18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

“Merkez-Çevre” İlişkileri Bağlamında Türkiye’de Toplum ve Siyaset

“Merkez-Çevre” İlişkileri Bağlamında Türkiye’de Toplum ve Siyaset

Şerif Mardin, Türkiye’de toplumbilim denildiğinde ilk akla gelen isimlerden. Yaptığı sosyolojik çalışmalarla daha çok toplumun önemli birrealitesi olan dini “anlamaya” çalışmış, akademik camiada “dincileri” araştırıyor diye ötelenmiş, eleştirilmiş ve o güne kadar Türkiye’de katı laik/Kemalist bir akademik ilgisizlik/öteleme yüzünden kısır kalmış olan din sosyolojisi ile ilgili çalışmalara “objektif” bir pencere açmıştır.Bediüzzaman’la ilgili meşhur çalışması sebebiyle Kemalist akademya çevresince “akademik aforoz”a maruz kalmış olan Şerif Mardin, Osmanlı’dan Türkiye’ye din sosyolojisi çalışmalarıyla hala Türkiye’de en muteber isimlerdenbiri olarak bilinir.

 

Şerif Mardin’in Osmanlı’da ve Türkiye’de siyasal iktidarın (yöneten) toplumla (yönetilen) olan münasebetini ele aldığı “Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez Çevre İlişkileri” adlı makalesi, her ne kadar 40 yıl önce yazılmış olsa ve Türkiye’de siyasal ve sosyolojik anlamda ciddi dönüşümlerin yaşandığı 1980 sonrası dönemi içermiyor olsa da, bugün DP geleneğinin devamı olarak gösterilebilecek bir parti olan AKP ile “merkezleşen” çevrenin yaşadığı dönüşümü anlatmak üzere açıklayıcı bir referans olarak kullanılabilir.

 

Mardin’e göre “her toplumun bir merkezi vardır.” Bu merkez, toplumun siyasal ve yönetsel tüm araçlarını kendi elinde bulunduran azınlık/seçkin bir kitleden oluşmaktadır.Bunun yanında bir de çevre vardır. Çevre, toplumun çoğunluğunu oluşturan fakat yönetsel alanın ve iktidar alanının dışında kalan bir kesimden oluşmaktadır. Türkiye’de 1923 itibariyle “merkez”i oluşturan unsur Kemalist ideoloji ve onu benimseyen seçkin zümre olmuş; “çevre”yi oluşturan unsurlar ise Müslümanlar, Kürtler, azınlıklar ve bilimum “merkez-dışı” etnik veya kültürel gruplar olmuştur.

 

Bilindiği üzere Kemalist ulus-devlet kurulduktan sonra, Kemalizm ideolojisini benimsemiş yönetici zümre ithal ettiği Fransız tarzı laikliği dinî değerlere karşı “saldırgan” bir biçimde, Ahmet T. Kuru’nun ifadesiyle “dışlayıcı” bir formda kullanageldi. “Aydınlık” bir medeniliği temsil ettiğini iddia eden Kemalist merkez, “Ortaçağ karanlığında” debelenen “gerici” ve “karanlık” çevre unsurlarını “ışıkla”, “medeniyetle” ve çağdaş değerlerle tanıştırma misyonu üstlendi. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından en başta Halifeliği kaldırarak Müslüman aklın “dumura” uğramasına sebebiyet veren bu “merkez”, daha sonra diğer İslami kurumları da ortadan kaldırarak o güne kadar kurumsal İslam’ın sağladığı “aidiyet hissi” ile yaşayan Müslümanların “diasporik” bir halet-i ruhiyeye bürünmesine sebebiyet verdi. Artık “kendi evlerinde dışlanmışlık hissi”ni ifade eden bir “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” algısı dolayısıylaruhsal birtravmayla yaşayan Müslümanlar,“siyasal merkez”den uzaklaşarak “siyasal çevre”nin unsurları haline geldiler.

 

Merkezin “aydınlanmacı” ve “tek tipçi” tahakkümünün nesnesi haline gelen çevre, 1950’li yıllara kadar totaliter bir Tek Parti ideolojisi tarafından idare edilmiş fakat çok partili hayata geçişle birlikte artık “merkezde” kendisini temsil edebilecek partiyi kendi oylarıyla seçmişti. Siyasal alanda Cumhuriyet döneminin “merkeziyle” ilk defa bu vesileyle karşılaşan “çevre” unsurları ile hala “merkez”i denetimi altında tutabildiğini 1960 yılında gerçekleştirdiği darbe ile gösteren Kemalist oligarşinin oluşturduğu “merkez” unsurları arasındaki “gerilim” uzun süre devam etti. Her ne kadar “merkeze” doğru bir hareketi işaret ediyorsa da siyasal partilerle iktidara gelebilen “çevre” unsurları, uzun yıllar boyunca siyasal alan dahil hiçbir alanda “muktedir” olamadılar ve “çevre”den “merkez”e doğru bir “tehlike” oluşturmaya başladıkları her durumda Kemalist ordu tarafından “Cumhuriyet’in kazanımlarını 1923 zindeliğine” dönüştürmek bahanesiyle engellendiler. Bu antagonizma (çatışma), siyasal olduğu kadar kültürel olarak da belirginleşti. 1950’li yıllarda “çevre” unsurlarının “merkez”edoğru hareketinin ve dolayısıyla kamusal alanın kültürel dönüşümünün sebeplerinden biri de kırdan kente doğru yaşanan göç olgusudur. O güne kadar seküler olan ve “merkez”in kültürünün baskın olduğu kent merkezleri, göçün ardından “çevresel” unsurlar lehine dönüşmeye başladı.

 

50 li yıllardan itibaren başlayan “merkezin çevreye yerleşmesi” ve “merkezden güç alması” sürecini, eskiden beri merkezin koruyucu ve kollayıcısı pozisyonundaki ordunun müdahaleleri sekteye uğrattı.1960 darbesinin ardından, 1980 yılındaki darbeyle birlikte en başta sol ideolojiyi benimseyen kesimi olmak üzere tüm toplumsal kesimleri ehlileştiren, ideolojisizleştiren, “uyuşturan” bir süreci tetikleyen “merkezi” unsurlar, bu yıllarda neo-liberal politikaların ve küreselleşmenin de etkisiyle farklı bir aşamaya girdi. Bu aşamada merkezi gücün çevresel güçlere aktarımını sağlayan yerel ve küresel etkiler, merkezin güç kaybını sağladı fakat bu güç kaybını önlemek üzere eski yöntemler (28 Şubat darbesinde olduğu gibi) tekrar devreye sokuldu.

 

28 Şubat öncesinde, 1995 seçimleriyle birlikte iktidara gelen Refah Partisi, çevrenin yeniden merkeze aday olduğuna işaretti. Fakat meşru yollarla çevreden merkeze gidilecek bir kanal olan siyasetin çevreye sunduğu merkeze yerleşebilme şansını, merkezi koruyup kollama görevini yapan ordunun giriştiği darbe engelledi. Bundan böyle “çevre”nin de “merkez”e yerleşme arzusu “özeleştirel” bir sürece girdi ve artık merkezi ele geçirme stratejilerinde önemli değişimler gözlendi. Son halini 28 Şubat Post-modern darbesinde görebileceğimiz merkezin el değiştirmesine karşı girişilen ‘militer müdahalelerle merkezi geri alma taktikleri’, her ne kadar yeni bin yılın ilk yıllarında ordu-sermaye-siyaset gibi farklı sacayaklarının destekleriyle paramiliter bir gizlilikle sürdürülmeye çalışılsa da, son yıllarda da şahit olduğumuz gibi (2007 e-Muhtırasına karşı dik duruş), artık “çevrenin siyasetteki temsilcisi” olan siyasal iktidar aracılığıyla ötelenerek paralize edilebildi. Bu sayede çevrenin ele geçirdiği merkez artık yeni bir surete bürünmeye başladı.

 

DP, AP, ANAP, Milli Görüş Partileri (MNP, MSP, RP, FP ve SP) ve son olarak AKP’de olduğu gibi, çevre, her zaman siyasal partiler aracılığıyla merkeze yerleşme arzusu içerisinde oldu ve son 10 yıl içerisinde bu arzusunu gerçekleştirme konusunda diğer partilerden çok farklı bir deneyim yaşadı. 2002 seçimlerine kadar süren merkez-çevre savaşı, muhafazakar demokrat bir politikayı benimsemiş olan AKP iktidarı ile yeni bir boyut kazandı. Çevrenin önlenemez yükselişi olarak yorumlanan bu süreç yepyeni tartışmaların başladığı bir dönem oldu.

 

AKP, merkeze yerleşme imkânına bir engel olarak gördüğü siyasal İslamcı gelenekle bağlarını kopardı ve artık Batı karşıtı olmayan bir politikayı, Batılı neo-muhafazakar ideolojiyle meşrulaştırmak suretiyle benimsemeye başladı. Kendinden önceki İslamcı hükümetin yaşadıklarından ders çıkaran ve sistemle ciddi bir çatışma yaratacak konularda daha mutedil bir politika güden AKP, Cumhuriyet döneminde ilk defa “çevre unsurlarını temsil eden” bir parti olarak üst üste üç dönem tek başına iktidara gelmeyi başardı. Daha önce radikal olan siyasal İslamcı kitleyi de “orijine” taşıyıp  (“Pasif Devrim”le) sisteme eklemledi. Zamanla iktidarını sağlamlaştıran ve hükümet dışı alanları da kapsayacak şekilde genişleten AKP, seleflerinden farklı olarak sadece iktidarda kalmadı, muktedir de olabildi. Cumhurbaşkanlığı’na Abdullah Gül’ün getirilmesi, Ergenekon tutuklamalarıyla “merkezleşme” ve “muktedirleşme” iyice pekişti ve en son 2012’nin 29 Ekim’inde, bugüne kadar “merkez”i temsil eden Kemalistlerin Cumhuriyet tarihinde ilk defa sistemin koruyucusu olan polisten dayak yemesiyle birlikte çevre ile merkezin dönüşümü artık tamamlandı. Cumhuriyet’in kurucu unsurları artık merkezi özelliklerini tamamen kaybetti ve çevresel unsurlarla tamamen yer değişti. Böylece “eski merkez” “yeni merkez”e, “eski çevre” ise “yeni çevre”ye dönüştü.

 

Elbette merkez çevre paradigması bu şekilde, muhafazakar ve Kemalist unsurların savaşına indirgenemez. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çevre unsurları arasında olan ve muhafazakarların merkeze yerleştiği dönemde de hala “çevre”de kalan; etnik (Kürtler, Çerkesler, radikal İslamcılar vs.), dinsel (Hıristiyanlar, Yahudiler vs.), kültürel (Aleviler) ve en önemlisi sınıfsal unsurlar var oldu.

 

Dikkat edilirse merkez/çevre dikotomisi, toplumsal tabakalaşmayı daha çok kültürel ve kimliksel bir antagonizma üzerinden açıklamaktadır. Yani “çevre” ve “merkez” kavramlarının sosyolojik kategoriler olarak sınırlı bir açıklamayla malul olduğu ve bu dualitenintabakalaşmanın tüm yönlerine ışık tutamayacak bir sınırlılık içerdiği ortadadır. Bu paralelde, örneğin bu kavram çiftinin Türkiye’deki sermaye ilişkileri ve sınıf analizini yeterince açıklayamadığı söylenebilir.Şerif Mardin’in merkez-çevre paradigması artık klasikleşmiş bir eleştiriyle ifade edecek olursak sosyo-ekonomik açılımlara pek yer vermeyen, siyasal ve toplumsal dönüşümü daha çok sosyo-kültürel veçhede analize girişen bir paradigmadır. Oysa toplumsal çevreyi açıklayabilmek için özellikle “sınıfsal” bir analize ihtiyaç duyulmaktadır, zira “çevre”sel unsurlar her toplumda şaşmaz bir biçimde “sınıfsal” bir mahrumiyet yaşayan kesimlerden oluşmaktadır.

 

Elbette merkezler çevresel unsurlarla yer değiştirse de çevreler var olacaktır, zira Mardin’in de dediği gibi “toplumun bir merkezi” her zaman vardır. Türkiye’de farklı etnik, kültürel, dinsel ve sınıfsal kesimler çevreyi temsil etmeye devam etmektedir.Bunların akıbeti ise;“merkez”le çatışma potansiyelleriyle birlikte, “merkez”in soğurma ve hegemonya stratejilerinin başarısına bağlı olacaktır.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.