21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

“Kürt kadını” varlığını Öcalan’a mı borçlu?

“Kürt kadını” varlığını Öcalan’a mı borçlu?

BDP Diyarbakır milletvekili Nursel Aydoğan geçtiğimiz 25 Kasım’da Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü kapsamında katıldığı bir etkinlikte Öcalan için şunları söylemişti: "Çözüm için biz kadınlar, Kürt kadınları; bizi yaratan, bizi bugünlere getiren, bizi özgürleştiren sayın Öcalan'ın özgürlüğünü talep ediyoruz."  Emine Ayna da geçtiğimiz 8 Mart’ta benzer ifadeleri kullanmıştı: “Kürt kadınının son 30 yılda yaşadığı değişim… Öcalan olmadan mümkün olmazdı. Bu anlamda Kürt kadınları için Öcalan sadece bir ulusal önder değildir, kimlik mücadelemizde, dünyadaki hiçbir kadın hareketine nasip olmayan çok büyük bir şanstır. Kürt kadını için cins mücadelesinde varlık yokluk nedenidir.”

Bu söylemlerin de gösterdiği gibi Kürt hareketinde “Kürt kadınının” özgürleşmesi söylemlerinin ana eksenini, “bu özgürleşmenin asıl sağlayıcısı” olduğu düşünülen PKK ve özellikle Öcalan oluşturmaktadır. Kürt siyasal söyleminde kadın, önceden “düşürülmüş” bir konumda iken Öcalan’ın önderliğindeki PKK ile birlikte feodal ve ataerkil prangalardan kurtularak “özgürleşmiştir”.

Elbette “özgürlük” kavramı başlı başına tartışılır bir kavram. Fakat burada “özgürlük” kavramını tartışmayı ve modern çağın kadını nasıl bir meta olarak kullandığı düşüncesini bir kenara bırakmayı göze alarak, aslında “Kürt kadınının” dar bir özel alandaki ataerkil gelenekten kurtularak varlığını daha geniş bir kamusal alandaki lidere adadığını ve yeni bir ataerkil egemenliği kendi elleriyle inşa ettiğini ele almaya çalışacağım.

Siyasallaşan “Kürt kadını”

Kürt hareketinin silahlı mücadelesini besleyen süreçlerin yaşandığı 80’li yıllar itibariyle Kürt bölgelerinde dağa çıkanların sayısında önemli bir artış yaşandı. 80 Öncesinde Ulusal düzeydeki sol örgütler içerisinde faaliyet sürdüren politik Kürt gençleri, 80’den sonra kendi çizdikleri yolda silahlı etnik bir harekete dönüştüler ve 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların da etkisiyle hareket büyüyerek devletle çatışan etkin bir güç haline geldi. Silahlı mücadelenin sürdüğü ‘80’ ve ‘90’lı yıllar boyunca yaşanan çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısındaki artışla birlikte, silahlı mücadele bölgede acılı ailelerin politize olmasına zemin hazırladı. Bununla birlikte 90’lı yıllarda yaşanan zorunlu göç olgusu, köy yakılması olayları ve faili meçhul cinayetler bölge halkının politizasyonu silahlı mücadele lehine hızlandırdı.

Bölgede yaşayan “Kürt kadınlarının” (anne, eş ya da kız kardeş olarak) -acının onları siyasallaştırmasının da etkisiyle- politize olması onları siyasal özne olarak kamusal alanlara doğru itmeye başladı. Buradan hareketle 80 sonrası Kürt hareketinin ayırt edici özelliklerinden en önemlisinin, “Kürt kadınlarını” kitlesel bir şekilde mobilize etmeyi başarabilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların meydanlarda eylemlerde, dağlarda görünür olması hareketin kadın söyleminde mücadeleye kattığı destek dolayısıyla değişikliğe gitti. Örgütün ve partinin metinlerinde ve söylemlerindeki kadın imgesi ‘80’lerde ‘düşüren kadın’ imgesi olarak yer alırken, ‘90’lardan sonra bu algı yerini ‘özgürleştiren kadın’ imgesine bıraktı.

Önceleri erkek egemen, aile ve akraba ilişkilerinin sınırlandırdığı dar bir hareket alanı içerisinde var olan kadın, siyasal olana katılımın vermiş olduğu meşruiyetle birlikte artık cinsiyet sınırları erimiş bir kamusal alana dahil olabilmiş ve “siyasal özne” haline gelebilmişti. Fakat genişleyen hareket alanının, kadınların varlığını ona borçlu olduğunu düşündüğü bir erkek liderin simgesel egemenliğiyle kuşatılmış olması, “Kürt kadınlarının” özgürleştiği düşüncesinin tekrar düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.

Evdeki Ataerki’den ‘Kamusal Ataerki’ye

Şu iki nokta göz önünde bulundurulmadan kadının özgürleşip özgürleşmediğini ya da neye boyun eğmek koşuluyla neyden vazgeçip “yeni zincirlerle” karşılaştığını anlayamayız.

Birincisi, feodal baskıdan kurtulan kadının bir sonraki adımının nereye doğru olduğu önemlidir. Kadın hareket alanının çok dar olduğu baskıcı ataerkil yapıdan kurtulmakta fakat hareket alanının daha geniş olduğu ‘lider’ egemenliğiyle malul bir siyasanın içerisine hapsedilmektedir.

İkincisi, erkek/kadın ayrımının silikleştiği kamusal alanda görünür olan kadın, bu alandaki varlığını “cinsiyetsizleşmesine” borçludur. Yani kadın ancak “cinsiyetsizleşerek” kamusal alanın ‘özgürleştirici’ hareket alanında görünür olabilmektedir.

Son olarak bu iki tespit ışığında şunu söyleyebiliriz: Kürt kadının siyasal olana katılması ona daha geniş bir hareket alanı sağlamıştır fakat bu ancak “cinsiyetsizleşmiş” bir kadın kimliğinin var olması durumunda ve ‘ulus/vatan’ siyasal söyleminin bir nesnesi olarak lider egemenliği altında olma durumunda mümkün olmaktadır. Bu özgürlük, “olmasaydın, olmazdık” diyen Kemalist kadının erkek liderin simgesel egemenliği altındaki “özgürlüğünden” daha fazlası değildir.

twitter/ysfekinci

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.