17 Ekim 2018, Çarşamba

Üst Menu

Ermeni Soykırımına benim de ninem şahittir!

Ermeni Soykırımına benim de ninem şahittir!
Basında sosyal medyada bu tür yazılarla karşılaştım. Özeti şuydu: Bilgiye belgeye gerek yok. Benim dedem, ninem, hacı teyzem şahittir. Bu topraklarda bir Ermeni soy kırımı yaşandı. Bunu gizlemeye gerek yok. Aslında bu tür yaklaşımlarda çok büyük oranda bir haklılık payı var. Bu yüzden bir “benim ninem şahittir” yazısı da ben yazmak istedim.  
 
Ninem 1998 yılında yaklaşık 90 yaşında vefat etti. Ölmesine yakın bir zamana kadar Muş ili Malazgirt ilçesi Aynalıhoca köyünde yaşadı. Önceki yaşamı ise Bulanık ilçesinin Samanyolu (Memani) köyünde geçmişti.
 
Çocukken sık sık annem bizi köye götürürdü. Ninem beni sevdiği için dizinin dibine oturtur ve benimle sohbet ederdi. Ben; dedem, dedemin basası ile ilgili şeyler sorardım. O da sıkılmadan uzun uzun anlatırdı.
 
Bütün anlattıklarını çok net bir şekilde hatırlıyorum. Bu arada köylerinde ve yakın köylerde yaşayan Ermeniler (Fille) ile ilgili de çok şey anlattı. Anlattığı şeyleri bizzat yaşayanlardan dinlemişti. Özetle: 
“Ermenileri saman depolarına (merek) doldurup yaktılar. Öyle ki ortalık yağ kokusundan geçilmez oluyormuş. Yakın köylerde de aynı şeyleri yapmışlar. Hatta dedem bir Ermeni kızını (xarsik: Bizimkiler Ermenilerin kız çocuklarına xarsik derlermiş.) kurtarıyor. Sonra bu kız büyüyünce kocaya verdiler. O kızı ben de gördüm. Öyle güzel bir kızdı ki güzelliği anlatılamaz.”  
 
Şimdi ben bunları öz ninemden dinlemiş biriyim. Ben araştırma yaptığım ya da soru sorduğum için de anlatılan şeyler değil bunlar. Küçüklüğünü, geçmişini anlatırken kendiliğinden anlatmıştı bunları.  
Yine bir Nisan ve yine bir Ermeni soykırımını tanıma kararı. Bu kez tanıma kararı Avrupa Parlamentosundan geldi. Yine kızılca kıyametler koptu. Cumhurbaşkanı, arşivlerin açılması önerisini tekrarladı. Aslında arşivlerin açılması teklifi öyle çok da kötü bir karar değil. Ancak bunu söyleyen Cumhurbaşkanı'nın kullandığı bir cümle işin rengini değiştiriyor. Cümle aynen şöyle: “Biz ecdadımızın katliam yapıp zulmetmediğini çok iyi biliyoruz.”  
 
O zaman haliyle şunu söylemek gerekiyor. Ben şimdi öz nineme mi inanayım yoksa Cumhurbaşkanı'na mı? Kaldı ki o zamanlar bu Ermeni soykırımı dedikleri şeyin öyle büyük bir siyasi problem olduğunun farkında bile değildim. Ninem sadece babasından ve büyüklerinden duyduklarını yani anılarını anlatıyordu bana. Soykırımın ne olduğunu iyi biliyorum. Hatta insan hakları alanında yıllarca çalıştığım için bunu Cumhurbaşkanı'ndan daha iyi bildiğimi de söyleyebilirim. Tehcir konusunda herkes hem fikir bulunuyor. Hiç kimse Ermenilerin bu topraklardan sürüldüğüne itiraz etmiyor. Tehcire uğrayan Ermeni sayısı ise yaklaşık bir buçuk milyon olarak gösteriliyor. Hatta resmi kayıtlarda bile bu tehcir esnasında yollarda 500.000 Ermeni’nin kırıldığından söz ediliyor.  
 
Yukarıda anlattığım hikayenin benzerlerini hatta çok daha acıklı olanlarını herkes çok kişiden dinlemiştir. Bu durumu sıradan bir tehcir ya da mukatele (karşılıklı birbirini öldürmek) olarak kabul etmenin imkanı yoktur.  
Ben de yaşananların soykırım olduğuna tereddütsüz inanıyorum. Gerçeklerin, kime zarar kime yarar sağladığına bakılmaksızın dile getirilmesi ve gereğinin yapılması ise insan olmanın asgari gereğidir.  
 
1915 yılında tam anlamıyla bir Ermeni soykırımı yaşanmıştır. Bunu bugün kabul etmek hem bazı milliyetçi Kürtlerin hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin işine gelmiyor. Ancak bedeli ne olursa olsun bu gerçeği teslim etmek gerekir. İsterse Türkiye Cumhuriyeti milyarlara varan tazminatlar ödemeye mahkum olsun, isterse şimdi bazı Kürt ve Türklerin elinde olan topraklar sahiplerine iade edilsin. Hatta isterse babamın oturduğu ev geri Ermenilere verilsin. Bedeli ne olursa olsun bu gerçek teslim edilmelidir. 
 
Ermeni soykırımına karşı çıkanların en büyük gerekçesi ise şudur: Deniliyor ki, bu katliamı İttihat Terakki Cemiyeti gerçekleştirdi ve bu olaylar Osmanlı zamanında yaşandı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti bundan sorumlu tutulamaz. Hukukta şöyle bir kaide vardır. Bir şirket devredilirken aktif ve pasifleriyle birlikte devredilir. Yani bu şirketin hem alacaklarını hem de borçlarını birlikte devir alırsınız. Ben alacakları tahsil ederim ama borçlarına karışmam deme hakkınız yoktur. Dolayısıyla biz Osmanlı torunlarıyız diyerek bu mirasa sahip çıkıp devleti borç altında bırakacak yükümlülüklerden de kaçınma hakkınız maalesef bulunmuyor. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'dan kalma Düyunu Umumiyenin borçlarını nasıl ödediyse bu borcunu da öylece ödemelidir.  
 
Aynı şekilde katliamda kullanılan Kürtlerin yaptıklarından da biz sorumluyuz. Çünkü onların terk ettiği topraklara biz yerleştik ve şimdi tepe tepe kullanıyoruz. Kürtlerin bir statüsü olduğu ve bağımsız bir ekonomiye sahip olduğu gün bu gerçekle ekonomik olarak yüzleşmesi gerekecektir. Bu arada kimsenin korkusu olmasın. Göçüp giden, yollarda telef olanların çocukları artık Ermenistan'ı ABD'yi ve diğer ülkeleri bırakıp Van'ın, Diyarbakır’ın Elazığ'ın, Kayseri'nin köylerine ya da şehirlerine geri gelmezler. Ancak bu işin bir orta yolunun da mutlaka bulunması gerekiyor. 
Bu gerçek Türk-Kürt bir çoğumuzun hoşuna gitmeyecektir. Ancak hak ve adalet bunu gerektiriyor. Madem ki ulusalcı faşist sistem geriletilmiş olup şimdilerde asgari düzeyde de olsa bu sistemin yarattığı sorunlarla bir yüzleşme yaşanıyor öyleyse bu mesele ile de yüzleşmenin vakti gelmiştir.  
 
İman edenler için son bir not: Bu dünyada bunun hesabını vermezsek ahirette bunun hesabını daha yüksek bir bedelle vereceğimizden hiç kimse kuşku bile duymamalıdır.   
 
Zilzal 8: "Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." 
 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.