21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Kürt Sorununda Algı ve Tabula Rasa

Kürt Sorununda Algı ve Tabula Rasa

“Bu, düşen bir toplumun hikâyesidir.”
La Haine (Protesto) filmi - 1995

 

Günlük yaşamda Kürt sorunu ile ilgili karşılaşılan, temas edilen, deneyimlenen birçok yaşantı ana sorunun sosyo-psikolojik veçheleri olarak gün yüzüne çıkar. Zira “makro” olarak ifade edilebilecek savaş ve savaş koşulları, yalnız savaşan aktörleri ve aktörlerin ideolojik taraftarlarını etkilemez. Söz gelimi İsrail-Filistin “savaşı” gibi makro ölçekli bir mesele sadece savaşan taraflar ya da hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından deneyimlenmez. İsrailli ve Filistinlilerin tümü bu “makro” savaş ve onun siyasetinin “mikro” veçhelerinden etkilenir. Toplum içerisinde kişiler arasındaki ilişkilerde genellikle inşa edilmiş önyargı ve ön kabullerin izleri vardır. Örneğin hayatı boyunca herhangi bir Gazzeli ile tanışmamış ya da tanışmışsa bile samimi ilişki geliştirememiş bir İsraillinin “Gazzeliler teröristtir” yollu düşünmesi gayet olağandır, zira böyle bir propagandayla yetişmiştir. Kenize Mourad’ın İsrail ve Filistinli ailelerle ayrı ayrı görüşerek, onların acılarını dinleyerek hazırladığı Toprağımın Kokusu isimli çalışması iki tarafın birbirleriyle ilgili algısını ortaya sermekle birlikte gerçek acıları ve propagandalarla inşa edilmiş yapay nefretleri karşılaştırma imkânı da sunuyor. Zihni Müslüman Araplara karşı manipüle edilmiş olan çoğu İsrailli için “Filistinliler” sözcüğü terörist bir halkı çağrıştırmaktadır. Türkiye için de benzer şeyler söylenebilir. Hayatı boyunca bir Kürt ile samimi hiçbir ilişki geliştir(e)memiş ya da hep kulaktan dolma ve muhayyel anlatılarla büyümüş bir Türk için Kürt sözcüğü “terörize” edilmiş nitelemelerle dolu çağrışımlarla kolaylıkla anılabilir.
 

Kürt Meselesi’nin Sosyo-psikolojik Halleri

Türkiye’de Kürt sorunu denildiği zaman, bu sorunla direkt muhatap olmuş ya da olmamış birçok insanın aklına genellikle “makro” ölçekli meseleler gelir: Savaş, barış, PKK, TSK, devlet, Hükümet, BDP gibi. Aslında büyük fotoğrafa bakıldığında belki de en mühimidir “makro” ölçekli meseleler. Zira asıl can yakanın savaş olduğu, bunun sonucunda insanların öldüğü ve bunların tali ölçekteki diğer problemleri önemsiz kıldığı ya da çoğu zaman onları etkilediği bir gerçek. Kürt sorunu denildiği zaman genellikle bunu günlük yaşamda bu tür büyük ölçekli meselelerle düşünürüz. Fakat bir toplumun yalnızca kuşbakışı tekniklerle, kaba yöntemlerle incelenmesi ya da gözlemlenmesi çoğu zaman o toplum hakkında fikir edinmek için yeterli veri sunmaz. Bir toplumun ayrıntılarında gizli olan şeytanının deşifre edilebilmesi için o toplumu “dışsal kameralar” kullanarak “fildişi kule”lerden incelemek yerine, günlük yaşamda toplumsal ilişkileri en rutin ve en doğal halleriyle “içeriden” incelemek gerekmektedir.  Toplumun en temel problemlerinin resmi, çoğu zaman kişilerarası ilişkilerde gizlidir. Kişilerarası ilişkilerin doğal halleriyle incelenmesi ya da gözlenmesi, çoğu zaman büyük fotoğraftan çıkarılamayacak sonuca ulaşmamızı sağlar. Örneğin Türkiye’de, toplumsal yaşamda temas ettiğimiz ve deneyimlediğimiz birçok pratik, aslında önemsiz gibi görünen ama Kürt sorununun toplumsal alanda “sürdürülebilir” bir sorun olarak kalmasına sebebiyet veren meselelerdir.

Bizzat şahit olduğum bir olay, Türkiye’de Kürt meselesinin en basit sosyal ilişkilerde görülebildiğini ve toplumun kılcallarına nüfuz ettiğini göstermek için iyi bir örnektir:

Otomobiliyle sürekli işe birlikte gidip geldiğimiz Şakir Abi ile politik olmayan bir Kürtçe müzik dinleyerek işten eve doğru gidiyoruz. Biraz ileride başka bir iş arkadaşımızı (milliyetçi hassasiyetleri olan Türk bir arkadaşı) eve doğru yürürken görüyor ve o arkadaşı almak için duruyoruz. Şakir Abi aniden Kürtçe müziği kapatıp “problemsiz” bir radyo kanalını açıyor. Ben şaşırmış bir vaziyette Şakir Abi’ye bakıyorum. Yolda aldığımız arkadaşı bıraktıktan sonra soruyorum:

-Şakir Abi, sana bir soru soracağım ama lütfen en samimi duygularınla cevapla. O arkadaşı arabaya alırken müziği neden kapattın?

Şakir Abi’nin verdiği cevap şöyle:

-Burada ev sahibi konumunda olduğum için onun rahatsız olmasından çekindim, yanlış anlamasından korktum.

Kürtlerde Aşırı “Ayna Benlik”

Başlı başına Kürt olmanın ve Kürtçe müzik dinlemenin yasalar ve devlet açısından “rahatsızlık yaratacağı” veya “yanlış anlaşılmaya” müsait bir durum yaratacağı dönemler artık geride kaldı diyebiliriz. Fakat toplumsal ilişkilerde bazıları için hâlâ Kürtçe konuşmanın “rahatsızlık” bildiren, kulağı tırmalayan, küfre maruz kalınmış hissi yaratan bir işlevi söz konusu. Zira birçok problemli zihniyete göre Kürtçe öyle alfabesi olan, semantiği, fonetiği olan, başkalarının onunla iletişim kurduğu bir dil değildir. Kürtçe bazı silahlı “insan-dışı” unsurların onun her alanda kullanılabilmesi adına mücadele/siyaset yürüttüğü, dağlı, kaba-saba bir terörist dildir. Özellikle son otuz yılda, zihni propagandalarla kirlenmiş Türklerin önemli bir kısmının algısında Kürt kültürel kimliği ile ilgili neredeyse akla gelebilecek her şey terörize edilmiş bir biçimde inşa edilmiştir (bunda son yıllarda yayınlanan STV dizilerinin etkisi yadsınamaz). Hal böyle olunca bilinçaltının derinliklerinde saklı olan “öğrenilmişliklerin” yansıması olarak Kürtçe kolaylıkla “terörizmi” çağrıştırmakta, terörizmin kültürel bir veçhesi olarak ve huzursuz edici bir sesler bütünü olarak algılanabilmektedir.

Öte taraftan yukarıda anlatılanlar ışığında bakıldığında Şakir Abi’nin Türk bir arkadaşını gördüğünde dinlediği Kürtçe müziği kapatmak zorunda hissetmesi, karşı kimlikte “olumsuz” çağrışımlara sebebiyet verebilecek bir durumu ortadan kaldırmak için kendi kimliğini gizlemeye çalışmak olarak yorumlanabilir. Diğer bir ifade ile ezilen kimliğin egemen bir kimlikle karşılaşması durumunda kendi kimliğine ait göstereni görünmez kılması biçiminde değerlendirilebilir. Bu durum, sosyolojideki bir kavramın ifade ettiğiyle paraleldir. Sosyolojide Ayna Benlik, bireyin benliğini karşıdaki bireyin ondan beklediği bir biçimde inşa etmesidir. Yani Ayna Benlik’te bireyin benliği, dışsal-toplumsal biçimde oluşturulur. Bireyin benliğini direkt etkileyen bu dışsal toplumsal olgu, egemen bir biçimdedir. Şakir Abi örneği de bu kavramla yorumlanabilir:  “Kültürel sömürge” konumundaki kimliğin egemen olan kimlik karşısındaki ezikliği. Fanon’un kulakları çınlasın!

 

Düşen Toplumun Hikâyesi

Türkiye’de çeyrek yüzyıldan fazla bir süredir bir savaş sürüyor. Her savaşın olduğu gibi bu savaşın da özneleri ve o öznelerin etkilenen milyonlarca yakını var. Bununla birlikte savaşın direkt olarak etkilemediği fakat savaş atmosferinin zihinlerini tarumar ettiği milyonlar var. Bu milyonların birbirlerine karşı beslediği önyargılar ve bilenen kinler var. Önyargılar ve kimliksel patolojilerin tesiri altındaki bu insanlar kendi kimliklerini dahi gerektiği gibi ortaya koymaktan çekiniyor. Zira öyle bir toplumsal kutuplaşma söz konusu ki kimliklerin bile terörize edildiği bir zihinsel kamplaşma yaşıyoruz. Etnisitenin terörize edilmesi beraberinde, savaş bitse dahi tamiri imkânsız algısal ve zihinsel patolojiler doğuruyor.

Yukarıda sözünü ettiğim Şakir Abi örneği, büyük ölçekli bir problem olan Kürt meselesinin hiç yabana atılmaması gereken sosyo-psikolojik bir yönü. Belki de en önemli yönü. Zira burada kendi etnik kimliğinin olumsuz özellikler barındırdığına inanan ve kendi etnik kimlik göstereninin öteki kimliği rahatsız edeceğine inandığı için bunu (Kürtçe müzik dinlemeyi) “askıya almak” zorunda hisseden bir zihinsel problematik söz konusu. Diğer bir ifadeyle kendi etnik kimliğini, başka etnik kimliği rahatsız etme olasılığını göz önünde bulundurduğu için saklama gereği duyan bir aşırı kaygı biçimi söz konusu. Ne kadar patolojik değil mi? Tıpkı otobüsteyken çalan telefondaki (Türkçe bilmeyen) annesine kısık sesle müsait olmadığını ve kendisini sonra arayacağını söylerken, aslında Kürtçe konuşmaktan utandığı için telefonu kapattığının farkında olan Kürt çocuğunun patolojik halet-i ruhiyesi gibi. Tıpkı siyah derili olan ama beyaz maske takmak zorunda olduğuna inanan (belki de buna zorlanan) adamın hikâyesi gibi!

La Haine (Protesto) filminin bitişinde şöyle bir söz var: “Bu, düşen bir toplumun hikâyesidir…”

Türkiye toplumu otuz yıllık savaş bitse bile tamiri imkânsız görünen bir patolojiyle malul. Zihinleri uzun süreli ve yoğun bir propagandayla kirlenmiş bir toplumun hikâyesi bu.

Türkler ve Kürtlerin birikmiş önyargıları ve bilenmiş kinleri var oldukça Kürt Sorunu olarak adlandırılan mesele var olmaya devam edecektir.

Türkiye toplumunun en önemli ihtiyacı tertemiz bir “Tabula rasa”.

twitter.com/ysfekinci

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.