09 Aralık 2019, Pazartesi

Üst Menu

Kürt Meselesine İslami Çözüm Çalıştayı Üzerine

Kürt Meselesine İslami Çözüm Çalıştayı Üzerine

Bildiğimiz gibi birkaç gün önce Diyarbakır’da bazı STK’lar toplanıp Kürt Sorununa İslami Çözüm Çalıştayı gerçekleştirdiler. Sonucunda ise 28 maddelik bir sonuç bildirgesi yayınlandı.

 

Daha Abdullah Gül’ün ilk Cumhurbaşkanlığı döneminden beri Kürdistan’da Kürt hareketini devletin tek muhatabı olmaktan çıkarıp Kürdistan’da faaliyet gösteren İslamcı STK’ları muhatap olarak devletin karşısına çıkartmak gibi bir projenin varlığından konuya ilgi duyan herkesin haberdar olduğu biliniyor. Bu çabalar her ne kadar ilk bakışta kendiliğinden başlayan ve sorunun çözümünde inisiyatif almak isteyen sivil çabalar olarak görünse de olayın gerçekten öyle olup olmadığına bakmak gerekir. Süreci yozlaştırmak veya uluslararası gözlemci taleplerini etkisiz kılmak için, sahadaki donelerle birlikte böyle bir niyet sergilenmiş olması ihtimali var.

 

Öncelikle şu hususu tekrar hatırlamakta fayda bulmaktadır. İstanbul İslamcılığının etkisinden çıkma becerisini gösterememiş olan Kürdistan’daki İslami dernek, vakıf ve cemaatler Kürt sorunu konusunda yıllar boyunca sessiz, duyarsız, umursamaz kalmışlardır. Mazlumiyet veya hak talepleri hemen hemen hiçbir zaman yüksek sesle dile getirilmemiştir. Aksine bu alanda faaliyet yürüten Kürt hareketi “solcu, baskıcı, komünist, dinsiz, terörist, seküler ve İslam düşmanı” gibi yaftalarla karalanmaya, itibarsızlaştırılmaya, düşman gösterilmeye çalışılmıştır. Sorun iktidar tarafından dillendirildikten sonra, Kürdistan meselesi yavaş yavaş bu yapıların gündemine girmeye de başlamıştır. Ancak bu sefer de Kürt Sorununa İslami çözüm adı altında bir söylem geliştirilerek, gelinen nokta yok sayılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar ilk bakışta, sorumluluk perspektifinde olması gereken bir yaklaşım gibi görünse de işin esası irdelenmeye başlandığı zaman olayın böyle olmadığını anlamak hiç de zor değildir. Bunun için öncelikle Kürt sorununa İslami çözüm kavramı üzerinde durmak gerekmektedir.

 

Kürt Meselesine İslami Çözüm söylemi…

 

Kürt sorunu olarak nitelendirilen sorunun esasında bir Türk Devleti sorunu, esas itibarıyla da Kürdistan’ın ırkçı güçlerce işgali sorunu olduğuna sadece bir cümle ile değinerek bu konuyu geçmek faydalı olacaktır.

 

Konuyu irdelerken İslami literatürde tartışılmakta olan hukukun (şeriatın) beşeri mi ilahi mi olduğu ya da hukukun evrensel mi tarihsel mi olduğu tartışmasından yola çıkmak gerekir. Tabi bu konuyu irdelemek böyle bir yazının asıl konusu değildir ve bu zemine savrulmak asli sorunu gölgeleyecektir. Ancak burada hukukun yani şeriatın evrensel değil tarihsel bir olgu olduğunu, modernist Müslümanların tartışma masasına yatırdıklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz. Yakın zamanlarda örnek kabilinden Fazlurrahman ve Abdulkerim Suruş’tan söz edebiliriz. Türkiye’de ise İhsan Eliaçık, Edip Yüksel, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ekolü ve ismi çok duyulmamış çok sayıda Müslüman ilim adamından söz etmek mümkündür. Ayrıca bu tür bir yaklaşımın özellikle tabiri caiz ise mürekkep yalamış kesimler içinde hızla yayıldığını da söyleyebiliriz.

 

Bu durumda beşeri sorunların çözümünün yine beşeri ve akılcı yöntemlerle çözülebileceğini de kabul etmek gerekmektedir. Bu bağlamda Kürt Meselesinin ya da geldiğimiz nokta itibarıyla Kürdistan sorununun beşeri bir sorun olduğunu, beşeri sorunların ise yine beşeri ve akılcı yöntemlerle çözülmesi gerektiğini belirtmek gerekecektir. Bu çözümleme, hak taleplerin çeşitli yöntemlerin, bahanelerin, tevillerin ve hurafelerin arkasına gizlenmesini engelleyecektir.

 

Sorunun böyle bir çözümünün de olabileceğini hesaba katarak, Sadrazam Said Halim Paşa üretimi klasik İslamcı söylemi dillendiren hakim muhafazakar yaklaşımın, aynı zamanda geleneksel Sünni yaklaşıma sahip olduğunun da farkında olmak, zihinsel yalpalanmaları engelleyecektir. Kürt sorununa İslami çözüm söylemini ise geçmişte genelin zihnini sulandıran klasik Sünni söylem üzerinden kısaca değerlendirmeye çalışalım.

 

“Soruna İslami çözüm” söyleminin ana temasını hiç şüphesiz ümmet söylemi oluşturmaktadır. Tabi burada ümmet kavramına da farklı yaklaşımların, yorumların, açıklamaların olduğunu bir cümle ile açıklamak icap etmektedir. (Kuran’da da geleneğin anladığı şekilde ümmet zikredilmektedir) her peygamberin ayrı bir ümmeti bulunmaktadır. Ümmet kavramı, kendi dillerinde gelen peygamberlerin hitap ettiği kitleyi ifade etmektedir. Bu kitlenin içinde inananlar olduğu gibi inanmayanlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla ümmet olgusu yaşayan peygamberler için birer vakıadır. Peygamberlerin ölümüyle birlikte ortada ümmet de kalmayacaktır. Dolayısıyla ümmet kavramının da sonradan anlamlandırılmış siyasi bir kavram olduğunu kabul etmekte fayda vardır. Özellikle Osmanlı döneminde bir kurtuluş reçetesi olarak formüle edildiği üzerinde derin tartışmalar var.

 

Kaldı ki ümmetçiliğin Türkiye, İran ve Arap devletleri tarafından algılanış biçimi de tamamen mevcut devletleri koruma üzerine kurgulandığı ve bu şekilde “kullanıldığı” da vakıadır. Örneğin ümmetçilik adına Kürdistan’a karşı çıkılmakta ve kurulacak bir Kürdistan’ın ümmeti parçalayacağı ileri sürülmektedir. Ancak bu söylenirken yaklaşık 20 parçaya bölünmüş Arap devletlerinin neden ümmeti bölmediği üzerinde durulmamakta, sadece Kürtler söz konusu olduğunda ümmet ve ümmetçilik akıllara gelmektedir. Bu şekilde dillendirilen ümmet söyleminin sadece Kürdistan’ı engelleme işine yaradığını belirtmek uçuk bir söylem olmayacaktır.

 

İslami çözüm ile beşeri çözüm farkı?

 

Bir an için sorunun İslami kurallara göre çözülmesini kabul etmiş olalım. Ancak bu noktada da karşımıza çok önemli bir problem çıkacaktır. Hangi İslami anlayışa göre sorunu çözmek gerekmektedir. Bilindiği gibi her hizip kendisini ‘fırkayı Naciye’ olarak tarif etmektedir. Müslümanlar son derece farklı ve bir o kadar da zıt İslami anlayışlara sahip bulunmaktadırlar. Örneğin milliyetçi kesimler Müslüman’dır. Hiç kimse örneğin MHP’lilerin Müslüman olmadığını iddia edemez. Hakeza Büyük Birlik Partisi ve BTP için de aynı şey söylenebilir/söylenmelidir. Hakim yaklaşım bunları tekfir etmemektedir. Biz de bütün bu kesimlerin Müslüman olduğunu tereddütsüz bir şekilde kabul etmekteyiz. Bunun yanında ümmet anlayışını yukarıda belirttiğimiz ve bizim kabul etmediğimiz çerçevede algılayan kesimler de Müslüman’dır. AKP iktidarı da İslamcı gelenekten gelen kadronun başını çektiği muhafazakar bir iktidar biçimidir. Selefiler, Şia de Müslüman’dır. Bu bağlamda DAİŞ ve El Kaide gibi yapılar da bulunmaktadır.

 

Müslüman Türk milliyetçisi kesimler ile selefi yapıları uç noktalar olarak kabul etmemiz halinde, bu kez vasat olarak nitelendirebileceğimiz kesimlerin çözüm önerilerinin ne olduğuna bir göz atmak gerekecektir. Henüz ortaya belli başlı bir çözüm önerisi paketi çıkmamış olmasına rağmen çözüm olarak sunulan hususları esasında iki başlık altında toplamak mümkündür: “Kürtlerin ana dilde eğitim hakkının kabul edilmesi” ve “Kürdistan’da belli bir öz yönetim”e izin verilmesi. (iktidara paralel söylemler). Bunların dışında güncel sorunlara pratik çözüm önerileri bulunmaktadır. Peki, bu iki çözüm önerisinin beşeri olarak yani normal insanların sunduğu çözümden farkı nedir? Bu iki hususu İslami gerekçeyle kabul etmek ile beşeri gerekçelerle kabul etmek arasındaki fark nedir? Hayır, bizim çözüm önerilerimizin kaynağı İslam’dır demek ne kadar İslami’dir? Aynı sonuca beşeri yöntemlerle ulaşmak imkan dahilinde iken bunun sadece ismini değiştirmek ne anlama gelmektedir? Neden böyle bir talepte bulunulmakta ve ille “İslami çözüm” den söz edilmektedir?

 

İslami çözümü dayatmanın gerekçeleri neler olabilir? Belli bir bilinç sahibi olmayan saf insanları aldatıp, devlete kurşunasker yapılması hedefleniyor olmasın!

 

Buradaki asıl meselenin hakim Kürt siyasi hareketinin sahip olduğu ideoloji karşıtlığı olduğu aşikardır.  O zaman ideolojiye göre bir tahlil yapmak gerekecektir. Kürt hareketinin ilk kadroları solcu bir okuma yapmışlardı. İlk zamanlardaki kaba Marksist yorumu ve bunun getirdiği (artık terk edildiği yaygın kanaat olan) bazı baskıcı uygulamaları saymazsak Kürt hareketinin dine ve dindarlara uyguladığı her hangi bir baskı yoktur. Örneğin hareket içinde ya da dışında herkes ibadetlerini özgür bir biçimde yerine getirebilmektedir. Başörtüsüne karşı mevcut iktidardan daha hoş görülü olduğu da herkesçe malumdur. Hatta başörtülü aday göstermek ve seçtirmek hususunda bile İslamcı olduğu söylenen iktidardan daha samimi olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Çünkü rakamlar ortadadır. Buna rağmen sorunda çözüme gidilirken iki taraf değil masada üç taraf olmalıdır şeklindeki söylemi nasıl okumak gerekecektir?

 

Kürt sorununa İslami çözüm şeklindeki söylemin neticeleri ve sunduğu çözüm önerileri itibarıyla beşeri çözümden hiçbir farkının olmadığı ortada iken söylemin içi boş bir söylem olduğu da böylece açığa çıkmış olmaktadır. Buradaki asıl amaç, sorunu Kürtler üzerinden değil yine İslamcı olmanın bir gereği olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin istediği şekilde çözme amacından başka bir şey değildir. Yani devletin istediği şekilde ve istediği oranda bir çözüm amaçlanmaktadır. Bunun nihai amacı ise yaklaşık 40 yıldır tarihte eşine az rastlanır bir mücadele vererek sorunu bugüne getirmiş olan asıl gücü devre dışı bırakmaktır. Bu amacın artık başarılamayacağını gördükleri için de masaya üçüncü taraf olarak oturmaya çalışma gayretidir.

 

Üçüncü taraf olma iddiası gerçekçi midir?

 

Oslo süreci tecrübesiyle uluslararası bir gücün gözlemci olmasından duyulan korku böyle bir çıkışı inşa etmiş olmasın… Sorun Kürt ve Kürdistan meselesidir. Sorunun adını bu şekilde koyduktan sonra söylenebilecek tek bir şey bulunmaktadır: Kürt/Kürdistan sorununun çözümünde iki taraf bulunur. Biri Kürtler diğeri ise Türk Devletidir. Yani, barış sürece çerçevesi içerisinde yeriniz bunlardan birinin yanıdır. Peki, bu çıplak gerçeğe rağmen üçüncü taraf olmak iddiası ne kadar gerçekçi olacaktır? Masanın bir tarafında Kürt hareketi diğer tarafında ise Türkiye Cumhuriyeti devleti bulunduğuna göre üçüncü taraftan söz etmek bize saçma gibi görünse de aslında saçma olmayıp gizli/açık bir hesaba işaret etmektedir. Bu kesim Kürt tarafında yer al(a)mayacağına göre bu kesimi devletin safında kabul etmek gerekecektir.

 

Bunun açık emareleri de bulunmaktadır. Örneğin iktidarın önemli isimlerinin, sahada yaptıkları çalışma ve toplantı sürecinde çok sayıda İslamcı STK’yı bir araya getirmenin neticeleri kamuoyunda yankısını bulmaktadır. Düzenli olarak bu tür toplantılar yapılmaktadır. Hatta bu toplantıda “Kürtçeyi resmi dil olarak kabul edersek yarın öbür gün Lazlar, Araplar hatta başka halkların da böyle taleplerde bulunması mümkündür. Bu talepte bulunanlar bölücülük yapıyorlar. Dolayısıyla böyle bir talebi dillendirmemek gerekir.” şeklinde söylemlere ciddi itirazlar bile geliştirilmemektedir. Toplantıya katılan bazı İslamcı STK mensupları bu ırkçı çuvallamaya aynı toplantıda itiraz etmişlerdir. Tabi bu itirazdan sonra bir dahaki toplantıya çağrılmamışlardır. Devletin izni ve icazetiyle, yine devletin istediği ölçüde soruna sahip çıkılması ne kadar ahlakidir? Soruna duyarsızlığa rağmen, üçüncü taraf olma iddiası ne kadar toplumsal karşılığı olan bir durumdur?

 

Başka bir Ahlaki boyut…

 

Bilineceği üzere 80 darbesinden sonra Kürt hareketi ırkçı, Kemalist, zalim yapıya karşı bir isyan başlatmıştır. Başlatılan bu isyan tarihte eşine az rastlanan bir mücadele ile sürmüştür. Buna bazı örnekler vermek gerekirse;

 

1. Cezaevlerinde çekilen işkenceler. (ayrıntılarına girmeye gerek yok).

 

2. Toplu imha edilen gerillalar. Örneğin 90’lı yılların başında düz bir arazide Doğubeyazıt’tan Ağrı dağına intikal etmekte olan 200 kişilik gerilla grubu pusuya düşürülmüş ve tamamı katledilmiştir. Tendürek dağında kuşatılan 150 kişilik bir gerilla grubu, sığındıkları mağaralardan dışarıya çıkamadığı için kışı orada geçirmek zorunda kalmıştır. Bahar aylarında asker giderek 150 gerillanın tamamının açlıktan ve soğuktan ölmüş cesetlerini bulmuş ve gömmüştür. Bitlis’te 27 kişilik bir öğrenci grubu dağa çıkmak isterken takip edilmiş ve gitmeden yakalanmaları mümkün iken tamamı öldürülerek karakolun bahçesine gömülmüştür. Hala bile binlerce aile evlatlarının yaşayıp yaşamadığın dahi öğrenememektedir. Nevala Kesaban’da bedenlerinin bazı kısımları dışarıda olan onlarca cesedin çıkarılmasına bile izin verilmemiştir. Bunlar katledilen ve sayılarının 40.00 olduğu söylenen Kürt çocuklarından sadece bir kaçıdır.

 

3. 3.500 Kürt köyü bu süreçte boşaltılmış ve evleri yakılmıştır. Milyonları bulan insan iç göçe maruz bırakılmıştır.

 

4. Cezaevlerinde binlerce siyasi insan bulunmaktadır.

 

5. Gösterilerde binlerce insan darp edilmiş, sokak ortasında öldüresiye dövülmüştür, öldürülmüştür.

 

6. Türk Genel Kurmay Başkanının ifade ettiği gibi sayıları hiçbir zaman 6-7 bini geçmeyen gerillalar en az 5-6 kez toptan imha edilmeye çalışılmıştır.

 

7. Sonuçta bu hareketi bitiremeyen ve bu arada her türlü kirli işe bulaşan cunta yönetimi başarısız olunca ister istemez tasfiye olmuş ve bunun yerini İslamcı ritüelden gelen AKP iktidarı almıştır. Türkiye’yi bu zalim idareden kurtarmakta Kürt hareketinin payı küçümsenmeyecek oranda büyüktür. 

 

8. 1980’li yıllarda üç buçuk eşkıya olarak nitelendirilen bu hareketi bitiremeyeceğini anlayan iktidar daha 80’lerin sonunda Kürtçe şarkı türküleri serbest bırakarak ilk adımını atmıştır.

 

Peki, Kürt hareketi ve solcu komünist olarak nitelendirilen Kürt çocukları bu bedelleri öderken, bugün üçüncü taraf olmayı talep edenler ne yapıyordu? İçinde bulunduğumuz bu süreç boyunca verilen tek mücadele Filistin veya başörtüsü mücadelesi idi. Kürt muhafazakarları, kızlarının başlarını örterek okula gitme ve yine başlarını örterek devlet memuru olup maaş alma gayretinden başka ne tür bir gayret göstermişlerdir? Peki, Kürtlerin uğradığı bu zulmün ortadan kalkması için ne tür bir çaba içine girilmiştir? Hepimiz olayın bire bir tanığıyız. Bunun için hemen hemen hiçbir şey yapmadıkları gibi sürekli Kürt hareketinin ve dolayısıyla Kürt haklarının karşısında olmuşlardır. (istisnalar kaideyi bozmaz) Hatta belli çevreler bütün bu süreç boyunca Kemalist, faşist cunta rejimine tek kurşun bile sıkmazken, devletin safında yer alarak binlerce halk çocuğunun kanına girmiştir.

 

Son süreçte de durum bundan farklı olmamıştır. Şengal’de yüzbinleri bulan Kürt yerinden yurdundan edilirken, kadınları tecavüze uğrarken ne tür bir tepki gösterilmiştir? Kobanê düşme noktasına gelirken “düştü düşecek” diyen iktidar partisini desteklemek dışında neler yapılmıştır? Adil şahitlik, hak, hakkaniyete uyan bir duruş sergilemenin yerine, karşıtlık üzerinden koruculuk politikaları geliştirilmiştir. Bütün bunlar yapılırken Kürdistan ve Kürt halkı için kılını kıpırdatmayanlar aynı zaman dilimi içinde Filistin halkı için sokaklara dökülebilmişlerdir. Öncesinde ise Suriye ısmarlama muhalefeti için hummalı faaliyetler yürütmüş, Suriye’de akan kana iktidarla birlikte ortak olma ezikliği sergilemişlerdi.

 

AKP iktidarının sorunu dillendirmesi ve Kürt hareketi ile görüşmelere başlaması üzerine, sorunu dillendirenlerin cezai anlamda takibata uğramayacağının da açığa çıkmış olmasından sonra, zikredilen yapıların sorunu dillendirmeye çalıştığı ise hiçbir şekilde dikkatlerden kaçmamalıdır.

 

Bu söyleme karşı geliştirilen karşı söylem ise şöyle olmaktadır. Kürt sorununa bugüne kadar duyarsız ya da yetersiz kalışımız bir eksikliktir. Bugüne kadar duyarsız kalmamız bundan sonra da duyarsız kalmamızı gerektirmemektedir. Bu söylemde kısmen haklılık payı bulunduğunu da söyleyebiliriz. Ancak böyle bir durumda Kürt sorununu bugünlere getiren yapının hakkını teslim etmek gibi ahlaki ve vicdani bir sorumluluk da bulunmaktadır.

 

Peki, şimdi bu kesime sormak gerekir. O gün hiçbir şey yapılmazken bugün Kürt hareketi mensupları ve Kürt halkının ulaştığı çözüm ve müzakere sürecine ortak olmak ne kadar ahlakidir? ‘Hayır, müzakereyi onlarla değil bizimle yapın’ demek ne kadar vicdanla, inançla bağdaşır? Gelinen noktada hala Kürt İslamcıları olarak Kürt hareketinin yanında değil yine devletin safında yer almak ne kadar insani ve İslami bir duruştur?

 

Sonuç bildirgesinin madde madde değerlendirilmesi…

 

Bu kısmında ise açıklanan 28 maddelik bildirinin tek tek incelemesini/eleştirisini yapmaya çalışalım. Bu maddeleri dahi yazının genel mantığı üzerinden değerlendirmekte fayda bulunmaktadır.

 

Türk milli dindarlığının organizesi ve talebi üzerine ortaya çıkan bu kesimler, geçmişte bu soruna dair tek bir kelime söylemediklerini de unutuyorlar. Bu kesimler sorunun çözümü noktasında bugüne kadar her hangi bir çaba da sarf etmemişlerdir. Bu bağlamda sorunun muhatabı devlettir. Bu yüzden sonuç bildirgesi değerlendirilirken devlet ve devleti şu an itibarıyla yöneten AKP iktidarı göz önünde tutularak değerlendirme yapılmıştır:

 

Bildirgenin birinci maddesi aşağıdaki gibidir:

 

1-Müslüman Kürt halkı, kendisi üzerinden yürütülen çatışmanın en büyük mağdurudur. Bu nedenle Kürdistan’da yaşayan tüm insanlar bölgede çözüm ve huzur istemektedirler.

Aslında birinci madde aynı zamanda en problemli madde olmaktadır.

Bu yaklaşımı da iki kavram üzerinden değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir.

 

Birincisi şudur: Bizatihi çatışma kavramı üzerinden bir çarpıtma yapılmış olmaktadır. Oysa ortada bir çatışma yoktur. Kemalist, faşist cunta rejimine karşı bir başkaldırı ve yüzyıllardır süren inkar ve imhaya karşı bir direniş söz konusudur. Bunun adını çatışma olarak koymak statükoyu savunmak anlamına gelmektedir. Bugün ise hakların/hakkın tesliminden sonra Türkiye Cumhuriyetine karşı silahlı mücadeleyi bitirme iradesi ortaya konulmuştur. Bu hususu Öcalan şöyle ifade etmektedir. “Bir kediyi bile köşeye sıkıştırırsanız kedi kendisini savunmak için mutlaka kendisini köşeye sıkıştıranın yüzünü tırmalayacaktır.” Verilen mücadeleyi bu bakış açısıyla değerlendirmek doğru iken yaşananları çatışma olarak nitelendirmek olayı çarpıtmak ve statükocu davranmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.

 

İkincisi ise şudur: Bu çatışmanın Müslüman Kürt halkı üzerinden yürütüldüğü iddiasına gelince de şunlar söylenebilir. Çok basit ve haddini aşan bir yaklaşım olan bu değerlendirme gerçeği de yansıtmamaktadır. Söylenmek istenen şey şudur: Kürt hareketi bugüne kadar devletle bir çatışma yürütmüştür. Bu çatışmada Müslüman Kürt halkı kullanılmıştır. Yani Müslüman Kürt halkı böyle bir çatışmayı istememesine ve bu halka rağmen bir çatışma yürütülmüştür. Kendi iradesiyle, isteyerek ve bilerek canını, malını feda eden halkın bu iradesi açıkça yok sayılmaktadır. Klasik Ertürk YÖNTEM yöntemi kullanılarak Müslüman Kürt halkının kandırıldığını, kullanıldığını iddia eden eski bir söylemdir. Yaşamını yitiren, hapse giren, köyleri boşaltılan, işkenceye maruz kalan milyonlarca insanı akılsız ve kandırılmış gördüğü için de haddini aşan bir söylemdir. Bu açıklama aynı zamanda halkı küçük görmesi açısından da elitist ve üstenci bir yaklaşımdır. Sonuç itibarıyla da devletin yıllardır dillendirdiği söylemi dillendirmekten öteye gitmemektedir. Değerlendirme bu yönüyle de statükocudur.

 

2- Müslüman Kürt halkının hak talepleri ve hassasiyetleri dikkate alınmadan yüzyılların oluşturduğu sorunları çözmek mümkün değildir. Bu hassasiyetlerin başında İslam gelir ve İslami değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmaz.

 

Oysa Müslüman Kürt halkının hak talepleri ve hassasiyetlerine aykırı hiçbir uygulama söz konusu bile olmamıştır. Halkın dinini yaşaması için hiçbir engel çıkartılmamaktadır. Örneğin; haksız yere adam öldürmek teşvik edilmemekte, yalan söylemek, hırsızlık yapmak, dolandırıcılık yapmak v.s tavsiye edilmemektedir. Camiler açıktır. İsteyen istediği yerde namazını kılmakta, oruç tutulmaktadır. İslam’ın en önemli unsurlarını teşkil eden bu hususlarda durum bu iken geriye tek mesele kalmaktadır: Başörtüsü meselesi. Bu konuda Kürt hareketinin yaklaşımı kesinlikle İslamcı iktidardan daha İslamîdir. Çünkü seçimlerde bile Kürt hareketinin gösterdiği başörtülü adaylar AKP adaylarından kat be kat fazladır. Hal böyleyken, İslamcılığın iktidara biatli olmayı kabullenmesi bütün yanlışlarını kabullenmek anlamına da geliyor.

 

3- Kemalist resmi ideolojinin dayatmaları neticesinde ortaya çıkan ve bugüne kadar binlerce insanın ölümüne ve büyük acıların yaşanmasına yol açan Kürt meselesinin çözümü bağlamında, silahın ve şiddetin bir çözüm enstrümanı olmaması gerektiği ortaya çıkmıştır.

 

Buna karşılık ise şu söylenebilir. Kürt sorununu Kemalist rejim ortaya çıkartmıştır ve bugüne kadar bu soruna karşı direnç gösterilmiştir. Ancak Kürdistan sorunu Osmanlıdan kalma bir meseledir. Hadiseyi sadece Kürt sorununa indirgeyip Kürdistan sorununu görmezden gelen inkarcı ve devletçi bir yaklaşım sergilenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti olgusuna hiçbir itiraz ileri sürülmezken Kürdistan kavramını dile bile getirmeyen bu açıklama sırf bu yönüyle bile en sert eleştirileri hak etmektedir.

 

5- Çözüm süreci; ulusçu resmi ideolojinin inkâr ve asimilasyon politikalarının terk edilmesini, temel hak ve hürriyetlerin genişletilmesini, eşit vatandaşlık yoluyla ayrımcılığın sonlandırılmasını, 30 yıldır bu ülkeyi çok yönlü sıkıntılarla baş başa bırakan ve askeri vesayetin güçlenmesini sağlayan çatışmaların sonlandırılmasını, silahlı yapıların silahsızlandırılıp sivil siyasete katılımının sağlanmasını ve son tahlilde akan kanın durdurulmasını kapsamalıdır.

 

Kürdistan’ı kabul etmeyen bu yaklaşımın silahsızlandırılma konusuna yaklaşmasını bu bağlamda değerlendirmeyi gerektirmektedir. Çünkü Kürdistan ismini telaffuz etmemek Neo Osmanlıcı politikaları peşinen kabul etmek anlamına gelmektedir. Oysa Kürtler Kemalist, Faşist rejime ve uygulamalarını mahkum ettikleri gibi Neo Osmanlıcı politikaları da mahkum etmektedirler.  

 

6- Çözüm sürecinin sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik altyapısı kurulmalıdır.

 

Yaklaşım yukarıda belirttiğimiz şekilde olunca sürecin sosyal, siyasal, ekonomik ve psikolojik alt yapısını oluşturmaktan kastın hakim Kürt Siyasi Hareketini tasfiye etmek olduğunu anlamakta da gecikmiyoruz tabi. Ancak bunun mümkün olamayacağını kendileri de bildikleri için böyle genel-geçer bir kavram kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü bütün maddeleri bir arada değerlendirmek/anlamak olayın tabiatı gereğidir.

 

9- Kürt meselesi ile PKK sorunu tefrik edilmeli, otuz yıldır devletin güvenlikçi ve ulusçu uygulamaları nedeniyle iç içe geçen iki sorunun ayrıştırılarak çözülebileceği bir siyasal zemin geliştirilmelidir.

 

Tabiri caizse zurnanın zırt dediği noktalardan biri de budur. Hakim Kürt siyasi hareketini çözümün tarafı olmaktan çıkartıp devletin istediği ve planladığı şekilde bir çözüm önerilmektedir. Aslında bu Neo Osmanlıcı bir politika bile değildir. Bu söylem 30 yılı aşkın bir süredir mücadele yürüten Kürt hareketinin yürüttüğü mücadelenin aslında bir terör faaliyeti olduğunu da ima etmektedir. Denilmektedir ki; “örgüt silahlarını bıraksın. Buna karşılık Kürt sorunu denilen şeyi biz kendimiz çözeriz.” Aslında bu yaklaşımla ilgili çok şey söylemeye gerek bile yoktur. Bu maddeyi bir Türk atasözünü hatırlatmakla geçmek icap etmektedir: Aç tavuk rüyada kendisini darı ambarında görürmüş.

 

10- Devlet yetkilileri Kürt meselesini silah bıraktırma veya çatışmasızlığa indirgememelidir. Çözümün asli konusu olan Kürtlerin Kemalist sistem tarafından gasp edilmiş İslami ve insani hakları, asla hiçbir pazarlık konusu yapılmadan ve geciktirilmeden iade edilmelidir.

 

Bu madde devletin zaten programına aldığı hususları aynen tekrarlamaktadır. Burada devletten daha ileri bir söylem yoktur.

 

12- Kürtçe ikinci resmi dil olarak kabul edilmeli, anadilde eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

Şimdiye kadar ki metinde ileri düzeyde sayılabilecek tek talep budur. Ancak bu husus da AKP’nin parti programına konulmuştur.

 

13- Çözüm sürecinde hükümetin yalnızca bir tarafı muhatap olarak kabul etmesi, Bölgede sosyolojik ve siyasal karşılığı olan kişi, grup ve yapıları dikkate almaması, önemli bir eksiklik ve büyük bir yanlışlıktır. Çözüm sürecinin tüm toplumsal tabanı kuşatabilmesi için, başta İslami kesimler olmak üzere toplumun bütün kesimleri sürece dâhil edilmeli ve hassasiyetleri dikkate alınmalıdır.

 

İlk bakışta normal bir öneri gibi görünmektedir. Ancak Kürt hareketi otuz yıl boyunca mücadele ederken devlete karşı tek kurşun atmayıp aksine sıradan binlerce Kürt vatandaşını katledenler ile bu süreç boyunca kılını kıpırdatmayanların şimdi kalkıp ortaklık iddiasında bulunmalarının ne kadar ahlaki olup olmadığına yukarıda değinmiş bulunmaktayız. Bunun da ötesinde devletin izin verdiği ölçüde sorunu dillendirmek ise ayrı bir problemdir. Bu söyleme karşı söylenebilecek olan şey ise şudur: Kürt sorununun çözümünde iki taraf vardır: Kürt tarafı ve devlet. İslamcı kesim zaten AKP üzerinden devletin tarafında durmayı tercih etmiştir.

 

14- Siyasi sahada, Devlet sadece HDP ile değil, başta HÜDA PAR olmak üzere, HAK PAR ve bölgede etkin olan diğer siyasi partilerle de sorunun çözümü noktasında görüşmeli ve onların da çözüme katkı sunmaları sağlanmalıdır.

 

Bu görüşle ilgili olarak, kamuoyu yeterince bilgi sahibi olduğu için bu hususu değerlendirme kapsamı dışında tutmak, daha iyi olur.

 

15- Hükümetin Kürt meselesini çözme adına geliştirdiği siyasi perspektif, sivil siyasetin gelişmesi açısından olumlu bir aşama olmakla beraber, süreç, halkın huzurunu ve güvenliğini tehlikeye atan sonuçları açısından yeniden gözden geçirilmelidir.

 

Pratik bir sorundur. Pratik sorunların pratik çözümleri bulunur. Bunun yerine “Güvenlik Paketi”nin bu topraklara zulmü yeniden geri getireceği ve bunan dolayı acilen bundan vazgeçilmesi gerektiği, siyasi tutukluların, hasta mahpusların acilen bırakılması gerektiği ıskalamayıp, talep edilseydi daha sahici dururdu.

 

16- Bugüne kadar neredeyse on yıldır aralıksız devam eden dernek, parti ve işyerlerini kundaklama hadiseleri hakkında, ciddi soruşturmalar yürütülmemiş ve birçoğu hakkında dava bile açılmamış olması kamu güvenliği açısından bir zafiyet tablosu oluşturmuş ve toplumun güven duygusunu zedelemiştir.

 

Parti ve işyerlerinin kundaklanması türünden faaliyetleri adalet, hak ve hakkaniyet duygularını yitirmemiş her insanın karşı gelmesi kaçınılmazdır. Bu tür faaliyetlerin bitirilmesi konusunda Kürt hareketi de üstüne düşeni yapmalıdır/yapılıyor. Çünkü bu tür faaliyetler hem halkın kendisini güvensiz hissetmesine sebebiyet vermekte hem de esas itibarıyla Kürt hareketine zarar vermektedir. Aynı şekilde özellikle seçim zamanlarında Kürt hareketine mensup bazı unsurların şiddete yönelik tavırlar sergilemesinin de önüne geçilmelidir. Ayrıca bu tür tutumlar provokasyona açık hususlardır. Kaldı ki bu tür faaliyetler zaten hiçbir zaman açıkça savunul(a)mayan faaliyetler olmaktadır. 

 

17- Özellikle 6-8 Ekim olaylarında Kobani bahanesiyle sokaklara dökülen militanların, vandalizmin zirvesine vardırdıkları eylemleri karşısında ve daha sonra Cizre'de yaşanan olaylarda kolluk güçlerinin sivillere yönelik saldırılara müdahale etmemesi, can ve mal kayıplarının önüne geçmemesi, çözüm sürecinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu ve benzeri saldırılar sadece bölgede yaşayan İslami kesimlere değil, topyekûn İslam'a ve Müslümanlara saldırı olarak değerlendirilmektedir. İslami değerlere yönelik saldırılar asla kabul edilemez.

 

Uygulanan şiddet ile ilgili düşüncelerimizi yukarıda ki maddede belirtmiş bulunmaktayız. Oysa Kobanî olaylarında bile kahir ekseriyeti itibarıyla Kürt hareketine yakın kişiler yaşamını yitirmiştir.

 

Son cümle ise İslami değerlere yönelik saldırılar asla kabul edilemez şeklindedir. Doğrusunu isterseniz bu olaylarla İslami değerlerin ne gibi bir ilgisinin bulunduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. 6-7 Ekim olayları iki gün süren kontrolsüz bir şiddet eylemleri zinciridir. Bütün dengeler, kendi kartlarını sahaya sürmüşler ve olayın aslı Kobanê karşısında ajitasyonlardan, manipülasyonlardan vazgeçmeyen devlete karşı bir başkaldırıştır. Hepsi budur.

 

20- Kürt meselesinin kaynağını oluşturan Kemalist zihniyetin ürünü olan darbe anayasası değiştirilmeli, etnik vurgulardan arındırılmalı ve eşit yurttaşlık temelinde yeni bir anayasa hazırlanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğu nitelemesinden vazgeçilmelidir. Başta anayasa olmak üzere yasalardaki etnik vurgular ayıklanmalı, devlet diline hâkim olan ırkçı, dışlayıcı ve inkârcı söylem tüm mevzuattan, literatürden ve eğitim sisteminden çıkarılmalıdır.

 

Bu maddeye katılmamak mümkün değildir.

 

21 - Kürt halkını, aşiretleri, hatta aileleri birbirinden ayıran yapay sınırlar sembolik hale getirilmeli, insani, ekonomik, kültürel, sosyal ilişkilerin geliştirilmesi ve sılay-ı rahim hukukunun yerine getirilebilmesi için gerekli bütün düzenlemeler yapılmalıdır.

 

Desteklenmesi gereken ve ileri düzeyde öneri içeren bir maddedir.

 

22- Çatışma ortamını derinleştirecek her türlü tavırdan sakınmak her kesimin sorumluluğudur. Nitekim, çatışma ortamının derinleşmesi ve bölgede bir kaos ortamının oluşması, herkesi yakacak bir yangının bölgeyi sarmasıyla sonuçlanacaktır. Bu nedenle bölgede Kürtler arası bir çatışma yaşanmaması için herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.

 

İçerik itibarıyla itiraz edilebilecek bir husus olmamakla birlikte bölge tabirinin kullanılması ancak Kürdistan tabirine itibar edilmemesi sivil olduğu iddia edilen bir yapı için oldukça geri bir yaklaşımdır. Kürdistan’da bir yangın var ve bu yangının söndürülmesi gerekir. Bu ateşe dökülecek suyun renginden çok işlevi önemlidir. Önemli olan suyun dökülmesidir. Kim döküyorsa döksün. Ancak, su döküyorum denilip benzin dökülmemesi gerek.

 

23- Koruculuk sistemi, ilerde karşılaşılması muhtemel düşmanlıkların ve ekonomik mağduriyetlerin oluşmaması için gerekli tedbirler alınarak kaldırılmalıdır.

 

Bu madde desteklenmesi gereken bir maddedir. Ancak bir ilave yapılabilinir: Sosyal, siyasal pusulasız koruculuk da kaldırılmalıdır.

 

24- Binlerce kayıp vatandaşın akıbetleri açıklanmalı, fail-i meçhuller ve örgüt içi infazlar aydınlatılmalı, yakılan ve boşaltılan köylerle zorunlu göç ettirmelerin sorumlularının tespit edilmesi için soruşturmalar ciddiyetle yürütülmelidir.

 

Desteklenmesi gereken bir maddedir.

 

25- Toplumda bozulmaya yüz tutan ahlaki yapının düzeltilmesi ve kardeşliğin yeniden tesisi için eskiden olduğu gibi başat rol oynayabilmesi için medreseler ihya edilmelidir. Din eğitiminin önü açılmalı, medrese eğitiminde geçen süre zorunlu eğitim süresinden sayılmalı, icazet belgelerine denklik verilmelidir.

 

Bu madde de desteklenmesi gereken bir maddedir. Ancak olaya sadece Kürdistan açısından yaklaşılmamalı idi. Bu yönüyle esasında eksik dillendirilmiş bir öneri olmaktadır. Bizce Diyanet İşleri Başkanlığı temelli kaldırılarak din eğitimi ve dini ihtiyaçların tamamen halk tarafından sağlanması ve karşılanması önerilmeliydi. Ayrıca alevi, Süryani v.s gibi kendisini Sünni Müslüman olarak görmeyen ya da Müslüman olarak kabul etmeyen kesimlerin sorunlarının çözümü için her hangi bir öneri getirmemesi hem bu kesimleri görmezden gelmekte hem de önerilen uygulama ile bu kesimler üzerinde ayrı bir tahakküm kurma sonucunu getirecek bir öneridir. Öneri bu yönüyle eksiktir.

 

26- Siyasi partiler yasası, askeri vesayet dönemi yaklaşımlarından arındırılarak, istikrarı koruyucu önlemlerle beraber, toplumsal temsiliyeti en yaygın olarak gerçekleştirecek şekilde değiştirilmeli, seçim barajı kaldırılmalıdır.

 

Desteklenmesi gereken bir öneridir.

 

27- Siyasi nedenlerle cezaevinde bulunanların toplumsal hayata, yurt dışına çıkmak zorunda kalanların ise ülkelerine dönebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

 

Samimiyet kuşkularına rağmen desteklenmesi gereken bir öneridir.

 

28- Ekonomik olarak bilinçli politikalarla geri bırakılan Kürdistan'ın kalkınması ve ekonomik iyileşme için bölgeye pozitif ayırımcılık yapılmalı, gerekirse devletin doğrudan yatırımlarıyla istihdam imkânları artırılmalıdır.

 

Desteklenmesi gereken bir öneridir.

 

Kürt/Kürdistan Sorununa İslami Çözüm söylemi üzerine bir değerlendirme…

Mevcut yapılar Diyarbakır’da toplanmış, orada bir Çalıştay düzenlemiş ve Çalıştayın ismini de Kürt Meselesine İslami Çözüm koymuştur. Şimdi tek tek bir kısmını incelediğimiz 28 maddede önerilen hangi maddeleri bugüne kadar daha ileri boyutuyla Kürt Hareketi ve demokrat çevreler ve insan hakları çevreleri önermemiştir? Hatta önerilen maddelerin bu çevrelerin önerdiklerinden çok daha geri olduğunu bile söylemek mümkündür. Öyleyse bu önerileri İslami çözüm önerileri olarak dillendirmek büyük bir hata olacaktır. Olsa olsa Siyasal İslamcı çevrelerin çözüm önerileri olarak nitelendirebiliriz. Çünkü aksi yaklaşım Allah’ın dinini tekele alma hastalığının devamından başka bir şey değildir. Oysa Allah Kuran’da iki şekilde hitap etmektedir: Ey İnsanlar ve Ey Müminler. Bizler kendimizi mümin olarak nitelendirip kabul ettiğimize göre, bu kesimin İslami çözüm şeklindeki söylemlerinin Kur’an ayetleri ışığında hiçbir hükmünün ve karşılığının bulunmadığını da buradan belirtmek gerekmektedir.

 

Keşke bunu yapacaklarına kendilerine özgün, ilkelerinden, hassasiyetlerinden, inançlarından kaynaklı samimi adımları, yerelin dinamiklerin ruhuna uygun bir şekilde yapsalar ve İttihat ve Terakki zihniyetinin baskısından kendilerini kurtarabilseler.. Evet gerçekten barış savaştan zordur ve bunun zorluğu bütün boyutlarda kendisini gösteriyor…

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları