23 Temmuz 2018, Pazartesi

Üst Menu

Kürt Halkına ve Kürt Aydınlarına Mektubumdur

Kürt Halkına ve Kürt Aydınlarına Mektubumdur

"Ne  var idi ise, olacak odur ve ne yapıldı ise, yapılacak odur ve güneş altında yeni bir  şey yok." Eski ahit: vaiz Bap 9

 

2002 yılında Paris'e göçtüm…

 

En zoru dilsizlikti; kırk yıl yatırımını entelektüel birikimine yapan  ben için…

 

Kağıt yok, çalışma hakkı yok, formasyon hakkı yok.

 

Oturduğum semtin belediyesinin verdiği dil kursuna katılmak tek seçeneğimdi.

 

Pazartesi ve perşembe akşamları iki saatlik bu kursa yazıldım…

 

Sınıfta her ülkeden insanlar vardı.

 

Hayatın garip bir cilvesi ilk Fransızca öğretmenim Ermeni asıllı, ailesi Bursa’nın Çengeltası  köyünden bir insandı; madam Sarkisyan.

 

İlk kitabımda yer alan "Nedir Diaspora?" başlıklı yazımın kaynağı olan röportajımı yaptığım kişidir…

 

Bu kursta Türkiyeli- Kürd asıllı insanlar da vardı.

 

Zohre bunlardan biri idi…

 

Bir akşam kurs bitiminden sonra  otobüs durağında  beklerken Zohre’ydi ilk konuşan.

 

Fransızca, öğrenmesi çok zor olan bir dil olduğundan sıkıntılıydı.

 

‘’Ne işimiz var burada? Neden bu dili öğrenmek zorundayız ki?’’ Dedi.

 

Kırk yasından sonra gurbette yaşamak zorunda kalan ben, aynı sancıları çeken ben, kendini yaşamının sıfır noktasında; geçmişsiz, şarkısız, türküsüz, şiirsiz eksik hisseden, anladığı dili duymaya hasretleri yaşayan ben; üzüntüyle:

 

—Haklısın Zohre, neden buradayız biz?

 

‘’Büyükleriniz daha akıllı olsaydı bugün ne sen buradaydın ne de ben… ‘’ deyiverdim.

 

—Büyüklerimize toprak sözü vermişler… Ama sözlerini tutmadılar… Din kardeşiyiz diye kandırmışlar.

 

Dedi ihanete uğramışların hayal kırıklığıyla.

 

—Bak Zohre; sen ve ben şu kurs sırasında tanıştık, bir kahve içmişliğimiz bile yok değil mi?

 

—Evet yok.

 

—Paraya da ihtiyacımız var değil mi?

 

—Evet.

 

—Biliyor musun  önüme milyar serseler, bir kahve içmişliğim bile olmayan seni öldüremem ben.

 

Değil ki asırlarca komşuluk edip, ekmeğini yediğim insanları…

 

İkimiz de acılarımızın utancındaydık o an…

 

—Ben zaten utanıyorum.

 

Dediğinde, susmaktı payıma düşen.

 

 ...

 

Son haftalarda memleketimdeki manzaralar o kadar yüz yıl önce yaşananlara benzer ki ürkerim bu barıştan, korkarım halklar için…

 

Yine gizlide verilen sözler var, yine doğal insan haklarına olan taleplere "Tamam" deme halleri var.

 

Yüz yıl önce çekilmiş bir fotoğraf vardır zihnimde hepinizin bildiği. Hani; meşrutiyetin ilanından sonra her dilde özgürlük sloganlarının taşındığı pankartlarla yürüyen Beyoğlu’ndaki kalabalığın umut dolu, sevinç dolu fotoğrafı var ya…

 

Taşnak Partisi'nin seçimlere birlikte girecek kadar güvendiği  İttihat ve Terakki'nin ihanetini, Taşnaklara attığı dost kazığını hatırlarım. Taşnaklar'ın uzağı görememe handikaplarının faturasını Ermeni halkı ödedi Ne yazık ki. Yüz yıldır; hala yedikleri bu dost(!) kazığının travmasını yaşamaktalar ki yaşananlara bir faydası yoktur gayri. Olan olmuştur...

 

Yukarıda alıntıladığım  sözlerinde Vaiz haklıysa diye korkarım…

 

Ya gerçekten "Güneşin altında yeni bir şey yoksa."

 

Sahnedeki oyun hep aynıysa ve sadece oyuncular değişiyorsa?

 

Ermenilerden sonra sıra Kürd halkındaysa?

 

Ya onların da liderleri Taşnak Partisi liderleri gibi yanılıyorsa?

 

Liderlerinin yanlış kararlarının bedellerini yine halk ödeyecek diye korkarım…

 

"1915 Ermeniler, 2015 Kürtler, 2115 Türkler mi?"* baslıklı yazımda sorduğum sorularda dolanır zihnim, yanılmayı her şeyden çok isteyerek.

 

Kürd aydınlarının omuzlarında taşıdıkları sorumluluğun büyüklüğünü bu bağlamda değerlendirdiklerini umuyorum...

 

Ekonomik, sosyolojik, lojistik, jeopolitik, uluslar arası emperyalist çıkarların  literatürüne dair kitabî sözler etmeyi çok  da anlamlı bulmam çünkü bilirim ki Enver ve Talat paşalar, Hitler gibi liderler tek baslarına bırakılsalar, bu büyük insanlık ayıplarını işleyemezlerdi. Lideri oldukları  toplumu oluşturan bireylerin her birinin sorumluluğunu unutarak, trajedilerle biten sonuçları doğuran nedenleri incelemek, en önemli  noktayı göz ardı etmek olacaktır.

 

Bireyin kişiliğinde düğümlenir ya da çözülür tüm sorunları insanlığın.

 

Dini duyguları, kıskançlık, intikam, nefret duyguları başrolü oynar bu suça ortak olan bireyin her eyleminde.

 

Neden birileri saklarken komşusunu,  bir diğeri öldürür?

 

Neden; vicdan kimi yüreklerde hüküm sürerken, kimi yüreklerde kayıp ilanlarıyla aranır olur?

 

Bana göre cevaplanması  gereken soru ve sağaltılması için çareler aranması gereken bu  olmalıdır…

 

Kürd aydınlarına mektubumdur diye baslık attım çünkü yıllardır  kendilerine sormayı istediğim tek bir sorum var.

 

Samimiyetle cevaplamaları gereken önemli bir sorudur bu:

 

Şayet Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkenceler olmasaydı, koruculuk denen ihanet olmasaydı, faili meçhuller yaşanmasaydı, boşaltılan binlerce köy olmasaydı, dilinizi konuşup, çocuklarınıza Kürtçe adlar verebilseydiniz  ve vaat edilen topraklar, Ermeni kıyımından sonra din kardeşleriniz tarafından size verilseydi, bu gün yine de özür diler miydiniz komşularınızdan?

 

Komşularınızdan diler miydiniz bu özrü, suç ortaklığınız için ?

 

Yoksa susup, inkarda da suç ortaklığına devam mı ederdiniz?

 

Yüz yıl önce Kürd halkına vaat edilen Batı Ermenistan’ı elde etmiş olsaydınız,  Ermeni halkının yaşadığı acıları hissederek, ta yüreğinizde duyacak  mıydınız?

 

Bu sorunun cevabında gizlidir insan olmanın onurlu duruşu ya da utancı…

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları