17 Ocak 2018, Çarşamba

Üst Menu

Erdem: Kürt meselesinin çözümü, Kürt kimliğinin tanınmasına bağlıdır

Erdem: Kürt meselesinin çözümü, Kürt kimliğinin tanınmasına bağlıdır
Fazıl Hüsnü Erdem: Akil İnsanlar Heyeti, Türkiye’nin doğu ve batı yakasının birbirlerinin hassasiyetlerinden haberdar olmalarını ve birbirlerini daha yakından ve daha gerçekçi bir şekilde tanımalarını sağlayarak, her iki kesimde var olan korku ve kaygıların yumuşatılmasına hizmet etti.
07 Haziran 2013
-A +A
''Çözüm Sürecindeki Türkiye ve Kader Birliği'' Yazı Dizisi
 
Hazırlayan: Behmen Doğu
 
Binlerce insanın yaşamına mal olan bir iç savaş nihayet bitiyor.
 
PKK ve devlet arasında 30 yılı aşkın süredir devam eden düşük yoğunluklu savaş Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’unda yaptığı çağrıyla sona erdi.
PKK, liderinin çağrısına önce ateşkes sonra da geri çekilme ile olumlu yanıt verirken Hükümet de Akil insanlar projesiyle çözüm sürecinin ilerlemesi için destek sundu.
Hükümet, geri çekilen PKK gerillaları ile bir temas/çatışma yaşanmaması için son derece dikkatli davrandı. Aylardır bir can kaybının yaşanmaması, Ak Parti ve BDP’li politikacıların çözüm sürecine uygun tavır takınmaları toplumda kalıcı bir barış adına umut ve heyecanla takip edilmekte. Hür Bakış internet gazetesi olarak, içinde bulunduğumuz Çözüm sürecini, Akil insanlar projesini, PKK’yi, anadil hakkını ve yapılması düşünülen yeni anayasayı konuklarımıza sorduk. ‘’Çözüm sürecindeki Türkiye ve kader birliği’’ yazı dizimizin barışa, çözüm sürecine katkı sunması dileğiyle…
 
Fazıl Hüsnü ERDEM

Fazıl Hüsnü Erdem - Akademisyen (Akil insanlar heyet üyesi)

 

Çözüm sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Çözüm sürecini; son otuz yıl içerisinde yaşanan düşük yoğunluklu savaşa son vermeye, silahı ve şiddeti bir hak arama yöntemi olmaktan çıkartıp demokratik siyasetin önünü açmaya, bir bütün olarak Türkiye toplumunun yaşadığı acıları ve travmaları sonlandırmaya ve Türkiye’nin iç huzurunu, barışını ve toplumsal bütünlüğünü sağlamaya yönelik tarihsel bir süreç olarak değerlendiriyorum. Farklı ve özlü bir ifadeyle, Kürt meselesini ve onun bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddet sorununu çözmeye ve bu suretle kalıcı ve adil bir barış tesis etmeye matuf bir süreç olarak görüyorum.

 

Bu içerik ve işleviyle barış süreci, Kürtlere yönelik ret, inkâr ve asimilasyon politikalarının uygulandığı yaklaşık bir asırlık Cumhuriyet parantezinin kapatılması ve yeni bir sayfanın açılması anlamına gelmektedir. Barış sürecinin beklentilere karşılık verecek şekilde gelişmesi halinde Türkiye’deki yerleşik vatandaşlık anlayış ve pratiği değişmiş olacak ve sadece Kürtler değil, bugüne kadar dışlanmış ve ötekileştirilmiş bütün kültürel kimliklere mensup olanlar da, eşit ve özgür vatandaşlar olarak Türkiye ortak vatanında birlikte barış içerisinde yaşayabilme imkân ve fırsatına sahip olabileceklerdir.

 

Hiç şüphesiz, bu sürecin en önemli kazanımı kanın akmaması, gencecik canların toprağa düşmemesi, anaların ağlamaması ve bütün bir Türkiye’nin rahat bir nefes almasıdır.

 

Akil insanlar projesi’nin çözüm sürecine etkisi nedir sizce?

 

Kürt meselesi gibi tarihi derinlikleri olan, kronikleşmiş, acı ve travmalara yol açmış ve toplumun farklı kesimleri arasında bir ölçüde de olsa psikolojik soğumaya neden olmuş bir meselenin çözümü kolay değildir. Bu meselenin çözümünü kolaylaştırmanın yolu, çözüm iradesinin toplumsallaştırılmasından ve olabildiğince geniş halk kesimlerinin desteğinin sağlanmasından geçer. Akil İnsanlar Projesi, tam olarak bunu gerçekleştirmek amacıyla gündeme getirildi ve uygulamaya konuldu.

 

Akil İnsanlar Heyeti, barış ve çözüm sürecine ilişkin toplumun ilgi ve dikkatini çekmek, toplumda sürece dair bir farkındalık yaratmak ve toplumu sürecin aktörü haline getirmek amacıyla oluşturuldu. Nitekim Akil İnsanlar Heyeti, üstlendiği işlev ve misyonu yerine getirebilmek amacıyla Türkiye’nin dört bir köşesine yayılıp gerçekleştirdikleri çeşitli etkinlik ve faaliyetlerle, bu amaca hizmet etti.

 

Gerçekten de, Akil İnsanlar Heyeti, toplumun farklı kesimleriyle yaptığı toplantılar ve bir araya gelmelerle, bir yandan toplumun farklı kesimlerinin sürece ilişkin görüşlerini, taleplerini, hassasiyetlerini, beklentilerini, kaygı ve korkularını öğrenme imkânına sahip oldu, diğer yandan da bu farklı kesimlerin birbirleriyle ilk kez temas etmelerine ve birbirlerini dinlemelerine bir zemin oluşturdu. Bu bağlamda Akil İnsanlar Heyeti, hem toplumun farklı kesimlerinin sürece dair duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri için ve hem de bu farklı kesimlerin karşılıklı olarak birbirlerini dinlemeleri ve tanımaları için bir kanal vazifesi gördü.

 

Bu işlevleriyle Akil İnsanlar Heyeti, Türkiye’nin doğu ve batı yakasının birbirlerinin hassasiyetlerinden haberdar olmalarını ve birbirlerini daha yakından ve daha gerçekçi bir şekilde tanımalarını sağlayarak, her iki kesimde var olan korku ve kaygıların yumuşatılmasına hizmet etti. Öte yandan, heyetlerin konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederek ve dinlediklerini siyasi karar alma mekanizmalarına iletmek amacıyla not ederek, toplumda, ilk kez temel bir siyasi meselenin çözümünde aktör olma hissi yaratıldı. Bu da toplumun sürece daha fazla ilgi duymasına ve sürece olan toplumsal desteğin artmasına yol açtı.

 

PKK silahları ebediyen nasıl gömebilir, bununla ilgili PKK ve devlete düşen sorumluluklar nelerdir?

 

Silahların tekrar kullanılmamak üzere ebediyen toprağa gömülebilmesinin temel gereği, önce karşılıklı güvene dayalı bir ilişki biçiminin oluşturulması ve ilerleyen süreç içerisinde karşılıklı olarak atılacak adımlarla bu ilişkinin pekiştirilmesidir.

 

Barış ve çözüm sürecinin 2013’ün ilk günlerinde kamuoyunun bilgisine sunulmasıyla birlikte başlayan ve bugüne kadar devam eden süreç içerisinde yaşanan gelişmelere bakıldığında, devletle PKK arasında bir güven ilişkisinin tesis edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu nisbi güven ilişkisinin arka planında, devletle PKK lideri arasında yürütülen görüşmelerde oluşturulan karşılıklı güven vardır. Devletin Öcalan’a, Öcalan’ın da devlete güveni sayesinde bu süreç başlatılmış ve bugüne kadar herhangi bir yol kazasına uğramaksızın devam edebilmiştir.

 

Barış sürecinin ilanıyla birlikte önce fiili bir çatışmasızlık sürecinin yaşanması, daha sonra Öcalan’ın Newruz’da okunan mektubuyla birlikte tek taraflı olarak ateşkesin ilan edilmesi ve güvenlik güçlerinin de fiilen bu karara uyması, Öcalan tarafından kaleme alınan ve Türk kamuoyunun hassasiyetlerini gözeten, kaygı ve endişelerini gidermeyi hedefleyen kucaklayıcı bir mektubun Newruz alanında bütün Türkiye’ye hitaben okunması, çok uzunca bir süre sonra Newruz’un ilk kez herhangi bir asayiş olayına sebebiyet verilmeksizin kutlanması, Paris’te üç Kürt kadının cinayete kurban gitmesi sonrasında tarafların sorumlu hareket etmesi ve cenaze töreninde herhangi bir taşkınlık yaşanmaması, PKK’nin elinde bulundurduğu tutsakları serbest bırakması, çok az sayıda da olsa KCK davasında tutuklu yargılanan Kürt siyasetçilerinin tahliye edilmesi, Öcalan’ın isteği üzerine Kandil’deki PKK Konseyin geri çekilme kararı alması ve bu kararı suratla uygulamaya koyması,  gerek Kandil’deki Konsey üyelerinin ve gerekse BDP’li yetkililerin kendi tabanlarına sürece ilişkin barışçıl mesajlar vermesi, hükümet ve devlet yetkililerinin kullandıkları dile dikkat etmesi ve benzeri gelişmeler, karşılıklı güven ilişkisinin güçlenmesine yol açmıştır.

 

PKK militanlarının tümünün Türkiye sınırları dışına çıkması sonrasında başlayacak olan ikinci aşamada Kürt meselesinin çözümü doğrultusunda yol temizliği yapılır, güven arttırıcı adımlar atılır ve bütün bunlar yeni bir toplumsal sözleşme niteliğindeki yepyeni bir anayasayla taçlandırılırsa, mevcut güven ilişkisi pekiştirilmiş olunur. Bütün bunlara ilave olarak, Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle geliştirdiği dostane ve stratejik ilişkileri Suriye Kürtleriyle de geliştirir ve Suriye Kürtlerinin de bir tehdit olarak değil, stratejik bir ortak olarak görmeye ve bu doğrultuda politikalar geliştirmeye başlarsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütün Kürtlerin güvenini kazanmış olacaktır. Son olarak, barış sürecinin artan bir şekilde toplumsallaşması, sürecin normalleşmesi ve Türkiye kamuoyunun hazırlanması sonrasında, PKK militanlarının ve cezaevlerindeki siyasi tutuklu ve mahkumların evlerine dönüp sosyal ve siyasal hayata katılabilmelerinin önünün açılması halinde, silahların bir daha kullanılmak üzere gömüleyeceğine inanıyorum. 

 

Kürtlerin anadilde eğitim talebi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Kürt meselesi, özü itibariyle, Kürt kimliğinin yok sayılması, bastırılması, Türk etnik kimliği içerisinde eritilmeye ve asimile edilmeye çalışılmasının bir neticesi olarak ortaya çıkmış bir etno-politik meseledir. Ve bu meselenin özünü de “dil sorunu” oluşturur; yani Kürt dilinin ret, inkâr ve asimilasyon politikalarına kurban edilmesi, Kürt dili sorununu ve bu sorunun beslediği Kürt meselesini yaratmıştır. Kürt meselesinin ortaya çıkışında Kürt dili üzerinde uygulanan baskı ve yasakların tayin edici bir role sahip olduğu dikkate alındığında, dil sorununun ne denli önemli olduğu daha iyi anlaşılır.

 

Bir etnik kimlik meselesi olan Kürt meselesinin çözümü, Kürt kimliğinin tanınmasına bağlıdır. Bütün etnik kimlik meselelerinin çözümünde olduğu gibi Kürt meselesinin çözümünde de izlenecek yol, “tanıma politikası”dır; yani ret, inkâr ve asimile edilmeye çalışılan kültürel kimliği bütün unsurlarıyla birlikte tanımaktır. Bu çerçevede izlenecek politikalar doğrultusunda atılması gereken adımlardan biri ve en önemlisi, Kürt kimliğinin ana unsurunu oluşturan Kürt dilinin hayatın her alanında kullanımının önünü açmak olacaktır. Zira etnik kimliklerin kendilerini ifade edebilmeleri, kimliklerini koruyup geliştirebilmeleri ve yaşatabilmeleri, ancak dilin her alanda kullanımıyla mümkündür.

 

Kürt kimliğinin tanınması, çok büyük ölçüde Kürt dilinin sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda serbestçe kullanılmasına bağlıdır. Bunu realize edebilmenin yolu ise, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesinde geçer. Önemle ifade etmek gerekir ki, bir dil eğitim dili olarak kullanılmadığı müddetçe, korunup geliştirilemez. Bunun en çıplak örneğini Türkiye özelinde görmek mümkündür. Türkiye’de yaşayan etnik azınlıkların kullandıkları dillerin her geçen gün kullananının azaldığına ve adeta unutulmaya terk edildiğine tanıklık etmekteyiz.

 

Genelde Türkiye’de yaşanan dil kıyımına son verebilmenin, özelde ise Kürt meselesini çözebilmenin temel gereği olarak anadilde eğitim hakkını tanımamız gerekir. Kürt meselesi özünde bir kimlik meselesi olduğundan ve bu kimliğin en önemli unsuru Kürt dili olduğundan, Kürt diline biçilecek statü, Kürt meselesinin çözümünde tayin edici bir rol oynayacaktır.

 

Kürt dilinin eğitim dili olarak kullanılmasının Kürt kültürel kimliği açısından taşıdığı önemden daha da mühimi, bir insanın en tabii hakkı olan kendi anadilini eğitim dili olarak kullanabilmesidir. Böylesi bir talep insani ve ahlâki bir talep olduğundan, her türlü mülahazanın fevkindedir. Bu hakkın ne denli insani ve ahlâki bir talep olduğunu anlayabilmemiz ve içselleştirebilmemiz için çok basit bir empati yapmamız yeterlidir. Anadili Türkçe olan her vatandaş bir an için zaman tünelinde yolculuk yasıp ilkokula başladığı yıllara gitse ve hiç anlamadığı ve bilmediği bir dille karşı karşıya bırakıldığını ve bu dille eğitim yapmaya zorlandığını, ebeveyniyle Türkçe konuştuğu için ihbar edilip öğretmeni tarafından cezalandırıldığını, annesinden öğrendiği dilin hayatın hiçbir alanında kullanılmadığını ve bu dili konuştuğu için horlanıp aşağılandığını düşünse, Kürt çocuklarının nasıl bir psikolojik sorun ve travma yaşadığını anlayacaktır. Bu empati sayesinde, anadilde eğitim hakkının ne denli insani ve tabii bir hak olduğunu kabul edecektir.

 

Kalıcı bir barış huzur ortamı için nasıl bir anayasa yapılmalı?

 

Türkiye toplumu yaşadığı acı tecrübelerle; retçi, inkârcı, baskıcı, otoriter, dışlayıcı, ötekileştirici, tek tipleştirici, vesayetçi ve merkeziyetçi politikalarla kalıcı bir barış ve huzurun sağlanamayacağını öğrenmiş bulunuyor. Bu acı tecrübeler, bize, söz konusu politikalara kaynaklık eden mevcut Anayasayı bir tarafa bırakıp, yeni bir toplumsal sözleşme, yani yeni bir anayasa yapılmasını emrediyor.

 

 

Bu anayasa, bir sınıfın, zümrenin ya da kültürel bir kümenin değil, bir bütün olarak Türkiye toplumunun ve bu toplumu oluşturan bütün farklılıkların kendinden bir parça görüp sahipleneceği,  hiç kimsenin kendisini bu sözleşmenin dışında hissetmeyeceği bir anayasa olmalıdır. Bunu sağlayabilmenin bir gereği olarak, yeni anayasa, herhangi bir ideolojiye, etnik, dini veya mezhepsel bir kimliğe referans içermemeli; bütün farklılıklar karşısında nötr olmalıdır.

 

Yeni anayasa, toplumun çoğul yapısında mevcut olan kültürel kimliklerin eşdüzeyli barışçıl birlikteliğini sağlayacak; ideolojik, siyasi, toplumsal ve kültürel çoğulculuğu güvence altına alacak, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı olacak, katılımcılığı ve adem-i merkeziyetçi bir yönetim tarzını öngörecek, sivil otoritenin üstünlüğü ilkesini pekiştirecek bir içerikle hazırlanmalıdır.

 

Çoğulcu, özgürlükçü ve katılımcı niteliklere haiz yeni bir anayasayla, herkesin kendisini ifade ve geliştirebilmesi mümkün olacağından ve yine herkesin kendisini demokrasi oyunun bir oyuncusu olarak görmesi sağlanacağından dolayı, böylesi bir siyasal-toplumsal vasatta kalıcı bir barışı ve huzur ortamını sağlamak mümkün olabilecektir diye düşünüyorum. 

 

Yazı Dizisi 1.Gün: İsmail Beşikçi

Yazı Dizisi 1.Gün: Ömer Faruk Gergerlioğlu

Yazı Dizisi 2.Gün: Vahap Coşkun

Yazı Dizisi 2.Gün: İlkay Akkaya

Yazı Dizisi 3.Gün: Hasan Kaya 

Yazı Dizisi 3.Gün: Erol Göka 

Yazı Dizisi 4.Gün: Meral Danış Beştaş

Yazı Dizisi 4.Gün: Şener Aktürk

Yazı Dizisi 5.Gün: Fazıl Hüsnü Erdem 

Yazı Dizisi 5.Gün: Zeynep Tanbay 

Yazı Dizisi 6.Gün: Seher Akçınar

Yazı Dizisi 6.Gün: Maya Arakon