’a o yazıyı yazdıran hususu haklı kılmış, Kürtlerin zımmi olarak kabul etmiş oluyor. İkincisi; Ali Bulaç dahil, “Türkçü” mütedeyyinler Kürt mahallesindeki kredilerini tükettiklerinden kendilerine eskisi gibi teveccüh gösterilmiyor. O kişiler artık eskisi gibi okunmadığından kim olduklarının bilinmemesi normal… Evet, Bulaç dahildir çünkü mezkur yazısında “Kürtçü”yü kendisinden oldukça uzak tutarken “Türkçü”ye mümkün olduğunca yakın durmaktadır.

Yazısına “Müslüman aydınlar ve kanaat önderleri İslamî bakış açısının ne olduğunu tam olarak tespit edemediklerinden gerek teşhisleri gerek çözüm önerileri yaranın iyileşmesine çare olamıyor.” tespiti ile başlayan Bulaç, bu tüketişi kendisi haber veriyor. Mücahit Bilici’nin kısa zaman zarfında Kürt mahallesinde “meşhur” olmasının altında yatan şudur: En az 10 senedir bir türlü “tam olarak tespit edilemeyen İslamî bakış açısı” Mücahit Bilici’nin duruşunda mücessem hale gelmiştir. Senelerdir hakikati dezenforme ve manipüle eden onlarca “mütedeyyin, sosyolog, yazar”a karşılık Mücahit Bilici hakikati eğip bükmeden ve anlaşılmasın diye kırk akademik bohçaya sarmadan söylemektedir.

Devletin güvenlik ve ortak ihtiyaçlar için teşekkül etmiş bir organizasyon ve mutlak iktidarın Allah’a ait olduğunu söyleyen Bulaç, Rûm 22’yi referans göstererek farklılıkların yok sayılamayacağını ifade etmekte, arkasından “…ama siyasi coğrafyanın bir tane resmî dili olur” demekte ve “varlıkları inkar edilmeyen kavimlerin dillerini özgürce kullanmalarından başka hakları yoktur” diye ekleyerek mutlak iktidarı resmî dilin sahibine teslim etmektedir.

İyi bir mealci olan Bulaç, siyasi coğrafyanın bir tane resmî dili olacağını Rum 22’den nasıl çıkarmaktadır? Yine “varlıkları inkâr edilmeyenlere” verilmeyen o haklar nelerdir? Kimlere hangi referansla verilmekte ve o hakka sahip olmayanlar hangi referansla bundan yoksun bırakılmaktadır? Rum 22, nasıl devletin bekasının teminatı olmaktadır?
 

...

Mücahit Bilici’nin Ali Bulaç’a cevabî yazısında (25 Eylül, Taraf) da ifade ettiği üzere Hakperestlik ile Milliyetçiliği (daha doğrusu “Kürtçülüğü”) ayırmamız gerekiyor. Mesele iki tarafın birbirine hükmetme mücadelesi değil, “Kürtleri zımmî gören ve iktidarı paylaşmaya yanaşmayan” ile “eşit olma hakkını talep eden” yaklaşımların mücadelesidir. Bu mücadelede tarafsızlık iktidardan taraf olmaktır.

Kürtlerin yakılan ve boşaltılan, isimleri değiştirilen köylerinin yeniden ve kendi isimleriyle imar edilmesini;  fail-i meşhur hadiselerin faillerinin “adalete” teslim edilmesini; eşit olmak adına gaspedilen haklarının tamamının ve bilhassa kendi dillerinde eğitim görme hakkının teslim edilmesini; sadece Kemalizmin değil bugünkü iktidarın da elinden çıkmış zulümlerin hesabının verilmesini istemek bizce hakperestlik yahut Yavuz Delal’ın deyimiyle “ihkak-ı hak”tır. Buna milliyetçilik denilse de hakperestliktir, Kürtçülük denilse de hakperestliktir. Bunun hakperestlik olduğunu teslim edebilmek için “müslüman aydın ve kanaat önderleri[nin] İslamî bakış açısının ne olduğunu tam olarak tespit”tartışmalarını senelerce sürdürmesine değil, müslüman cesaretine ihtiyaç vardır.

Müslümanların kendilerini ırkları veya etnik kökenleri üzerinden “ilk defa tanımlıyor” olduklarını söyleyen Bulaç, İslamcılığın özellikle son elli yıldır yaşadığı dönüşümü görmezden gelmektedir. Bu dönüşüm İslamcılığın sağcılığa, sağcılığın da devletçiliğe tekabül etmesini netice vermiş ve devletçilik, “milliyetçiliği devletin direği” bilmiştir. Bu sebepledir ki anaakım İslamcılık bugün “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan”cı iktidarın güdümüne girmiş, devletin ve iktidarın bu dokusuna muhalif bir avuç İslamcı kalmıştır.

Yeni olan şey Türk ve Kürtlerin kendilerini etnik köken üzerinden tanımlıyor olmaları değil, mütedeyyin Kürtlerin kültürel değil politik olarak da Kürtlüklerini benimsemiş olmalarıdır. Ali Bulaç’ın yazısındaki “Türkçü”yü de, Ali Bulaç’ın kendisini de rahatsız eden ve endişeye sevk eden budur. Devam edeceği aşikar olan bu rahatsızlık ve endişeye bundan sonra “Endişeli İslamcılık” diyebiliriz. Esasında “Türkçü” ağırlıklardan kurtulan için mesele basittir ve peygamber vasiyetidir: Kürtler “İslam kardeşliği” ile Türk olmak değil, Kürt olarak “İslam kardeşi” olmak istiyorlar, ama “Türkçü” devletin değil, İslamın “kardeşlik hukuku”nun doğrultusunda…

Bugün Bulaç’ın söylediği gibi yeni olmasa da etnik aidiyetler üzerinden bir tanınma olduğu aşikârdır. Bu durum Peygamber’in hicretinde karşılaştığı Yesrib’i (Medine) andırmaktadır.  Bunun yerini etnik aidiyeti inkâr etmeyip bilakis kayıt altına alan, “kardeş” ve “ümmet” aidiyetinin alması için bir kardeşlik hukukuna ihtiyaç vardır. O hukuk da Peygamber elinden çıkmış olan Medine Vesikasıdır. O vesikaya göre sınırı çizilen memleketin mutlak iktidarı hiç kimsenin değil ama memleket herkesindir ve taraflar arasında herkesin memnun olduğu bir “hukuk” vardır (Ali Bulaç, Birikim, s 38-39).

Böylesine bir “eşitler arası hukuk” tesis etmek için yeterince referansımız ve tarihin yeterince tecrübesi olduğunu düşünüyorum. Ama her şeyden önce Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğünün olmadığını, Türkçesiyle Kürdün Türke, Türkün Kürde üstünlüğünün olmadığını “dil ile ikrar ve kalb ile tasdik etmek” elzemdir…

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.