23 Haziran 2018, Cumartesi

Üst Menu

Gezi Hâlesi ve Solun Dayanılmaz Ağırlığı

Gezi Hâlesi ve Solun Dayanılmaz Ağırlığı
Her şey 27 Mayıs gecesi başladı. Sanki bir lapsüs bu tarih! Gezi Parkı'nda ağaçların kesilmesini engellemek için kalan bir grup çevrecinin, sabah erkenden ağaçları kesmek üzere gelen Belediye ekiplerine karşı çıkması esnasında çadırları yakıldı. Bu çadır yakma (!) Türkiye çapında bir yangına neden oldu.
 
Olay çevrecilerle sınırlı kalmayıp kısa sürede her türlü akımın, fraksiyonun, siyasetin katıldığı Türkiye ölçeğinde bir eyleme dönüştü. Gezi olayını hâleleyenler, bunu Recep Tayyip Erdoğan'ın başarısı olarak yorumluyorlar: Öyle ya, onlara göre, birbirleriyle fikrî, sınıfsal, kültürel ve yaşam tarzı farklılıkları olan herkesi o bir araya getirmişti!
 
Evet onların "Gezi ruhu" deyip yere göğe koyamadıkları bu durum gerçekti! Ama bu bir araya gelişin nedeni şimdiden ziyade, temeli Cumhuriyet kuruluş ideolojisine dayanan islâmofobiydi! O islâmofobidir ki laiklerin ince noktasıydı ve her islâmî tandanslı hükümet sözkonusu olduğunda teyakkuza geçiyorlardı! Şimdi olan ise şuydu: 11 yıldır islâmi bir hükümet iş başındaydı ve gidici görünmüyordu. O hükümetin ekonomik başarısı bile başlarına belâydı, sanki bu ülkede kendileri de yaşamıyormuş gibi, hattâ ekonominin çökmesini de içten içe istiyorlardı. Bir de bu hükümetin başında sevilen, karizmatik bir lider vardı: Recep Tayyip Erdoğan!
 
Nitekim yangın başladıktan hemen sonraki ilk hareketlenmelerin sloganı "Tayyip istifa"ydı! Ağaçlardan Başbakanın istifasına hızlı geçiş yapıldı! Bu geçişte Taksim Platformu nüvesi çevrecilerin ve Y gençliğinin rolü var mıydı, ne kadardı, yoksa fırsatçı ağabeyler mi empoze etmişti bilemeyiz! Daha sonra slogan "hükümet istifa" olarak belirlendi. Bütün bunların arkasında bir akıl vardı elbette.
 
Bu Gezi hâlesi, bu Gezi ruhu öyle bir yaratıldı ki, sanki evin yaramaz güzel çocuğunun her hatâsı görmezden gelinirmiş gibi bir hâl aldı. Gezi ruhu şudur, Gezi ruhu budur, bu bir milâttır! Solun o dayanılmaz ağırlığıyla üzerimizde öyle bir baskı kuruldu ki, eleştirdiğimiz an izole edildik, hain muamelesi gördük, arkadaşlarımız bize hakaretler etti, küstü, kimseyle konuşamaz hale geldik! Şimdi kelaynak olarak yaşıyoruz!
 
Niye biz diyorum, çünkü biz de beyaz elitiz, çünkü biz de dindar değiliz, çünkü biz de eski solcuyuz, içeriye girmişliğimiz var ve bütün bu niteliklerimize rağmen Gezi'ye rezerv koyuyoruz! Haydi mahalleyi terket!
 
Gezi üzerine yazan, iyi donanımlı, entellektüel, saygı duyduğumuz sol tandanslı yazarların çoğu da bu hâleye kapıldı maalesef! Sukut-u hayale kapılmamak mümkün değil! Çoğu, Gezi sosyal katmanlarını "sınıf" sözcüğünü kullanmadan açımladı. Neden mi? Çünkü Gezi çoğunluğu Türkiye'nin kaymak tabakasını oluşturan üst ve orta SINIFLARDI! Hattâ saygın bir yazar onların Batı'da yarattığı hâleden Türkiye adına gurur duyuyordu! Kendisi böyle yazmıyordu ama: Nihayet son yıllarda başörtülü Cumhurbaşkanı ve Başbakan eşlerinin "çağdaş olmayan" Türkiye temsilinin yerini modern, sırt çantalı, yüzlerinden gurur fışkıran genç kızlar ve delikanlılar almıştı, demek istiyordu!
 
Oysa Gezi bir üst ve orta sınıf eylemiydi. Onların para sorunu yoktu, her istediklerini elde edebilme imkânları vardı. Fakat maalesef özgür değillerdi! Başbakan onların hayat tarzına karışıyor, kaç çocuk doğurmaları gerektiğini söylüyor, içki satın alımı saatlere bağlanıyor, kürtaj kanunla düzenleniyordu. Halbuki yukarıda sayılanların çoğu Batı ülkelerinde de sözkonusuydu, ama laisistler Başbakana takmıştı bir kere, AKP'ye keza, onlar ağızlarıyla kuş tutsa bu beyaz elitlere yaranamazdı! 
 
Başbakanın bunları ifade ederkenki üslûbu daha farklı olabilirdi elbette! Ama o beyaz elit sınıfın bir ferdi değildi, bu nedenle de diplomatik bir dil kullanamıyordu ya da kendisini baba olarak görüyordu, bunun birçok sınıfsal ve psikolojik nedenleri var. 
 
Fakat elit üst ve orta sınıfların umurunda mı bilmiyorum ama, Türkiye tarihinde ilk defa, bir Başbakan değil,  herhangi bir devlet mensubu bile "bütün milliyetçilikleri ayaklar altına aldık" dememişti. O dedi. Bu önemlidir. Milliyetçi tarihimizde etnik, dinî azınlıkları ezmiş bir geçmişten geliyoruz, bunun için önemlidir. Ve bu Başbakan Türkiye tarihinde yine ilk kez ciddi olarak Kürt ulusunun haklarını gaspetmiş bir milletin ferdi olarak barış sürecini başlattı, bu da mı önemli değil! Ha belki de önemli ama karşı açıdan! Sotada uygun bir an bekleyenler, Gezi masum çevreci hareketini bir yangına döndürerek Barış Süreci'nin önünü kesmek istediler! Güvenlikçi bakış Başbakanı hiç affetmedi, 30 bin ölmüş, bir 30 bin daha ölsün, yeter ki Kürtler bizimle eşit vatandaş olmasın! Daha da önemlisi bu savaştan kazandıkları nemalar devam etsin! 
 
Bütün bunları görerek Gezi masumiyetini kirletenleri değerlendirmek lâzım!
 
Gezi hareketi masum solcuları da esir aldı ve bu heyecan gerçekleri görmelerini engelledi! Gezi masumiyeti, Gezi hareketine, sonra da kalkışmasına dönüştü! Kalkışma neye karşıydı? Önce seçilmiş Başbakana sonra hükümete! Çeşitli siyaset ya da toplulukların Gezi'yle başlayan Recep Tayyip Erdoğan'ın saygınlığını yerle bir etme harekâtı ve AKP iyidir ama RTE gitmeli söyleminin eşzamanlılığı bir tesadüf müdür? Evet hoşlanmayacaksınız ama ben de bu kalkışmanın sotada bekleyenlerin merkezî bir kararıyla olduğu kanaatindeyim. 
 
Şimdi RTE'yi, tutmadı hükümeti düşürelim hesaplı kitaplı kalkışmasından sonra Gezi ruhuna gelelim:  
 
Gezi ruhu denilen nedir biliyor musunuz? Şimdi bazı solcu yazarların aslında onların çoğunlukta olduğunu söylediği, ama maalesef katılamadığım, azınlıkta kalan Y gençliğidir. Onlar, Gezi'yle İnternetten siyasete atlayan apolitik gençlik! Onlar zaten bilgiye çabucak erişen, beklemeye tahammülü olmayan, uzun uzun kitap okumayan, hayatlarını alay, ironi ve şamatayla geçiren bir kuşaktı, bütün bunları Gezi'ye taşıdı. Kötü müydü? Asla! İroni, alay iyidir. Hele bu kuşağın kendisiyle de dalga geçmesi beni mest etti. Niye biliyor musunuz? Burnundan kıl aldırmayan büyük Türk gururunda kendisiyle dalga geçmek yoktur da ondan. Bunlar bana da keyif verdi. Fakat yeter mi? Yetmez, çünkü bilgiyle donanmamış, hele memleket meselelerinde resmî tarih dışında tarih okumamış zekâ çuvallar da ondan! Nitekim çuvalladılar! Nasıl? Ağır, cuntacı ağabeyler hareketi ele geçirdi de ondan!
 
Bundan sonrası, "Gezi ruhu"nu göklere çıkaranların, bütünüyle pasif bir hareketti subjektif değerlendirmelerine katiyen uymayan bir şiddet hareketiydi. 
 
Eğer siz arabaların, otobüslerin, iş aletlerinin çalınıp yakılmasını, kaldırım taşlarının sökülerek polislere atılmasını ve barikat yapılmasını, polislere taş ve molotof kokteyliyle saldırarak ajite edilmeye çalışılmasını, böylece ölümler olsun diye yırtınılmasını, Başbakanlık binasına saldırılmasını, AKP binasının yakılmasını, Taksim'in çepeçevre barikatlar kurularak kurtarılmış bölge olarak ilân edilmesini ve diğer vatandaşların oraya gitmesinin pratikte engellenmesini, Taksim, Beyoğlu, Cihangir esnafının aylarca iş yapamamasına neden olmayı, Taksim Sanat Galerisi, Cadde-i Kebir Kahvesi ve diğerlerini paramparça eden vandalizmi, her gün benim evimin önünden ellerinde Mustafa Kemal'li bayraklarıyla geçerlerken 1930'ların faşist Türkiye'sinin 10. yıl marşını söyleyip, "faşizme karşı omuz omuza" klişe sloganına geçmelerindeki eklektik yapının, hiçbir ilkesi olmayan sadece seçilmiş hükümeti devirmek amaçlı bir beraberliği imgelemesini, o anda benim laik mahallemde çalan tencere ve tava seslerini ve gözlerimle gördüğüm başörtülü bir kadının arabasının üstünde tepinmelerini, başka bir başörtülü kadının hırpalanıp üstüne işenmesini şiddet olarak görmüyorsanız o başka! N'oluyor yahu dedirten, korkutan bir havaydı bu! Doğrusu ben ne güzel devrim oluyor, her şey bambaşka olacak duygusuna kapılmadım! Aksine çok korktum. Çünkü gelecek olanın habercisi olan görüntü, ses iyi değildi!
 
Gezi ruhu deyip, dokunulmaz bir hâle yaratanlara son olarak şunu sormak istiyorum: Türkiye "kerim" devlet tarihinde yine ilk kez bir Başbakan onların temsilcileriyle iki kere görüştü. Saatler süren bu görüşmelerden sonra Başbakan dedi ki mahkeme kararı lehimize bile çıksa referanduma başvuracağız ve referandum sonucuna göre hareket edeceğiz. N'oldu? Taksim dayanışması forumlar düzenledi, sabah kararı açıklayacaklardı. Sabah karar üç kez değiştirildi. En son şu karar deklare edildi: Burada kalacağız. Sloganları da şuydu "bu daha başlangıç, mücadeleye devam". Şimdi bu rasyonel bir karar mıydı? Bu kararı Gezi ruhu mu verdi, yoksa karıştırıcı ağabeyler mi? Demokrasinin beşiği İngiltere'de bile böyle bir karar karşısında, şehrin en önemli meydanı eylemcilere bırakılır mı? Bu şu demek: "Minareden at beni, in aşağı tut beni." Yani benim uzlaşmaya niyetim yok, niyetim seni devirmek! Seçilmişi oyla düşürmek için emek sarf etmeyi düşünmeyen, islâmofobik, laisist, kuvayı milliyeci, cuntacı aklı evveller verdirdi bu kararı!
 
Oysa doğru olan şuydu: Diyeceklerdi ki, tamam, ama bunun takipçisi olacağız, bu sözde durulmadığı takdirde tekrar eylemlilik haline geçeceğiz.
 
Yazık oldu! Niye biliyor musunuz? Türkiye'de ilk kez katılımcı demokrasi isteyenlerin bir talebi gerçekleştiği takdirde bu Türkiye katılımcı demokrasi tarihinde bir ilk olarak parlak yerini alacaktı! Hem eylemci, hem de ülke kazançlı çıkacaktı. Heba edildi. Onun için bana Gezi ruhu demeyin! Direksiyonun başında Y kuşağı değil, kart cuntacı ağabeyler vardı! Onlarda da bırakın Gezi ruhunu, bir ruh olduğundan bile şüpheliyim!
 
 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.