25 Temmuz 2017, Salı

Üst Menu

İslamcılık iktidarı Firavunlaşmaktan korur mu?

İslamcılık iktidarı Firavunlaşmaktan korur mu?

İktidar kendini ne ile tanımlıyorsa tanımlasın, bazı temel niteliklerinde bir farklılık yoktur. Ulûhiyet, istisnasız her insanın barındırdığı bir duygudur. Yüce Kuran’da sürekli olarak vurgulanan “nefis” iktidardan başka bir şey değildir. Vurgulandığı yerlerde de terbiye edilmesi yönünde emirler, tavsiyeler söz konusudur. “Terbiye” denetleme anlamındadır. Denetleme, nefisten başlamalı ve bütün iktidarlar için geçerli olmalıdır. Çünkü ister İslamcı, ister başka seküler; denetlenmeyen her iktidar, ilahlık iddiası taşır, bir nevi şirk koşar. Oysa Allah, hiçbir durumda şerik kabul etmez. Bu büyük bir günah olup bu günahın sorumluları sadece iktidar aracına sahip olanlar değil, aynı zamanda onu denetleme vazifesini yapmayanlardır da.

 

Bunu daha iyi anlamak için Kuranı Kerim’de geçen Firavun örneği ile Ak Parti Hükümetinin konumlarına bakalım;

 

Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden önde gelen bir ilah olduğunu bilmiyorum.”(28/Kasas,38)

 

Yukarıdaki ayet yüce kitapta, Firavun’dan söz edilirken geçmekte..  Sanırım biz bu ayetleri geçmişlerin masallarıymış gibi okuyoruz. Firavun’un ilahlık taslamasının, hâşâ kendini Allah olarak kabul etmesi şeklinde anlaşılması, ezberden başka bir şey değildir. Zira Kuran’da da belirtildiği üzere Mısır çok tanrılı bir ülkeydi ve Firavun bu tanrılardan rahatsız değildi.

 

Peki, bu tanrılardan rahatsız olmayan Firavun neden Musa’nın tebliğ ettiği dinden rahatsız oluyordu acaba? Firavun’un rahatsızlık gerekçesi başka bir ayette şöyle açıklanıyor: “Onun dininizi değiştireceğinden yahut karışıklığa sebep olacağından korkuyorum.”(Mümin/26)

 

Anlaşılan o ki Firavun’un kurduğu bir sistem var ve diğer mevcut dinlerin aksine Musa’nın dini, o sistemi, dolayısıyla Firavun’un o sistem içerisindeki konumunu değiştirecek. Nitekim Firavun bu kaygıyla şöyle soruyordu: “Ey kavmim!  Mısır’ın krallığı bana ait değil mi? Bu altımdan akan ırmaklar benim değil mi?”(Zuhruf / 51)

 

Yani demek istiyordu ki; “Mısır’ın tek sahibi ve karar alıcısı benim. Emirleri ben verir, yasakları ben belirlerim. Bu emir ve yasakların da kaynağı bizatihi benim!”

 

Özetle Firavun, siyasal manada tek iktidardı. Toplum karar süreçlerine dâhil olamadığı gibi herkes tebaaydı. Dolayısıyla Firavun, kendi iktidarını kaybetmenin endişesini taşıyordu.

 

Aklını ve vicdanını sitemden koruyabilmiş herkes, Türkiye’deki siyasal iktidarın da konumunun Firavun’dan farksız olmadığını çok net görebilir.

 

“Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” diyor sevgili peygamberimiz. Dolayısıyla hükmedenleri Firavun gibi olan bir toplumun da, Firavunun köleleri gibi olmaları gerekiyor öyle değil mi?

 

İslamcı Hükümet, her şeyi tekelleştirmelerine yönelik gelen her itirazda kaybetmenin telaşı içerisinde hareket ederek, bütün İslami ve insani değerleri ayakları altına almaktan, araçsallaştırmaktan kaçınmıyor. Eleştiri sahiplerini iş ve ekmekle, cezaevlerine tıkmakla tehdit ediyor. Hatta kimin yaşayıp kimin öleceğine dahi kendi karar veriyor. Bütün bunları yaparken bu kararlarına ve uygulamalarına bir meşruiyet kaygısı dahi taşımıyor.

 

Önceki iktidarlar tarafından her türlü zulme maruz bırakılan Kürtlerin konumunu, iktidarı eline alanların Müslüman olmaları da değiştirmediği gibi, kendilerinden öncekilere adeta rahmet okutuyorlar.

 

Aylardır PKK’nin varlığını bahane ederek Kürdistan coğrafyasını cehenneme çevirdiler. Oralardan sürekli olarak yargısız infaz haberleri geliyor, şehirler boşaltılıyor.

 

Kürtler ölümle, sürgünle, açlıkla, sefaletle bir kez daha terbiye edilmeye çalışılıyor. Bütün bunlar, Müslümanların eliyle oluyor ne yazık ki.. Direkt zulüm etmeyen geniş bir kitle de, sessiz kalarak veya onaylayarak zulmün dolaylı ortağı oluyorlar.

 

Kim ne derse desin bunun adı firavunluktur!

 

Son günlerde hepimizin birlikte şahit olduğu şu olaya bir bakalım;

 

Kendini öğretmen olarak tanıtan bir kadın, telefonla bağlandığı bir Show programında “Doğu” diye tabir ettiği Kürdistan’da yaşananlara dair duyarlı olunması gerektiğini, orada çocukların da öldürüldüğünü söyleyip, artık neredeyse sloganlaşmış “analar ağlamasın” temennisinde bulunarak konuşmasını bitiriyor.

 

İlgili videoda telefona bağlanan kadının kurduğu ilk cümlede salondan gür bir alkış aldığını görüyoruz. Bu da, yönlendirilmediği takdirde geniş bir kesimin bu mesajdan şikâyetçi olmadığını gösteriyor. Salondaki izleyicinin müspet tepkisiyle yönlenen programın sunucusu, telefonda söylenenler için bir kez daha alkış talep ediyor.

 

Buraya kadar her şey normal görünüyor. Dikkat çekici, absürt bir durum söz konusu değil(Zaten kadın bir sırrı ifşa filan etmiş de değil! Meraklıları bir zahmet edip internetten bakacak olurlarsa hatırı sayılır(!) çocuk ve sivil ölümlerine dair veriyle karşılaşırlar).

 

Ya sonrası?

 

Ertesi gün “Devlete yakın” ana akım medya bir yerden düğmeye basılmış gibi “terör propagandası” iddia ederek telefona bağlanan şahsı ve sunucuyu hedef tahtasına koyuyor.

 

İktidarın trolleri sosyal medyada açmış oldukları hesaplarla milleti galeyana getiriyor.

 

Milli Eğitim Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden o şahsın peşine düşüyor ve o şahsın Milli Eğim’e bağlı olmadığı bilgisini kamuoyuyla paylaşma gereği duyuyor.

 

Söz konusu programın yapıldığı kanalın yetkilileri derhal bir açıklama yaparak malumun ilanıyla eskiden beri “devletin yanında” olduklarını söyleyerek biat tazeliyor.

 

Bu açıklamaların sonrasında Özel Harekât Polisi olduğunu söyleyen yüzü maskeli bir şahsın programın sunucusuna yönelik videolu tehditleri, yine “devlete yakın duran” medyada  “Özel Harekât polisinden Beyaz’a mesaj” başlığıyla yayınlanıyor. Bu durumda kimsenin bu tehdit eden şahsın peşine düşmemesi ve üstüne üstlük bu “mesajın” duyurulmasında yardımcı olması, şüphesiz ki devletin dolaysız, direkt tehdidi anlamına gelmiş oluyor.

 

TV’ye bağlanan şahıs hakkında soruşturma açılıyor.

 

TV programının sunucusu açıklama yaparak her “zaman devletinin yanında” olduğunu söyleyip özür diliyor. Bu özürle bir nevi o da biat tazelemiş oluyor. Fakat buna rağmen “tanrıların” gazabından kurtulamayıp o da terör soruşturmasına maruz kalıyor.

 

Olanlar kötü bir şaka gibi! Gerçek olamayacak kadar absürt! Hani mahalleliye gücünü göstermek için kavga çıkarmaya niyetlenen bıçkın kabadayının birine omuz atıp, “vay sen bana nasıl omuz atarsın!” diye girişmesine benziyor.

 

Şimdi ben Müslümanlara sorarım: bütün bunlar ilahlık iddiası değilse, firavuni bir refleksle topluma verilen “Buranın tek sahibi ve karar alıcısı benim! Emirleri ben verir, yasakları ben belirlerim. Bu emir ve yasakların da kaynağı bizatihi benim!”  mesajı değilse nedir acaba!?

 

Hatta bu mesajı vermek için TV bağlantısını kendisinin kurgulamadığını nereden bilelim, öyle değil mi?! Bu mesaj daha ilk adımda bağımsız olduğu iddiası taşıyan TV kanalının sahibine “senin tanrılığını kabul ediyorum. Aslında eskiden beri seni tanrı bildim” mealinde açıklama yaptırmadı mı?!

 

Üstelik daha da ironik olan şey, bu ülkenin C.Başkanı ve onun tarafında yer alanların, her fırsatta Kürtlerle yaptığı savaşı hak-batıl savaşı olarak göstermeleri, bunu yaparken de, dolayısıyla kendileri “Musa”  misyonunu üstlenmektedirler.

 

Biraz palazlanınca zulümlerini, hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, zorbalıklarını İslam’la örterek İslam imajını kirletmeleri yüzünden kimseye İslami referanslarla bir şey anlatmaya yüz bulamaz olduk. İslam’ın imajına dönük bu düzeyde bir kirlilik de ancak Müslümanlar eliyle yapılabilirdi, çok yazık..

 

Allah’ın dininin bekçiliğini yapmak bana düşmez elbette. Ben sadece bir Müslüman olarak zulmünüzle mücadele etmek ve ikaz etmekle sorumluyum.

 

Sözüm yönetici ve yönetilen konumunda olan bütün Müslümanlaradır; Küçük dünyevi menfaatleriniz için firavuni bir yöntemde ısrar etmek, Firavun’un ve yandaşlarının sonuna da talip olmaktır.

 

Wesselam..

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.