21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Kemalizm bitti, Elveda Avrupa!

Kemalizm bitti, Elveda Avrupa!

Türkiye’de siyasete ancak 1950’lerden itibaren alternatif siyasal partiler aracılığıyla müdahil olma şansı elde etmiş Müslümanların (siz buna İslamcılar, muhafazakârlar, mütedeyyinler, mürteciler vs. ne derseniz deyin) batılılaşma tarihi, bu topraklara Batıcılığı totalitarizm olarak tercüme eden alafranga aşığı Batıcı kliğin tahakkümünü kırma ümidinin tarihidir. Kemalizm’in baskıcı, totaliter ve toplumsal kültürü dönüştürmek üzere seferber ettiği modernleş(tir)me pratiği, Müslümanların ondan kurtulmak adına yeni bir arayışa girmelerine vesile olmuştur. Kemalizm’den kurtuluş 50’li yıllardan sonra yeni bir siyasal parti ile kısmen mümkün olmuş olsa da 60’ta yaşanan darbe bunun öyle kolay olamayacağını, her zaman perdenin arkasında başka bir iktidarın daha güçlü bir şekilde halk aleyhine müdahaleler yapmak üzere beklediğini göstermiştir.

 
70’li yıllardan sonra özellikle İslamcılığın ikinci cereyanından etkilenen Türkiyeli Müslüman çoğunluk İslam’ın da bir siyasal mücadele biçimi olabileceğini; Mısır, Pakistan, İran gibi ülkelerden tercüme edilen kitap ve fikirlerle dönüşen muhalefet biçimini benimsemeye başladığı ölçüde inanmıştır. Bu vesileyle özellikle 80’den sonra batıya ve yerel totaliter hegemonyaya karşı muhalefetin adı İslamcılık olmuştur. İslamcılığın temel karakteri olan Batı karşıtı duruş yeni bin yıla kadar devam etmiş, fakat 28 Şubat darbesi ve ardından İslamcı kitlelerin liberal bir siyaset çerçevesinde gerçekleştirilen “pasif devrim”le iktidarın yedeğine alınması, Batı’ya olan muhalif duruşta önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bu dönemde totaliter bir yönetim biçimi olan “yerli Batıcılık’’tan kurtuluşun adı, yerli olmayan bir Batıcılık olarak Avrupa Birliği müzakereleri olmuştur. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de ana akım İslamcı kitle, ithal modernliğin (Ergün Yıldırım’a göre ‘Hayali Modernlik’in) tahakkümünden kurtuluşu, yüzünü Batıya dönerek asıl Batılılaşmanın kendisinde bulmayı ümit etmiştir. 
 
(Her ne kadar AB’yle ilişkilerin tarihi 1959’da başlamış olsa da) AKP ile birlikte yerli Batıcı tahakkümden kurtuluşu asıl Batıda bulan Müslümanlar AKP’nin önderliğinde Batı ile ilişki halini AB müzakereleri çerçevesinde ileri bir aşamaya taşımıştır. Yüzünü Batı’ya döndüğü ölçüde yerel Batılı hegemonyadan kurtulacağına inanan AKP, özellikle iktidarının ilk dönemlerinde Avrupa Birliği’nin kapılarını epey zorlamıştır. Bu süreçte üye olabilme koşulları için demokratik iyileştirmeler için önemli gelişmeler kaydedilmiş ve sonuçta AB’ye girilmeden yerli totalitarizmden kurtuluş imkânı muhayyel olmaktan çıkıp gerçek bir hüviyet kazanmaya başlamıştır. 
 
İktidarının ilerleyen dönemlerinde özellikle 2009’dan sonra“yerli Batıcılığın” gizli fakat devlet biçimi olan Ergenekon ile hesaplaşmaya başlayan ve perde arkasındaki iktidarı düşüren AKP, iktidarını sağlamlaştırdıkça Batı’ya mecbur olmadığına inanmaya başlamıştır. Bu inanç özellikle 2012’nin 29 Ekim kutlamalarıyla yani Cumhuriyet tarihi boyunca kendisini bu devletin asıl sahibi olarak gören “İthal Batıcı” kesimin ilk defa polisle karşı karşıya gelmesiyle birlikte daha bir perçinlenmiştir. Artık muktedir/iktidar ayrımının ortadan kalktığı görülünce, umudu batıda görmeyi gerektiren/zorlayan bir yerel ‘karşı iktidar’ kalmadığı için “Batı’ya mecbur değiliz” düşüncesi hâkim olmaya başlandı. Elbette bu düşüncenin hâkim olmasının bir diğer sebebi, iktidarın artık yeterince demokratik ve gelişmiş bir ülkeyi yönettiği yönünde abartılı bir özgüvene sahip olmasıdır. Dolayısıyla AB artık kurtuluş ümidi olmaktan çıkmıştır. Bu süreçte Dışişleri Bakanı eliyle karakteri Yeni Osmanlıcı olan bir dış politika yürütülmeye başlanmıştır. Böylece yeni bir Osmanlı politikasını büyüyen yeni Türkiye’nin “öze dönüş” siyaseti olarak görmeye başlayan hükümet, Osmanlı’dan ayrılmış olan toprakların yüzyıl sonraki temsilcisi hüviyetiyle bölgesel problemleri kendi sorunu olarak gören “aşırı özgüven” yüklü bir politika sürdürmeye başlamıştır. Kendi problemlerini çözmekte gecikmiş olan bu politikanın bölgesel problemleri çözmeye girişmesi elbette iç ve dış politika resminin kontrast bir karaktere bürünmesine sebebiyet vermiştir. Bu iç-dış politika dengesizliğinin ilerleyen dönemlerde nasıl bir yol izleyeceği ise iç politikanın (barış görüşmelerinin) nasıl bir biçimde yürütüleceğine bağlıdır.
 
Sonuç olarak, özellikle son yıllarda AB dışı arayışlara yönelen AKP’nin, Şanghay Beşlisi örneğinde olduğu gibi Batı’ya “bizi AB’ye almazsanız biz de yeni-güçlü Türkiye olarak alternatif birliklere yöneliriz” biçiminde mesajlar göndermesinin sebebini, (yerli Batıcı tahakküm artık bitmiş olduğundan) Batı’nın kurtuluş ümidi olmaktan çıkmış olmasına bağlamak gerekir. Bu sebeple Kemalizm’den kurtuluşun imkânı olarak görülen AB, Kemalist tahakküm ortadan kalktığından, “Yeni Osmanlıcı” söylemlerde ya da Şanghay Beşlisi “tehdit”lerinde görüldüğü gibi artık “olmazsa olmaz” olmaktan çıkmıştır.
 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.