19 Ocak 2018, Cuma

Üst Menu

Kürt Modernleşmesine Giriş Denemeleri

Kürt Modernleşmesine Giriş Denemeleri

Kuzey Kürt coğrafyasında yaşayan biz Kürtlerin entelektüel dünyasının temel bir maraz taşıdığı kanaatini taşıyorum ki o da şudur: Sosyalbilimsel düşünce ile ilişkimizi Türk modernleşmesi üzerinden geliştirdik.

 
Bu yüzden kavramlara çok verili ve olağan içerikler yükledik veya kavramları çok olağan içerikler ile kabul ettik; dahası o kavramları çok olağan içerikli olarak bulduk. Mesela Devlet gibi bir kavrama/duruma Türkiye’deki Kürt entelijansiyası genel olarak ve enteresan bir biçimde menfi yaklaşır çünkü bu, Türk/Muhalif-Sosyalbilimsel düşüncesi üzerinden entelektüel dünyamıza taşınmıştır. Dahası, Devlet, Millet/Ulus, Milli Birlik, Egemenlik, Şiddet, Milliyetçilik vs. terimleri ile özelde Türk solunun tecrübesi üzerinden bakıldığı için Türkler(Muhalif Türklerin)in krizi üzerinden ilişki kuruldu. Bu vaziyet gittikçe düşünsel hayatımızda yer edindi ve nihayetinde siyasal alanın kendisini bu kabuller ile inşâ etmeye çalıştık. Böylece kendi krizimize dayanmayan bir ufkun girdabında sahip olduğumuz krizi daha da derinleştirdik.
 
Mesela bir Kürd’ün “devlet verseniz de istemeyiz” yollu beyanı, her ne kadar pür-demokrat ve özgürlükçü bir tutum gibi görünüyorsa da Kürd’ün tarihsel aklı ve tecrübesi üzerinden ele alındığında büyük çelişki ve yarılmalara yol açabildiği ortadadır. 
 
Sonuçta da hep beraber kendimizi Türk solu ile oldukça Hem-Hal, Türkiye’nin oldukça başarılı muhalifi, Demokratik kongrelerin katalizörü olarak bulduk. (Şüphesiz özgürlük gayretimizde bizi anlamaya çalışan yer yer sol, yer yer liberal ve yer yer de İslamcı Türk kesimler ile köprülerin atılması bir yana onlara müteşekkir bile olabiliriz. Ve ama kendi siyasal ufkumuzun yine kendi siyasal ve de sosyal krizimiz üzerinden ele alınıp bu krize dayalı olarak siyaseti kendi krizimizin bir sonucu ve gereğine dönüştürmediğimiz için, sağlanan ilişki zemininin daha önce bahsettiğim münasebet-sizlik ile sonuçlanması kaçınılmaz oluyor. Yani burada esas olarak bahsettiğim savrulmaya yol açan zaafiyet, ilişkiye geçtiğimiz Türkler’e değil biz Kürtler’e aittir.)       
 
Bir millet sosyal bilimlere neden ihtiyaç duyar diye soralım bu sefer?
 
Bu soruya verilen cevap bize koca sosyal bilim literatüründe, kocaman epistemik cemaatlerin ortasında bir uğrak yeri sağlar. Soruya verilen cevap başvurulan isimleri, metinleri, paradigmatik çerçeveyi tayin eder.
 
Şu örnekler üzerine daha rahat hasbihal edebiliriz: Türkiye’de sosyolojinin kurucusu diye addedilen Ziya Gökalp neden Le Play, Gabriel Tarde ya da Karl Marx’a değil de Durkheim’a uğradı ve hatta kendi zaman-mekân krizini Durkheim’in sosyolojisini araçsallaştırarak çözmeye kalktı? Ya da son dönem Osmanlı aydınları “Osmanlı nasıl kurtulur?” sorusunun cevabını neden İbn-i Haldun’a değil de Auguste Comte ve Gustave Le Bon gibi âlimlerde aradı? Amerika’da Talcot Parson neden Weber’i son derece kendine özgü bir biçimde okudu? Türkiye’de Foucoult, Derrida, Deluze harıl harıl çevrilirken Hegel’e neredeyse hiç değinilmez ya da Carl Schmitt sadece apolitikleşme derdine derman olarak kullanılır? Son örnek yine Türkiye’den, 1930’lu yıllarda Almanya’da bulunan ve Türk devleti tarafından özel olarak gönderilmiş dönemlerinin Türk entellektüelleri neden o dönem Almanya’sında çokça okunan Heiddeger’i fark etmediler de şimdinin Türk entelijansiyasının bir kısmı Heiddeger uzmanı olmak için Almanya’nın yollarını tuttu?
 
Bu soruları uzatmak elbette mümkündür. Ancak bu soruların her birinin cevabı öznelerin ihtiyaç duyduğu ve ihtiyaç duymadığı metinleri aramasında saklıdır. Her özne kendi zaman-mekân krizinin ağır dayatmaları altında sosyalbilim dünyasıyla ilişki kurdu ve sonraki ilişkilenme tarzı yine sahip olduğu kriz tayin etti.
 
Peki, biz Kürtler’de sosyal bilimlerle uğraşmak hangi ihtiyaca binaen zuhur etti?
 
Sosyalbilimlerle kurduğumuz ilişkiyi kendi zaman-mekân krizimiz bağlamında değil de Türk epistemik cemaatinin bize servis ettiği krizlerle kurduk. Daima onların sorularını sorduk kendimize ve çoğunlukla onları incitmeyecek cevapların peşine düştük. Oysa sorduğumuz soruların uygulama zemini Kürt toplumunun toplumsal katmanları idi. Sorulan sorularla ya da genel anlamda sosyal bilimlerle kurulan ilişkinin ihtiyaç düzlemi Kürtlerin zaman-mekân krizleri ile ontolojik bir uyuşmazlık içerisinde idi ve bu uyuşmazlığın yarattığı gerilimleri hala her gün yaşamaya maruz kalıyoruz.
 
Kendi zaman-mekân krizimiz üzerinden sosyalbilimleri tekrar ele almalı, zaten sosyalbilim alanının kendisinin bu krizlerin bir sonucu olduğunu hesaba katmalı, Kürdistan’ın sosyolojisi ile ilişkimizi bu minvale çekmeli, bu sosyolojiye dayanan bir siyasal literatürün ve bu literatürden beslenen bir siyasal alanın işaret edicileri olmalıyız. Bu yüzen mesela Devlet’i işlerken bahse konu etmeye çalıştığım minvalde devletli olmayı ve devletsizliği, devletsiz ulusları, siyasal egemenliğin doğasını ve bu doğanın siyasetteki karşılığının, Kürtler ile Türk Egemenlik Sistemi arasındaki kavganın doğasını yine ve yeniden ve ama tamamen kendi zaman-mekân krizimiz üzerinden işlemeliyiz.     
 
O zaman düşüncemizden dilimize, dilimizden bize uzanan bir vetirede söylem inşâ etmenin gerçekçi alanına yaslanma şansımızı arttırmış olacağız. Dilimiz/söylemimiz ile kurduğumuz ilişkiyi Kürd-çe kılabildiğimiz ölçüde düşüncemizi de Kürd-çe kılabileceğiz.
 
Bir halkın en has, en öz malı onun dilidir. Dil o kadar sahici bir alandır ki onun üzerinden insan bir kimlik biçimi kazanır ve dünyayla ilişki kurar. Dilin kaynağı/yatağı olan ile düşüncenin kaynağı/yatağı olanı birleştirebildiğimiz ölçüde de kendimize has bir kimlik sahibi olduğumuzu düşünebiliriz. Düşüncenin alanı/bağlamını dilin alan ve bağlamından uzaklaştırdığımız düzeyde de ya düşüncenin ya da dilin aleyhine bir dünyaya yol açmış oluyoruz.
 
Kuzey Kürdistan'ın mücadele tarihinin son 30 yılını aynı zamanda düşüncenin bağlamını dilin bağlamından uzaklaştırmanın bir serüveni olarak da görebiliriz.
 
Ve sürekli gelip dayandığımız tıkanıklık, ufuksuzluk, çaresizlik, kırılganlık budur.
 
Burada "Kürtçe konuşmalıyız" biçiminde anlaşılması muhtemel bir çözüm önerisi ile sonlanacak bir çözümleme içerisinde olmadığımı peşinen ifade edeyim. Çünkü dil ile dilin dünyasını birbirinden uzaklaştırmak için illa da o dili konuşmak veya konuşmamak şart değildir.
 
Ve ama ben daha çok "Kürt-çe konuşmalıyız" biçiminde ifade edilebilecek bir şeyden bahsediyorum ve Kürt-çe konuşamıyor oluşumuzun sebebini de Kürt-çe düşünmeyi başaramıyor oluşumuzda yattığını düşünüyorum. 
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları

14.Ağustos.2016 Pazar
29.Temmuz.2015 Çarşamba
21.Temmuz.2015 Salı
25.Mart.2015 Çarşamba
11.Ekim.2014 Cumartesi
12.Ağustos.2014 Salı
28.Temmuz.2014 Pazartesi
05.Mart.2014 Çarşamba