21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Kürt Hareketinde Cinsiyet İlişkileri

Kürt Hareketinde Cinsiyet İlişkileri

“Kaldır başını sevgilim…
Arkadaşlar ateş etmek istiyor!...”

[Yılmaz Erdoğan / Hüzünbaz Sevişmeler]

Nilüfer Göle, Melez Desenler adlı kitabında kadın erkek ilişkilerinin siyasal radikal hareketlerde yerini “yoldaşlık” ilişkisine bıraktığını ifade eder: “İronik bir biçimde İslamcılığın ve solculuğun erkek aktörleri kendilerini siyasal olarak cinsiyetlerine ilişkin kimliklerini bastırma ve kadın-erkek toplumsallaşmasını sadece kız kardeşlik, annelik ve yoldaşlığın kabul edilmiş sınırları içinde hoş gören cemaatsel ahlakın baskın değerlerini yeniden üretme yoluyla güçlendirirler.” (1)

Türkiye’de legal olsun illegal olsun, sol parti veya İslamcı hareket ve cemaatlerde olsun, kadın erkek ilişkileri çoğu zaman “yoldaşlık”-“bacılık-abilik” sınırını aşmayacak biçimde şekillenmiştir. İslami oluşumlar için dini duyarlılıklarla açıklanabilecek bu durum, sol örgütler için kültürel referanslarla açıklanabilir.

“Biz ancak devrime aşık oluruz!”

Türkiye’de sol hareketlerde, özellikle radikal/silahlı fraksiyonlarda kadın-erkek ilişkileri çoğu zaman “olmaması gereken burjuva alışkanlıkları” veya “mücadeleden düşüren ilişkiler” olarak görülmüştür.

Kürt hareketinde 80’li yılların başında kadın sorunu daha çok Marksist bir söylemle kadınların “sistem içindeki kölece bağımlılığından” kurtarılması olarak görülüyordu. Fakat 86 ve sonrası itibariyle kadınların örgüt içindeki sayısının artmasına paralel olarak, “kadın sorunu” hareket içerisinde en çok konuşulan, tartışılan mesele haline geldi. (2)

Kadın ve erkeklerin örgüt içerisinde ortak bir kamusal alanı paylaşmaya başlamaları aşk ve cinsellik meselelerinin de yoğun bir şekilde tartışılmasına sebebiyet vermiştir. “Ateşle barut yan yana durmaz” sözüne inanılan bir kültürden kopup gelen kadın ve erkeklerin aynı ortamda bulunabilmeleri için bunun belirli kurallarla sınırlanması gerekmekteydi.  Örgütte kadın sayısının belirgin olarak artmaya başlamasıyla birlikte örgüt içinde kadın ve erkek militanlar arasında muhtemel cinsel ilişkiler veya duygusal yakınlaşmalar katı kurallarla sınırlanmaya başlanmıştı. Zira artık örgütte bir kadın ve erkek en fazla yoldaş olabilmektedir. Ötesi dışlanmaya hatta infaza sebep olmaktadır. Bu durum kadınların ancak ‘cinsiyetsizleştirildikleri’ ölçüde kamusal alanda eşit olarak var olabildiklerinin göstergesidir. Handan Çağlayan’ın kullandığı anlamıyla cinsiyetsizleşme; sosyal hareket alanı son derece kısıtlı olan kadınların ataerkil engellere takılmadan evin ve dar akrabalık ilişkilerinin dışına çıkmalarına ve yeni sosyal deneyimler yaşamalarına olanak sunan mekanizmadır. (3) Bu mekanizmanın söz konusu olduğu örgütte, örneğin kadın ve erkek ilişkileri, iki cinsiyetin de cinsiyetlerine dair cinselliklerinin üzerini örtmelerinin gerektirmektedir. Bu örtü kaldırıldığında, diğer bir ifade ile aşk ve cinsellik söz konusu olduğunda sonu infaza kadar giden bir “özeleştiri” mekanizması devreye girmektedir.

“Kaldır Başını Ciğerim!”

Cinsel birliktelik veya aşk yaşadıkları gerekçesiyle kadın ve erkek militanların infazlarını konu alan çok fazla söylenti mevcut. Bunların dışında çeşitli kitaplara, denemelere konu olanlar da var. Bunlardan biri Yılmaz Erdoğan’ın Hüzünbaz Sevişmeler isimli kitabındaki “Kaldır Başını Ciğerim” (4) adlı denemedir. Erdoğan burada örgüt içerisinde 90’lı yıllarda cinsel birliktelik yaşamış çiftin aşklarını anlatıyor. Birliktelikleri deşifre olmuş bu çift, gelişigüzel kurulmuş bir ‘mahkeme’ önünde ‘özeleştirileri’ alındıktan sonra infaz edilmektedir.

Bölgenin dini ve feodal yapısını da göz önünde bulundurulduğunda PKK’nin Batıdaki (Avrupa) diğer muadillerine oranla ataerkil yapı tarafından aşk ve cinsellik meselelerinde daha sıkı bir kontrol mekanizmasıyla yaklaştığını söylemek mümkündür. Örneğin 78 kuşağında aktif bir gençlik hareketi olan ve Baader – Mehinhof adıyla bilinen grubun Almanya’daki direnişini anlatan Der Baader Mehinhof Complex isimli filmde, bu grubun erkek ve kadın militanlarının aşk ve cinselliği herhangi bir müdahale olmadan yaşadıklarına şahit olmaktayız. Filmde gördüğümüz herhangi bir sınırlamaya ve sorgulamaya maruz kalmayan aşk ve cinsel birlikteliklerin, aşk infazlarının yaşandığı PKK örgütü için oldukça yabancı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi olarak bu iki hareketin içerisinden çıktığı toplumların inanç ve geleneklerini gösterebiliriz. PKK, her ne kadar sıkça tekrarlandığı gibi “Leninist-Marksist” bir örgüt olarak kurulmuş olsa da, içerisinden çıktığı toplumun kültürel ve geleneksel değerleriyle yoğrulmuş bir örgüt olduğundan birçok konuda Batı’daki muadillerinden farklı bir anlayışa sahiptir. Elbette örgüt içerisindeki kadın-erkek ilişkisi toplumun değerleri dikkate alınmadan, örneğin Batı’daki Baader çetesi gibi bir ilişki biçimiyle kurulmuş olsaydı, PKK toplumsal taban bulamayacak ve varlığını sürdüremeyecekti.

Üniversite Öğrencilerinde Cinsiyet İlişkileri

Kadın-erkek ilişkilerine getirilen katı sınırlama ve cezalar sadece PKK’nin dağ kadrosunda görülmez. PKK’nin toplumsal tabanını oluşturan PKK sempatizanı üniversite gençliğinde de kadın erkek ilişkilerinin sınırı “yoldaşlık” ilişkisinden öteye geçmeyecek biçimde çizilmiştir. Türkiye’deki birçok üniversitede PKK sempatizanı olan Kürt gençleri örgütlenerek legal üniversite dernekleri etrafında faaliyet sürdürmektedir. Bu derneklerde de PKK’nin sempatizanı olan bu gençlerin, kadın erkek ilişkilerine müdahale ve sınırlamalarda PKK’den etkilendiği görülmektedir. Yoldaşlık ilişkisini aşan her ilişki “yoz ilişki” olarak görülmekte ve bu hatayı yapanların, kurulan mahkemece “özeleştirisi” alınmaktadır. Örneğin 2008 yılında gösterime giren ve Kürt gençlerinin İstanbul’da büyük bir üniversitede yaşadıkları politik deneyimleri anlatan Bahoz filminde de seyirciler, kadın-erkek ilişkilerinin katı kurallarla sınırlandırıldığına şahit olmaktadır. Filmde de, örgütte olduğu gibi, aşk yaşayan üniversite öğrencisi çift ‘özeleştirileri’ alınmakta ve hareket tarafından dışlanmaktadır.

Yeri gelmişken şuna da değinmekte fayda var. Elbette politik Kürt üniversite öğrencileri de (dernek) dışında aşk ilişkileri yaşamaktadır. Fakat politik Kürt öğrenciler, çoğu zaman “Kürt etnik kimliği”ni bir aile olarak gördükleri için üniversitedeki Kürt kadınlarını ya “kardeş” olarak görürler ya da onlarla birlikteliği sonu evliliğe varacak ciddi bir ilişki çerçevesinde düşünürler. Aynı hassasiyet çoğu zaman (elbette bu genel geçer bir kaide değildir) üniversitedeki Türk kadınları için gösterilmez.

“Cinsiyetsiz” Örgütler

Türkiye solu da kadın erkek ilişkileri bağlamında Batı toplumları kadar “geniş mezhepli” değildir. Özellikle yeraltına inmiş radikal silahlı örgütler başta olmak üzere, Türkiye solunun örgütlü çoğunluğunda da kadın erkek ilişkileri “mücadeleden düşüren” olarak görülmektedir. İster İslamcı örgütler olsun, ister seküler sol hareketler olsun tüm radikal örgütlerde kadın erkek ilişkileri belirli bir katı sınırlamaya tabi tutulmaktadır. Bunun asıl sebebi kitleselleşmek isteyen tüm radikal örgütlerin içerisinden çıktıkları toplumun değerleriyle inşa edilmenin gerekliliğine inanıyor olmasıdır.

Öte taraftan dindar bir tabandan beslenen bir örgütün kadın erkek ilişkilerini dini olmazsa da kültürel olarak dayandığı topluma referansla sınırlamak zorundadır. Aksi takdirde söz gelimi kızları örgüte katılan Kürt babaların ellerinde silahla namus temizlemek için PKK ile mücadele ettiğine şahit olunurdu. PKK, toplumsal tabanında hiçbir zaman gayrimeşru kadın erkek ilişkilerinin söz konusu olduğu bir örgüt olarak görülmemiştir. Örgüte katılan kadınlar, aileleri tarafından “büyük aile” (5) yani “ülke için savaşanlar” olarak görülmektedir. Diğer bir ifadeyle kadın “küçük aile” dışına “büyük aile” (Kürt kimliği) adına mücadele etmek için çıkmıştır. Hal böyle olunca, kızları ülkesi-kimliği için savaşan aileler açısından kadın “düşüren” olmaktan çok “kurtaran” bir sıfatla anılmaktadır. Çoğu aile için kızlarının örgüte katılmış olması gurur kaynağı olmuştur(6). Peki günlük hayatta kadın ve erkeğin yalnızken yan yana olmasının bile olumsuz karşılandığı bir toplumda, kadınların ve erkeklerin sürekli bir arada olduğu bir örgüt nasıl benimsenebiliyor? Aileler bu durumu nasıl kabul edebiliyorlar? Aslında yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi, örgütteki kadın erkek ilişkilerinin katı kurallarla sınırlanması, ailelerde kızlarının “namusu” ile ilgili herhangi bir şüpheye yer bırakmamaktadır. Handan Çağlayan’a göre bu güvenin asıl sebebi, “kutsal dava” kurgusu ve dağdaki kadın-erkek ilişkilerinin “cinsiyetsizleştirilmesidir”. Zira ailelerin anlatımında dağa çıkanlar “bacı-kardeş”tirler: “Orada abdestli de olsan abdest bozulmuyor, çünkü hepsi kardeştir.”(7).

“Örgüt namus için savaşıyor!”

Aileler açısından kızlarının bu şekilde gitmeleri, bu konuda hassas olan bir örgüte katılmaları namus açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Aksine bunun namus için, vatanın namusu için yapılan bir şey olduğu düşünülmektedir. PKK’li ailelere göre örgüt vatan savunması yapmaktadır ve vatan savunması da bir tür “namus için mücadele”dir. Örneğin aileler için kadının kocaya kaçması “şerefsizlik”, dağa çıkması bir tür “şeref” olabilmektedir(8):

“…mesela mahallede kız kaçtı aileler utanıyorlar, insan arasına çıkamıyorlar. Fakat dağa gittiği zaman kendi davaları için çıkmışlar diyorlar. Yani kimse demez ki efendim bu şerefsizlik ya şöyle. Herkes diyor, kendi davaları için.”

“Vallah bir kız kaçtığında, kimse yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyor. Diyorlar ‘bizi rezil etti’. Ama böyle gittiğinde insanlara şeref oluyor.”

Örgütteki kadın-erkek ilişkilerinin Türk medya organlarınca “gayrimeşru ilişkiler” şeklinde sunulması, “örgüt mağaralarında kondom, doğum kontrol hapları bulundu” gibi haberlerin sık yapılması, kızı örgüte katılmış ailelerde derin bir kin ve nefretle karşılanmaktadır. Örgüte karşı medyanın kadın bedeni ve cinsellik üzerinden yürüttüğü bu psikolojik-ideolojik savaş, beklendiği gibi kızı dağda olan aileler tarafından pek itibar görmüyor. Aileler bu tür haberler karşısına örgütün mücadelesinin haklılığına bir kez daha kanaat getirmektedir. Nitekim kızı dağda olan aileler için aile namusunun Türk medyasınca dezenformatif haberlerle kirletildiği düşüncesi, devlete ve onun dilini kullanan medyaya karşı örgütün mücadelesinin aynı zamanda bir namus mücadelesi olduğu fikrini doğurmaktadır. Bu da, PKK’li ailelerin PKK’ye olan bağlılıklarını kuvvetlendirmekten ve bu ailelerin devlete ve medyaya karşı nefretle bilenmelerinden başka bir işe yaramamaktadır.   

twitter.com/ysfekinci

Kaynaklar

(1) Nilüfer Göle, (2008), “Melez Desenler”, Metis Yayınları, Sf: 147-148

(2) Handan Çağlayan, (2010), “Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar”, İletişim Yayınları, sf.98

(3) Çağlayan, a.g.e. 199

(4) Yılmaz Erdoğan, “Kaldır Başını Ciğerim” http://yalnizligaserenat.blogcu.com/kaldir-basini-cigerim/1721157

(5) Çağlayan, a.g.e. 194 

(6) Çağlayan, a.g.e. 195

(7) Çağlayan, a.g.e. 196

(8) Çağlayan, a.g.e. 197

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.