22 Nisan 2018, Pazar

Üst Menu

HSYK, Mevcut Hukuktan Muaf Bir Nalıncı Keseri Midir?

HSYK, Mevcut Hukuktan Muaf Bir Nalıncı Keseri Midir?

Tetkik hakim Yavuz Gürtepe imzasıyla gelen son HSYK belgesini alınca, ya HSYK mevcut kanunlardan bihaber ya da HSYK mevcut hukuktan muaf herhalde diye düşünüp bir grup hukukçuya bir mail atıp "size bir sorum var demiştim: HSYK mevcut hukuka tabi değil midir?

 

Cevaplayan hukukçuların biri yargı mağduru bir hukukçu Sacit Kayasu'ydu.  Adana Cumhuriyeti Savcısı olduğu dönemde Kenan Evren için darbe yapmak suçundan iddianame hazırlayınca meslekten ihraç edilen, AİHM'de açtığı davayı kazanınca avukatlık yapmak için başvurduğu, yargının sivil olduğunu varsaydığımız aktörlerinin, zihniyeten devletlu birliği İstanbul Barosu tarafından bu hukuki hakkı reddedilip ikinci kez mağdur edilen Kayasu: "Mehmet bey, Ömer Kavili iyi bir avukattır. Fakat HSYK karşısında hiç bir şansı yok. Zira HSYK kararlarına karşı yargı yolu yok ve hakimleri hakkında da bir şey yapılamıyor.Yani HSYK yargıdan muaftır." yazmıştı.

 

HSYK’den, kamuoyunda “Herkes Bebek Doğar” olarak bilinen, iki senede 8 celse yargılandığım ve bütününe baktığınızda o ana kadar ki yargılamayı zaten kendisi suç konumuna düşüren bir kararla beraat ettirildiğim, TCK 318 davasının katıldığım 7 celsesi boyunca, her celsenin var oluşundaki hukuksuzluğu da ilave ederek dava dosyalarına girecek biçimde yazılı olarak verdiğim ve okuduğum yerin “adalet tanzim eden bir merci olduğunu kabul etmemiz istenen bir merci” olduğunu hatırlatarak bulunduğum suç duyurularına nihayet HSYK’dan cevap geldi (atachment)

 

HSYK, Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Hasan Ali Aydın ve Eskişehir ilgili hakimi hakkındaki şikayetin incelendiğini, hak ve yetkilerin kötüye kullanıldığına dair somut delil olmadığını, yargı yetkisi ve taktir hakkına dair olduğu için işlem yapılmayacağı, 10 gün içinde yediden işlem başlatılması için tekrar kendilerine müracaat edebileceğimi yazmıştı. Hukuki vekilim Ömer Kavili bu müracaatı yapıyor.

 

Biraz zaman ayırıp göz atabilirseniz, altta savcı ve hakimlerin mevcut hukuka nerelerde aykırı davrandıkları gayet sarih anlatılıyor. Tüm bunlar da dava dosyasında mevcut, tıpkı diğer duruşma tutanakları ve bana dair suç (?)un tek rasyonel delili olarak sunulan ama dahilinde isnat edilen bulunmayan polis videosu gibi.

 

Peki HSYK mevcut hukuk dışında başka bir hukuku mu kıstas alıyor o zaman?

 

Maalesef ortak modernist maluliyetimiz neticesi, sadece konjoktürel olarak odağa çıkmış büyük kimlik gruplarının yargı karşısındaki mağduriyetlerinde belli ölçüde ses çıkarıyoruz. Oysa her gün siyasi, adli, idari vb mahkemelerde binlerce hiçbir büyük kimlik grubunda aidiyet kurmamış, ve aslında nicelik olarak çoğunluk olan birey mağdur oluyor. Ama biz onlara karşı suskunluğumuzu muhafaza ederek onları hukuksuzca Mağdur eden Yargı gibi zalimlere eklemleniyoruz. Ve it bile ürümeden sistem yürüyor. Hukuksuz Yargı sistemi.

 

Mevcut hukuku hepimiz durduğumuz yerden eleştirebilir, değişmesi için mücadele edebiliriz. Ama yargı aktörleri kendi teammüllerine göre mevcut hukuku çiğneyemezler. Çünkü onlar bizim vergilerimizle mevcut hukuk dahilinde adaleti tanzim etmeleri için maaş ödediğimiz kamu hizmetlileridir. Bundan ne bir fazla, ne bir eksiz. Ve yükümlü oldukları hizmet yerine başka bir şey yapıyorlarsa ve bunu genel bir teamüle dönüştürüyorlarsa, bizim vergilerimizle maaş almaya devam edememeleri gerekir. Mesela ben ödenekli tiyatroda çalıştığım dönem, görev aldığım bir oyunun replikleri ve reji mizansenleri harici, sahnede başka bir oyunun replikleri ve mizansenleriyle var olsam ikaz edilir ve tekrarında işime son verilirdi. Çünkü ödenekli tiyatroda bir kamu hizmetlisiydim, aynı şey yargı mensupları için de istemeli, işlemesi elzem.

 

Aslında hukuk tarihinde maruz kalmadıkça ya da büyük kimlik grupları odaklı siyasi bir ihtiyaç duymadıkça, adeta “normalleştirdiğimiz” TC Yargısının hukuk teamülünün tam bir karşılığı var: ona da “otoriter hukuk” anlayışı deniyor: Mevcut hukukla örtüşmese bile statükoya izafi, “cürüm fiilini” merkeze alıp yargılama hukukunu ikincilleştiren, yargılananı özne değil, nesne kabul edip değersizleştiren bir anlayış bu. Yargılama sürecine dair hukuki hataları yargılama mevzuu fiilin iktidarına izafi ağırlığı ve önem derecesi nezdinde ikincil gören ve hatta “teferruat” olarak tasnif eden bir anlayış. Bu özellikleri nedeniyle de otoriter ceza hukuku yaklaşımı ahlakçı, linçci ve refleksif maluliyetleri harekete geçiren militarist bir hukuk anlayışına tekabül eder. Küçük esnaf zihniyetiyle baktığımızda “otoriter hukuk” uygulayıcıları, iktidar dahilinde iktidarına biat etmiş iktidarcıklardır, taaki Wallerstein’in makası onları sistem için safra haline getirinceye kadar, o zaman da, hala canlı iseler beynelmilel mahkemelerde 'insanlık suçlusu' olarak yargılanmaya kadar yolları vardır bu “otoriter hukuk”la yargılayanların.

 

2. duruşmada izlenen CD'nin, duruşma hakiminin de şifahen belirtip ama bunun yükümlülüğünü yerine getirmediği biçimiyle, iddianameyi yazan savcı sıfatıyla görevli kamu memuru 5271 sayılı CMK. Kurallarını çiğneyerek “fail – fiil ilişkisi ve bunun hukuksal kanıtlarını göstermek” ödevini yerine getirmemiştir. Mahkeme ise CMK m. 174 uyarınca “İddianamenin İadesi Kararı” vermek yerine “Kabul” kararı vermek suretiyle mağdur olmaya sebep olmuştur. Yargının iddia ve karar makamları bu konuda silsile bir suç işlemiştir. Yargınım iddia makamı, Mehmet Atak'a karşı TCK 271 (Suç Uydurma) suçunu da işlemiştir. Ki bu suç bir kamu görevlisi, üstelik adaleti tanzim hizmetiyle görevli bir memur tarafından işlendiği için, Mahkeme'ye yazılı olarak verilip dava dosyasına girmiş, yani suç duyurusunda da en yetkili makamda bulunulmuş olduğu halde, nedense uzun süre hasır altı edilip açılmamış bir kamu davasının mevzuudur.

 

Yargı böylece, dava'da "sanık" (?) sıfatıyla yargılayarak, AİHS madde 6/3-2 göre "Lekelenmeme Hakkı" çiğneyerek bir suç daha işlemiştir.

 

Bunlar yargının disiplin suçlarıdır ve "sanık" sıfatıyla "lekelenmeme hakları" ihlal edilmiş yargılanan şahısları "Budapeşte – Savcıların Rollerine Dair Uluslararası İlkeler" sözleşmesinin ve "Banglore – Yargıçlık Mesleğinde Uluslararası Etik İlkeler" sözleşmesinin ihlaliyle de mağdur etmiştir.

 

Mahkeme, 3. duruşmada geriye dönük tutanaklarda düzeltilmesi talep edildiği gibi, Mahkeme'de geçmemiş bazı söz ve fiilleri geçmiş gibi tutanaklara yazarak TCK 204 Resmi Belgede Sahtecilik ile TCK 206 Resmî Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyan suçlarını da işlemiştir.

 

Bu davanın yaklaşık 2 sene ve 8 celse sürdürülmesi CMK 174, 2802 sayılı Hakimler Kanunu ve T.C.’nin de imzacısı olduğu AİHS madde 6/3-2 Adil Yargılanma Hakkı / Etkili ve Tarafsız Soruşturma İlkesini ve Lekelenmeme Hakkını çiğnemesiyle bile mevcut hukukun çiğnenmesidir. Türkiye’nin imzalayarak taraf olduğu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 18. Maddeleri; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. Maddesi ve Anayasa’nın 24. ve 25. Maddelerinde güvence altına alınan "düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü", TCK 318 gibi bir ceza kanunu meşru kılmıyor.

 

İlk celseden itibaren her celse tekrarlayarak talep ettiğim bir hukuk fakültesi Anayasa Hukuku kürsüsünden bağımsız bilirkişi ve bir tıp fakültesi Kadın-Doğum kürsüsünden bilir kişi taleplerim, dava dosyasında durmasına rağmen hep es geçildi. Sadece 7. celse hakimi Şerife Aykın duruşma tutanağında cevap verdi ve ilk bilir kişi talebimi hakimlerin hukuk fakültesinde anayasa hukuku dersi aldıkları, ikinci bilirkişi talebimi de doğrudan kendi ifadesiyle "çocukların doğum anında nasıl doğduklarının hakimler tarafından da bilindiğinden" gerekçesiyle reddetti. Ben bir vatandaş olarak, üstelik mahkemeye o ana kadar 7 celsedir verdiğim izahatnamelerden sarih şekilde anlaşılacağı üzre haksız olarak "sanık" sıfatıyla yargılan bir vatandaş olarak ve dahi nispeti ölçüsünde vergileriyle Yargı aygıtının işlemesini sağlayan ve Yargı aygıtı aktörlerinin maaşlarını ödeyen bir vatandaş olarak, madde madde nelerin Anayasa'nın hangi maddesine aykırı olduğunu belirtmiş olmama rağmen, hiç bir duruşma kararına bunun geçmediğinin, Anayasa'ya aykırılık iddialarının neden Anayasa Mahkemesi'ne sevk edilmediğinin cevabını mahkemeden son gerekçeli karar dahil alamadım. Keza 7. celse kararında belirtildiği üzere hakimler insan yavrusunun nasıl doğduğunu biliyorlarsa, "herkes bebek doğar" gibi bilimsel bir saptamanın nasıl iddianamede suç unsuru olarak gösterildiğinin ve bu iddianame üzerinden davanın nasıl açılıp devam ettirildiğinin cevabını da alamadım (Kaldı ki, katılmadığım 8.celseye hukuki vekilim Esra Başbakkal eliyle, yazılı olarak dava dosyasına son izahatnamemin ilavesi olarak girmesi için Özel Sektör Hekimleri Derneği ve Özgür Hekimler Platformu Başkanı, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Filiz Küçük'ün, embryo, fetus, yeni doğan ve bebek dönemlerinin bilimsel tanım ve değerlendirmesinin olduğu raporu göndermiştim).

 

4. celse öncesi Eskişehir’de tanıştığım ve tanık olmaya davet ettiğim narkozsuz doğum yapmış üç kadın: Sevim Şahin, Bilgi Tahaç Namaz ve Gülser Şen Şafak tanık oldular ve dava dosyasına giren çocuklarını asker değil sadece bebek olarak doğurdukları ifadelerini vermişlerdi.

 

Bilirkişi taleplerimin hukuken makul bir gerekçe gösterilmeksizin es geçilmesi ve red edilmesi savunma hakkımın çiğnenmesi ve adil yargılanma hakkımın çiğnenmesidir. Anayasl bir suç işlemiştir Mahkeme bu hususta. Anayasanın 4709 sayılı Kanun ile değişik 36. maddesi "Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz" hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre sanık konumunda bulunan kişilerin mahkeme önünde savunma yapma ve adil yargılanma hakkı bulunmaktadır. Savunma hakkı, Anayasa'nın Kişinin Hakları ve Ödevleri'ni belirleyen bölümünde yer alan temel haklardandır. Savunma hakkı yargılama işlevinin de ayrılmaz bir parçasıdır. Sanık, ceza yargılamasında suçlu olduğu sanılan, yoğun kuşku altında bulunan kimsedir. Bu kuşkunun giderilmesi ve sanığın suçlu da olsa yasada gösterilen cezadan daha fazla cezalandırılmaması gerekir. Savunma hakkı adil yargılamanın vazgeçilemez bir koşuludur. Anayasanın 4709 sayılı Kanunla değişik 13. maddesi "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir" der mevcut hukuk.

 

Diğerlerinin yanında küçük gibi görünse de hukuk dışı teamüle örnek teşkil etmesi adına göz ardı edilmemesi gereken bir vaka da 3. duruşmada vuku buldu: İlk duruşmadan beri talep ettiğim, CD talebimi tekrarladım, mübaşir benden bir CD getirmemi istedi, ben de AİHS'nin 6. maddesini hatırlatarak, hukuken vergilerimizle  işleyen bir aygıt olan mahkemenin bila ücret bu CD'nin onaylı kopyasını bana vermek zorunda olduğunu söyledim. Mübaşire CD'nin kaç para olduğunu soran hakim, kendilerinin vereceğini söyledi ve mübaşirden CD'nin kopyasını çıkarmasını istedi, mübaşir ellerinde boş CD olmadığı söyledi, o zaman çıkarılıp adresime gönderilmesini söyledim, hakim "tamam" dedi. Netice’de CD ertesi gün İstanbul adresime geldi. Ama Mahkeme’nin doğrudan hukuk dahili usule uygun davranmak yerine, başta yapması gerekenin haricinde baha bir yük bindirmeye çalışması mevzubahistir. Ben AİHS’nin 6. maddesini bilmiyor olabilirdim ve vergi olarak cebren ödediğim CD’nin parasını hukuksuz olarak bir kez daha ödemiş olacaktım.

 

Dava’nın 6.celsesinde, davanın o ana kadar ki üçüncü hakimi Melih Hançer, benim savunma demeyi reddedip zapta da izahatname olarak geçirttiğim yazılı açıklamalarımın Milli Savunma Bakanlığını "mağdur ettiğini" düşünerek, "Milli Savunma Bakanlığı'na iddianame eklenmek sureti ile davayı ihbar mahiyetinde olmak üzere duruşma gün ve saatini bildirir çağrı kağıdı çıkartılması"na karar vermişti. Bunun akıbetini de merak ediyorum.

 

Her ne kadar 8. celse hakimi Kemal Karanfil, “isnat edilen suçlamalarının İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 18 ve 19., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10. maddesi ile Anayasanın 25. maddesinde belirtilen ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında olduğunu . Eylemde atılan sloganların ve taşınan pankartların şiddet unsuru içermediğini, demokratik toplum barışını bozmadığını, farklı düşünmenin ve bunu ifade edebilmenin, insan olmanın bir gereği olduğu ve herkesin aynı şekilde düşünmeye zorlanamayacağını” belirterek beraat kararı vermiş olsa da, bu duruşma tutanağına girmiş Hakim Hançer’in kararını geçmişe dönük yok saymaz.

 

Kaldı ki, rasyonel delil polis CD’sinde de sarih biçimde görüldüğü üzre slogan atmamış ve pankart taşımamış biri olarak, taşıdığım pankart ve attığım sloganın “suç olmadığı” gerekçesinin hiçbir hukuki meşruiyeti yoktur. Hele hele belirtilen gerekçelerle beraat verilmiş bir davanın, 2 sene ve 8 celse devam ettirilerek, sanık sıfatıyla benim yargılanarak mağdur edilmem ve vergilerin bu davanın celselerinin ekip, ekipman ve yan giderleriyle çarçur edilmesi Mahkemenin işlediği kanusal bir suçtur. Es geçilip, hasır altı edilemez.

 

Muhteviyatlarına herhangi bir itirazım olmasa da, form olarak militarist bulduğum için, beynelmilel fetivallerde ödüller almış Handan İpekçi'nin "Babam Askerde" filminde rol icabı, Oğuzhan karakteri olarak attığım slogan harici, hayatında hiç slogan atmamış bir şahıs ve mevzubahis olan o dönem, Eskişehir Askeri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan işkence görmüş vicdani redci Enver Aydemir’e destek eylemininin herhangi bir anında pankart taşımamış bir şahıs olarak (rasyonel delilde sarih) benim sanık sıfatıyla yargılanıp mağdur edilmem Mahkemenin mevcut usul hukukunu hiçe sayıp, teamülen davranmasından kaynaklansa da, bu dava özelinde hukuken benim alakalandırılamayacağım davanın esası da hukuka aykırıdır.

 

Çünkü "Halkı Askerlikten Soğutmak" gibi bir suç (?!) tanzimi, Anayasa'nın 10. Maddesine göre de bir ayrımcılık suçudur. “Halkı dansözlükten soğutmak”, “Halkı imamlıktan soğutmak”, “Halkı yargıçlıktan soğutmak” ve başka mesleklerden soğutmak gibi suçlar ceza kanununda tanzim edilmediğine göre askerlik mesleğine imtiyaz tanıyıp, böyle bir suç tanımı yapmak, ayrımcılık suçudur

 

Yine Anayasa'nın 10. Maddesi'ne göre Askerlik Yasası'ndaki "vatandaşlık görevi" tanımı da, kadınları, heteroseksüel olmayan erkekleri, fiziksel ve mental engelli erkekleri "vatandaş" saymayarak ayrımcılık suçu işlemektedir.

 

 

HSYK’NİN ÖNCEKİ VUKUATI

 

“Herkes Bebek Doğar” Davasından iki sene kadar önce de, askeri hapishanede işkence gören başka bir vicdani redci; Mehmet Bal’ı destekleme eyleminde, insanları hüviyetlerini kontrol eden sivil giyimli şahıslara, onların hüviyetlerini görmeden göstermemeleri hakkında ikaz ettiğim için gözaltına alınmış ve hakkımda savcılık iddianamesinde polis CD’si delil gösterilip, slogan attığım iddia edilerek TCK 318’den yargılanmıştım. Beyoğlu Adliyesi’nde gideri halkın vergilerinden karşılan 5 duruşma görülmüş ve bir seneye yakın devam ettirilerek mağdur edilmiştim. Tek delil olarak sunulan CD, bana Atak ve hukuki vekilim Av. Ömer Kavili’ye, tüm taleplerimize rağmen ancak dava bitiminden sonra verilmiş ve CD’de benim bir kare görüntüm ve sesim olmadığı saptanmıştı. Bunun üzerine davayı devam ettirerek şahısımı, CMK 174, 2802 sayılı Hakimler Kanunu ve T.C.’nin de imzacısı olduğu AİHS madde 6/3-2 Adil Yargılanma Hakkı / Etkili ve Tarafsız Soruşturma İlkesini ve Lekelenmeme Hakkını çiğneyerek mağdur eden dava hakimi Canan Küçükali hakkında HSYK’ye suç duyurusunda bulunmuştum. Ama ne hikmetse, çalıştırılmadıkları için topluca istifa etmelerinin arefesinde, HSYK jet hızıyla çalışmış, ön soruşturma yapmış ve delil olarak ilgili mahkeme arşivinde kuzu kuzu duran delili yani dahilinde aleyhte tek kare görüntüm olmayan dosyadaki CD’yi görmezden gelip, teamülleri hukukun üzerinde tutup hakim Küçükali hakkında soruşturma açmaya yeterli delil olmadığı kararına varmıştı.

 

Zannedrim artık Stephen Heissel’in “Yeni Küçük Kırmızı Kitap” olarak kutsanan Indignez-vous!’da teklif ettiği anti-militarist bir idrakle şiddetsiz büyük kitlesel sivil itaasizliği gerçekleştirip, egemenleri kendi kanunları, kendi yargıları, kendi iş güçleriyle baş başa bırakıp, militarizmin kağıt kalesini yerle yeksan ederek kendi tarikimiza koyulma zamanı çoktan geldi de geçiyor.

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.