22 Nisan 2018, Pazar

Üst Menu

Mezar Taşına Dokunmak İçinizi Isıttı mı hiç...

Mezar Taşına Dokunmak İçinizi Isıttı mı hiç...
Türkiye “BM Kişileri Gözaltında/Zorla Kaybedilmeye Karşı Korumayla İlgili Uluslararası Sözleşme”yi imzalamalıdır çünkü ….
 
 
Medeniyetin başından beri, toplu halde yaşayan insanlar arsındaki hiyerarşinin en üst kademesini ele geçirmiş iktidar mekanizmalarının vasileri, kendi statükoları için tehlike oluşturan muhalifleri yok etmeye çalışmış, ve aynı zamanda bu yok edişle o topluluğu oluşturan hiyerarşinin çeşitli kademelerindeki diğer insanlara muhalif olmamaları, statükoya biat etmeleri için gözdağı vermişlerdir.
 
 
Nüfusların kalabalıklaşması toplulukları daha karmaşık hale getirdikçe iktidarlar kontrolü sağlamak için genel kurallar geliştirmiştir, insanlık tarihiyle kaim olmayan kanunlar, hukuk… tabii bugünün ütopik içtihat hukukuna benzemeyen, herkese ayni fiilden aynı yükümlülüğü getirmeyen, statükoyu muhafaza adına inşa edilmiş ama topluluğun bütününe bir adalet duygusu yanılsaması yaratmayı gayelemiş kurallar.
 
 
Tabii antik kahraman Promethous gibi mitler otoriteye  boyun eğmeyip “onlar yanlış ben doğru” diyerek bir tehlike oku olmuşlar, Roma’nın Spartakus’u gibi marjinalliğe hapsedilemeyip, hiyerarşinin altlarını peşine takarak iktidar mekanizmasının vasilerini değiştirebilmişlerdir.
 
 
Günümüz neo-liberal kapitalist ekonomisinde Wallerstein’in, makasın istiab haddini doldurmuş çevre tarafından kırılmasına mani olmak için merkez tarafından açılıp bazı sosyal-iktisadi-siyasi rüşvetler vermesi ve neticede  statükoyu muhafaza etmesi gibi, insanlık tarihinde sabit kalmamış/kalmayacak insan haklarına dair rüşvetler olarak görülebilecek, iktidar mekanizmasının vasilerini de dizginleyen ya da dizginlediği intibaı uyandıran toplumsal sözleşmeler oluşturulmuştur.
 
 
İngilizlerin 1215 tarihli Manga Carta’sı (Büyük Sözleşmesi) tarihin en büyük basamaklarından biri sayılır. İktidar mekanizmasının en tepesine keyfi tutuklama, keyfi vergi, mal gaspı gibi hususlarda kısıtlamalar getirmesiyle insan lehine bir toplumsal sözleşme olarak görülebilse de aslında toplumun çok çok küçük bir kesimiyle, zürriyet ya da dinle iktidar kazanmış merkezsiler ve merkez arasında bir iktidar anlaşmasıdır. Diyalektik diye bir şey olduğunu varsayıyorsak insan hakları ve toplumun hangi kesimlerinin ne kadar insan sayıldığının tanımı da süreç içinde farklılaştıkça, makas da farklı açılmalar yapar farklı sözleşmelerle: yine İngilizlerin 1689 tarihli Bill of Rights’ı (Yargı Güvenceleri), Amerikalıların 1776 tarihli Virjinya Halklar Beyannamesi, Fransızların 1779 tarihli feodaliteyi öldürüp, “kral öldü yaşasın kral!” misali kapitalizm ve burjuvaziyi kutsayan Evrensel İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi… Ve bugukü uzantıları. Arap Baharı, İspanya, İngiltere, Yunanistan, yer yer Amerikadaki bazı hareketlilikler Stephen Heissel’in “Yeni Küçük Kırmızı Kitap”ı  Indignez-vous!’da teklif ettiği başkaldırı boyutu radikal bir değişim getiremezse, makasın biraz daha farklı açılıp merkezi muhafaza edeceği yarınki sözleşmeler…
 
 
Biz mevzuumuza dönelim. Bu sözleşmelerin merkez-çevre dengesini kıpırdatmasa da,  insan hayatı adına domuzdan bugün için ciddi bir tutam kıl kopartacak, antik Antigone’un çığlığına cevap verecek olanına, International Convention for the Protection of All Persons from Enforced Disappearance’a* (BM Kişileri Gözaltında/Zorla Kaybedilmeye Karşı Korumayla İlgili Uluslararası Sözleşme) ve Türkiye’yi bu sözleşmeyi imzalamaya zorlamaya.
 
 
Devletlerin, zimnî emirlerle doğrudan devlet aktörlerine ya da resmen devlet aygıtı aktörü olarak görünmeyen şahıslara, muhalifleri gözaltında kaybettirmesi, bir strateji olarak 70’ler Latin Amerikası’ndaki militarist diktatörlüklerde başlar (şahısları kaybetme medeniyetin başından beri iktidarların baş vurduğu bir yöntemdir,  ama Stalin dönemi SSCB istisna sayılırsa, 70’ler Latin Amerikası’nda sistemli bir devlet stratejisine dönüşmüştür).
 
 
En basit tarifle, şahısların organize bir güç olan devletin kolluk aygıtı aktörleri ya da devletin resmi hüviyeti olmayan illegal para-militer yapılarınca gözaltına alınıp, tutuklanıp ya da kaçırılıp, daha sonra bu şahısların hürriyetlerinin gasp edilmesi ve akıbetlerinin inkâr edilmesidir.
 
 
70’ler ve 80’ler boyunca Latin Amerika’da, Arjantin, El Salvador, Şili, Guatemala, Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti, Ekvator, Haiti, Honduras, Meksika, Nikaragua, Paraguay, Peru, Uruguay ve Venezuela’da; aynı senelerde Asya’da Filipinler, Sri Lanka, Hindistan, Nepal, Pakistan, Endonezya*, Tayland, Çin, Myanmar/Burma, Kuzey ve Güney Kore ve Afganistan’da; 80’ler ve 90’larda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da İran, Irak, Cezayir, Fas, Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Yemen, Ürdün, Lübnan, Suriye ve İsrail’de; 90’lardan sonra da eski Yugoslavya, Belarus, Rusya, Çeçenistan, Ukrayna ve Özbekistan’da ve son senelerde başta Raunda, Angola, Sudan olmak üzere bazı Afrika ülkelerinde sistemli gözaltında kaybetme bir devlet stratejisi olarak kullanılmıştır.
 
 
Yeryüzünde devlet aygıtları tarafından kaybedilen insanların sayısı tam olarak bilinemiyor ama sadece Irak’ta 1980'den bu tarafa, savaş ve akabinde kaybedilenlerin sayısının 375 binle 1 milyon arasında olduğu belirtiliyor, eski Yugoslavya'da hâlâ 17 binden fazla kişinin kayıp olduğu tahmin ediliyor. Afrika'da da on binlerce kişinin kayıp olduğu biliniyor. Kızılhaç'a göre, yalnızca Angola'daki kayıpların sayısı 22 bini buluyor.
 
 
Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) raporuna göre, Türkiye’de sadece 1980-2000 arasındaki yirmi senede 757 kişi gözaltında kaybedildi. Ama bu rakam medya taramasıyla saptandığı için, sadece gazetelere geçenleri kapsıyor. Gözaltında kayıplara dair inkâr stratejisi sebebiyle pek çok zorla kaybedilen insan medyada hiç yer almadı. Keza toplu kaybedilme stratejisi uygulanan Bölge’de, pek çok kayıp yakını aynı akıbetle karşılaşmaktan korktukları için kayıplarına dair karakollara, savcılıklara başvuruda bulunmadı. Batı’da ise bu hususta bir toplumsal farkındalık olmadığı ve mahalle baskısından çekinildiği için tekil kayıp yakınları insan hakları teşkilatlarına başvuruda bulunmuyor; bu da pek çok zorla kaybedilenin belgelenememesine sebep oluyor.  İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2003’de yayınladığı “Kayıpları Unutmadık” kitabında zorla kaybedilen insan sayısı 834 olarak geçiyor. Bazı raporlarda ise bu sayı 2 bini aşıyor. Bu raporlardaki ortak nokta en fazla gözaltında kaybedilme olan senenin 2004, şehirin ise Diyarbakır olduğu.
 
 
Faili Meçhul ve Gözaltında Kayıp devletin ideolojik aygıtlarınca neticede topluma aynı sindirme mesajını verseler de (bazen belli bir iktisadi yapının devamlılığı adına, savaş ekonomisi gibi bunlar sindirme değil de kışkırtma gayeli de kullanılabilir), sistemli kullanılmış iki ayrı stratejidir. Mesela Türkiye’de 1992-1993 senelerinde OHAL bölgesindeki “faili meçhul cinayetler"in yerini,  devlet stratejisindeki yeni bir düzenlemeyle 1994'de “gözaltında kayıplar” almıştır.
 
 
Avrupa ve Latin Amerika insan hakları sistemleri ve insan hakları mahkemeleri arasında bazı ciddi farklılıklar vardır. Gözaltında kayıplar ve faili meçhullere dair Inter-American Court of Human Rights’ın Honduraslı  Velasques Rodriguez davası çok önemli bir dönüm noktasıdır. Adalet kavramının kayganlığı bazında, devletin insan hakları ihlalleri sicili, mağdur/kurbanın maruz kaldığı ihlallere dair hakikatin belirlenmesi, ihlallerin tespiti ve yargılanması, mağdur/kurbana tazminat ödenmesi ve hak ihlallerinin tekrarının engellenmesi üzerine yepyeni bir adalet tarifi tanzim eder bu davanın kararı.
 
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Türkiye’deki gözaltında kayıp davalarına, faillerin devlet kolluğu oluşu, tutuklamanın gizlenmesi ve inkârı ve çoğu kez işkence ve öldürmeyle beraber olması, rejim/hükümet muhaliflerinin bazılarını elimine etmek ve bununla diğer muhaliflere göz dağı verip sindirmek gibi özellikleriyle Latin Amerika’daki gözaltında kayıplara benzerliğini göz önüne alarak, Latin Amerikan sistemine yakın bir yöntem benimsemiştir.
 
 
20 Aralık 2006 tarihli UN International Convention for the Protection of All Persons from Enforced Disappearance (BM Kişileri Gözaltında/ Zorla Kaybedilmeye Karşı Korumayla İlgili Uluslararası Sözleşme),  18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı kararıyla benimsenen Kişileri Başkaları Tarafından Kaybedilmeye Karşı Koruma Deklarasyonu çıkışlıdır.
 
 
Sözleşmenin 1. Maddesinde “Hiç kimse gözaltında kaybedilemez.” der ve “Savaşta olmak veya savaş tehdidi altında olmak veya herhangi bir umumi buhran dahil olmak üzere ne olursa olsun hiç bir istisnai durum bireyin gözaltında kaybedilmesini meşru kılmaz.” diye devam eder.
 
 
BM’nin en son Somali, Sudan ve Cibuti örneklerinde olduğu gibi hakikaten insan hakları odaklı değil, güç odakları paraflı iki yüzlü kararlarından dolayı sözleşmeye mütereddit yaklaşanlar, şerh koyanlar olabilir. Ama BM neticede sistemin bekasına odaklı ve sistem dahilinde merkezin güdümünde olsa da, çevre için çoğu kez makası ancak kırılmasını önleyecek kadar açsa da, yaptırımları olan, yeryüzündeki mevcut en geniş beynelmilel teşkilattır.
 
 
An itibarıyla 83 ülkenin imzaladığı ve 18 ülkenin taraf olduğu ve Türkiye’nin, Başbakan’ın “bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz” sözü ötesinde bir açıklama getirmeden imzalamamakta direndiği BM Sözleşmesi’ni Türkiye’nin imzalaması neden önemli? İmzalaması meseleyi ne kadar çözer? sorularına aşağıda kısaca değineceğiz. Ayrıca siz de ekteki BM Sözleşmesi’ni inceleyerek daha teferruatlı fikir yürütebilirsiniz.
 
 
 
27 Eylül 2009 günü dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, bir gazeteye “Devlet, ‘devlet politikası olarak’ adam öldürür” açıklamasını yaptığı; Koramiral Atilla Kıyat’ın da 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında,  alenen “Faili meçhuller, gözaltında kayıplar bir devlet politikasıydı” dediği bir ülkede yaşıyoruz. Hatta Türkiye’nin 10 Mayıs 2010'da BM İnsan Hakları Konseyi'ndeki dönemsel gözden geçirme toplantısına zorunlu olarak sunduğu raporda “gözaltında kayıplar” olgusunun bahsi bile geçmez, inkâr devam eder. Oysa aynı toplantıda Konsey’den Türkiye’ye doğrudan Sözleşme’yi zaman kaybetmeden imzalaması çağrısı yapılır. Ayrıca BM İşkenceye Karşı Komisyon’un  raporunda da bu durumdan duyulan endişe yazılmıştır.
 
 
Hatırlarsanız, başbakanlığı döneminde gözaltında kayıplar ve faili meçhullerin tavan yaptığı Tansu Çiller 22 Mayıs 1996'da TBMM'de DYP grup toplantısında yaptığı konuşmada, örtülü ödenekten çektiği 500 milyar liranın nereye harcandığına ilişkin olarak şunları söylemişti: “Bu sırlar açıklanırsa millet ayağa kalkar, dünya ayağa kalkar. İnsanlar, milletler birbirine düşer. Türkiye çöker, rejim tehdit altına girer. Herkes altında kalır.” O dönem Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar ise Susurluk Komisyonu'na “Devlet adına bin operasyon yaptık,” demişti.
 
 
Sözleşmeyi imzalayan ülkeler iç hukuklarını sözleşmeye göre düzenliyor. Maalesef kayıpların çoğu öldürülmüş oluyor, hiçbir şey diri bir canın bedeli olamaz ama en azından ortaya çıkarılmak zorunda kalınan kemik kalıntıları, hiç olmazsa bir mezarları olsun diye ailelerine teslim ediliyor, kaybetmelerde fiilen ya da zimnen rol oynayan tüm şahıslar, üzerlerindeki kanuni korumalar kaldırılarak yargılanıyor.
 
 
Temmuz ayında, sözleşmeyi imzalayan ülkelerden Uruguay’da 1973 ile 1985 yılları arasında yaşanan askeri rejim döneminde, kolluk kuvvetleri tarafından kaybedilmiş ve öldürülmüş 200’ün üzerinde insan hakkında davaların başlaması için kararname imzalandı. Daha önce bu fiillerin sorumlusu ordu ve polis mensupları 1985'te çıkan insan hakları ihlallerinin soruşturulmasını engelleyen af kanunu sebebiyle yargılanamıyordu. Başkanlıktan yapılan yazılı açıklamada, yeni düzenlemenin Devlet Başkanı Jose Mujica tarafından hemen imzalanmasının sebebinin mağdurların ailelerine zaman tanınması olduğu belirtildi.
 
 
Nisan ayında ise Meksika’da, ABD sınırında bulunan Tamalupas eyaletinde sekiz ayrı toplu mezardan 59 insan cesedi çıkarıldı, kimlikleri araştırılıyor. Bir sene önce de gene aynı bölgede Orta ve Güney Amerikalı göçmenlere ait 72 ceset ortaya çıkarılmıştı.
 
 
Bolivya’da Silahlı Kuvvetlerin kayıp vukuatına kurumsal olarak dahil olduğu ve sivil halka dönük olarak devlet eliyle onları yıpratmaya ve sindirmeye dönük ve adı da Cumhuriyet Planı olan bir program uyguladığı kararı verildi ve kaybetmelerle alâkalı emir-komuta zincirindeki tüm şahıslar 25 seneden başlayan hapis cezalarıyla yargılanmaya başlandı.
 
 
Askeri darbe sırasında insanları en fazla gözaltında kaybedilmiş ülkelerden biri olan Şili’de, failler beynelmilel mahkemelerde cezalar almalarına rağmen, darbeci generaller devlet koruması altındaydı. Geçen senenin sonunda yapılan mahkemede ise faşist diktatör darbeci general Augusto Pinochet rejiminde görev alan ve sonra Fransız vatandaşlığına geçerek izlerini kaybettiren 14 darbecinin 13'ü suçlu bulundu. Pinochet'nin 1 numaralı adamı Juan Manuel Contreras Sepulveda ve 2 numaralı adamı amiral Octavio Espinoza Bravo müebbet hapis cezasına çarptırılırken, darbecilerin üçü 30 sene, altısı 25 sene, biri 20 sene ve kalanlar 15'er sene hapis cezası aldı. 77 yaşındaki eski general Jose Zara Holger ise aklandı. Kararı alkış ve sevinç çığlıklarıyla karşılayan kayıp yakınlarından, Başkent Santiago'da 1974'de kaybedilen Alfonso Chanfreau'nun kızı Natalia Chanfreau, “Babam kaybedildiğinde ben bir yaşındaydım. Şimdi 37 yaşındayım. Tüm yaşamım adaleti arayarak geçti. Hâlâ yapılacak çok şey var. Babamın nerede olduğunu öğrenmeyi ve suçluların hapse tıkılmasını istiyorum. Yine de şu an çok mutluyum” dedi.
 
 
Ruanda’da 1994’teki soykırımda 100 gün içinde 800 bin Tutsi ve Hutu’nun öldürülmesi ve kaybedilmesinde, emir-komuta zincirinin en üstünde rol oynayan general Augustin Bizimungu 30 sene hapse mahkum edildi, üst düzey iki başka generale de 20’şer sene hapis cezası verildi.
 
 
Hırvatistan’da halkın bir kesiminin ‘İstiklal Savaşı kahramanı’ olarak gördüğü, Karajina bölgesinin Sırplardan temizlenmesi amaçlı ‘Fırtına’ operasyonunda 90.000 civarında Sırbı bölgeden temizlenmiş, kaçamayan binlerce Sırbın ise ölümü ve kaybolmasında rol oynayan General Ante Gotovika 24 sene, sabık İçişleri Bakanı Mladen Markac da benzer suçlardan 18 sene hapse mahkûm edildi.
 
 
Sırbıstan’da halkın bir kesiminin ‘ulusal kahraman’ı, Bosnak Soykırımı’nda pek çok katliam, kaybetme ve tecavüzde emir-komuta zincirinin tepesindeki eski Yugoslavya Başkomutanı Ratko Mladiç ise “insanlık suçlusu” sıfatıyla Lahey Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim edildi, aynı mahkemede yargılanan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç hücresinde ölü bulundu. General Radislav Krstiç ise “soykırım suçlusu” olarak 46 sene hapisle cezalandırıldı. Beş sene süren savaşta 250 bin Müslüman erkek öldürülmüştü, Srebrenica’da altı gün içinde 13 yaş ile 70 yaş arasındaki 8 bin 372 Boşnak erkek ise “sorgulanmak” üzere Mladiç güçlerine teslim edildiğinden beri kayıptı. Kurulan Kayıp Cesetleri Araştırma Komisyonu, organları kesilerek, derileri yüzülerek, yakılarak, diri diri toprağa gömülerek, kurşuna dizilerek öldürülen bu kayıpların kalıntılarını, etrafları mayınlarla çevrilmiş 18 metre derinliğindeki toplu mezarlardan çıkararak ailelerine teslim ediyor.
 
 
Makası Arab Baharı’yla kırılmayacak kadar açan ülkelerden Cezayir de imzacılardan. 2 sene kadar önce otobüs beklerken kaçırılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Mohamed Rahmouni, Blinda askeri cezaevinde bulundu. Yine imzacı Kuzey Afrika ülkelerinden Fas’ta da 47 sene önce hiçbir tanık olmadan kaybolan Abdelhak Roussi’ye dair gelişmeler var: önce gözaltına alındığı ve gizlice hapis tutulduğu ortaya çıktı. 38 sene önce Rabat’taki jandarma karakoluna götürüldüğü, 28 sene önce de bir askeri kampta olduğu ortaya çıktı. Roussi’nin hâlâ hayatta olduğunu iddia eden tanıklar bulundu. Şimdi soruşturmanın tamamlanması ve Roussi’nin canlı ya da ölü olarak teslimi ve süreç içindeki faillerin saptanıp cezalandırılması için çalışılıyor.
 
 
Bunlar benzer acıları yaşamış ülkelerdeki Sözleşme imzalandıktan sonraki gelişmelere birkaç örnek sadece…
 
 
Sözleşmenin 2. ve 3. Maddeleri, taraf devletlerin yetki, destek veya zımni muvafakatıyla hareket eden kişiler ya da gruplar veya devlet mensupları tarafından bireyin gözaltına alınması, tutuklanması, kaçırılması veya herhangi başka bir şekilde hürriyetinin kısıtlanmasını, akabinde bunun inkârı veya kaybedilen kişinin akıbetinin veya nerede olduğunun gizlenmesi, ve ilgili kişinin hukuken korunmasını imkânsız hale getirmekle ve bu fiilleri soruşturmak ve sorumluları adalete teslim etmek için gereken tedbirleri almakla yükümlü tutuluyor.
 
 
4. maddede ise devletler, gözaltında kaybedilmenin kendi ceza hukuklarına göre suç teşkil etmesini sağlamak üzere gereken tedbirleri almakla, ceza hukukunu buna göre yeniden tanzim etmekle yükümlü oluyor.
 
 
En önemli maddelerin birisi ise 5. madde, çünkü bu madde sistematik olarak uygulanan gözaltında kaybedilmeleri, net olarak “insanlık suçu” olarak tanımlıyor ve bunun beynelmilel hukukta belirlendiği şekilde yargılanmasından sorumlu tutuyor devleti.
 
 
Bireyi gözaltında kaybetme fiilini işleyen, işlenmesini emreden, işlenmesi için kışkırtan veya birini görevlendiren, işlemeye teşebbüs eden, fiilin işlenmesinde suç ortağı olan veya fiilin işlenmesine katılan herkesin, mevcut yetkisi ve kontrolünün altındaki kişilerin gözaltında kaybetme suçunu işliyor veya işleyecek olduğunu bilen veya bu durumu açıkça gösteren bilgiyi bilerek görmemezlikten gelenlerin, kişileri gözaltında kaybetme suçuyla alâkalı faaliyetlerden sorumlu ve bu durumun üzerinde kontrolü olanların ve mevcut yetkisi dahilinde kişilerin gözaltında kaybetme suçunu işlemelerini önleme veya engellemesini sağlayacak makul önlemleri almayan veya durumu araştırılması ve kovuşturulması için yetkili mercilere aksettirmeyenlerin kesin olarak mahkum edilmesi gerektiği yükümlülüğünü getiriyor Madde 6.
 
 
“Hiç bir sivil, askeri, veya başka kamu görevlisinden alınan emir veya talimat, bireyin gözaltında kaybedilmesi suçunu meşru kılmaz.” tanımlamasıyla da, fiile doğrudan iştirak etsin-etmesin kaybetmedeki emir-komuta zincirindeki tüm şahısların mahkum edilmesi gerekiyor.
 
 
İşte Başbakan’ın imzalamamaya gerekçe gösterdiği “bir bildikleri”nin birisi bu. Kenan Evrenler,  Süleyman Demireller, Tansu Çillerler, Mesut Yılmazlar, Doğan Güreşler, Mehmet Ağarlar, Orhan Taşanlarlar, Hayrettin Kozakçıoğulları, Ali Murat Ertosunlar, Necdet Menzirler, İsmail Hakkı Karadağlar, Necati Bilicanlar, Ünal Erkanlar, Saffet Arıkan Bedükler,  Veli Küçükler, Arif Doğanlar, Kurtuluş Öğünler, Cemal Temizözler, Aytekin Özenler, Cahit Aydınlar, Nurettin Atalar, Nahit Menteşeler, Murat Karayalçınlar, Esat Oktay Yıldıranlar, Kutlu Aktaşlar, Levent Göktaşlar, Levent Ersözler, Meral Akşenerler, Burhanettin Özdemirler, İbrahim Şahinler, Korkut Ekenler gibi binlerce Parlemento, TSK, Emniyet, Yargı vb devlet aygıtı aktörleri “insanlık suçlusu” olarak yargılanacak.
 
 
Bu “insanlık suçluları” arasında mevcut AKP mebusları da var. 1991-1996 senelerinde Urfa Valiliği yaptığı dönemde Urfa'daki 35 faili meçhul ve kayıp vukuatla alâkalı hakkında savcılığa yapılmış başvurular mebus dokunulmazlığı dolayısıyla işleme girmeyen ikinci dönem Tekirdağ mebusu ve dahi geçen dönem İçişleri Komisyonu Başkanlığı yapan Ziyaettin Akbulut; TBMM Başkanı Cemil Çiçek; darbelerin, 28 Şubatların köklü bürokratı, emniyet müdürü, vali, “Devlet kim?” diye sorulduğunda işaret edilebilecek şahıslardan sabık Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Abdülkadir Aksu gibi AKP mebusları da “insanlık suçlusu” olarak yargılanacak; “bu da “bir bildikleri” oluyor. Eğer imzalanırsa AKP bazı mebuslarını, partililerini, bürokratlarını gözden çıkarmak zorunda kalacak.
 
Sözleşmenin 8. Maddesi ise faillerin “zaman aşımı”yla kurtarılmasının önünü kapıyor. Yani Kemal Türkler davasındaki gibi traji-komik oyunlar oynanamayacak. Bu madde 12 Eylül ve önceki faillerin de korkulu rüyası.
 
 
9. Madde belki bazı açıklar taşıyabilir. Fail vatandaşlıktan çıkmışsa mesela… Gerçi beynelmilel “insanlık suçu” mahkemeleri daha garanti. Ama “devlet, uluslararası yükümlülükleri nedeniyle, suçlu olduğu iddia edilen kişiyi başka bir devlete iade veya teslim etmesinin veya yetkisini tanıdığı uluslararası bir mahkemeye teslim etmesinin gerektiği durumlar hariç, suçu işlediği iddia edilen kişi kendi yargı yetkisinin olduğu herhangi bir yerde olduğu müddetçe işlenen suçu yargılamak üzere yetkisini kabul ettirmek için gereken tedbiri alır” tanımı TC hakim ve savcılarını, hukuktan ziyade teamülle işleyen Yargı’yı düşününce tereddüt yaratmıyor değil. En yakın, üç beraate ve tüm rasyonel delillerin aksini göstermesine rağmen Yargıtay’ın ağırlaştırılmış müebbetle yargılamakta ısrar ettiği Pınar Selek ya da resmen “aleyhinde delil yok ama tam kanaat var” denebilip 18 sene 9 ay hapis cezasına çarptırılan Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu sözcüsü Necati Abay örnekleri önümüzde. Yargı’nın Sözleşme’ye rağmen bugüne kadar devam ettirilen teamüllerden vazgeçeceği garantisi yok. Devamı beynelmilel hukuk platformlarında aranabilir tabi ama o zaman Sözleşme’nin çözdüğü bir şey olmayacak.
 
 
12. Madde de çok önemli, çünkü “devlet sırrı”, “gizlilik” kararlarını ve askeriye gibi teşkilatların alan yasaklarını kırıyor: “Soruşturma ile ilgili bilgi ve belge de dahil, soruşturmanın etkin bir şekilde yürütülmesi için gereken yetki ve kaynaklara ulaşabilmelerini…gözaltında kaybolan kişinin bulunduğuna inanmak için makul sebep bulunan herhangi bir yere girebilmeyi” garanti altına alma yükümlülüğü getiriyor taraf devletlere.  Ayrıca bu maddede devlet aygıtlarının ya da başka güç odaklarının engellemesine karşı devlete “soruşturmanın yürütülmesine engel olacak hareketleri önlemek ve bunlara karşı yaptırımda bulunmak için gerekli önlemleri almalıdır” yükümlülüğünü getiriyor.
 
 
Başbakan’ın “bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz”undaki diğer bildiği ise Sözleşme’nin 13., 14., 15. ve 16. maddelerindeki Kıbrıs’ı alâkadar edecek yükümlülükler. Madde 24’deki “Saygınlık ve itibarın iadesi de dahil tazmin edilmek” de bu “bir bilinen”e dahil. TC, Rusya’yla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) en çok mahkumiyet alan ve en çok tazminat ödeyen iki ülkeden biri. Görünen o ki mesul devlet aygıtları aktörlerinden tanzim edilmeyip, bizden aldığı vergilerle ödediği tazminatları iplemiyor ama burada işin içine paradan ötesi de giriyor.
 
 
 “Hiç kimse gizlice alıkonamaz” diyen 17. Maddenin şıkları ise gözaltında kaybedilen bireye, şu ya da bu şekilde bununla alâkası olan tüm şahıs, mekan vd bilgilerin hiçbir gizlilik kalkanı olmadan tüm evreleriyle  ifşa edilmesi yükümlülüğünü getiriyor taraf devlete. Bu da zayıf bir olasılık olsa da, (beyin yıkama, hafıza silme, işkencede akli melekelerini kaybetme gibi iddialar da olduğu göz önüne alınarak) kaybedilenin canlı, en azından ceset olarak yakınlarınca bulunmasını ciddi olarak kolaylaştırıyor. 18. Madde de bunu pekiştiriyor. Bu maddeler özellikle çeşitli devlet aygıtlarındaki asker, polis, jandarma, korucu, yargıç, savcı, doktor, nüfus memuru, istihbaratçı, vali, kaymakam, muhtar, gardiyan, psikolog vd aktörün, çeşitli derecelerde “suçlu” olarak yargılanmalarının önünü de açıyor. Madde 20 de, devlete önceki maddelerde geçen “bilgi edinme hakkı”nın hiçbir gerekçeyle kısıtlanamayacağı yükümlülüğünü getiriyor.
 
 
Madde 21’deki “Her taraf devlet, özgürlüğü kısıtlanmış kişilerin, gerçekten salıverildiklerini gösteren güvenilir bir doğrulamayla salıverilmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri almalıdır.” tanımı da özellikle 90’lı senelerde yaşananlar düşünüldüğünde çok önemli: Pek çok gözaltına alınan şahıs hüviyetlerine el konulup, ertesi gün gelip almaları söylenerek ve imzaları alınarak salıveriliyor, hüviyetlerini almaya geldiklerinde artık çıkış imzası vermiş kayıplar oluyorlardı. Hukuki düzenlemenin mecburiyet hale getirdiği bir polis devletinde yaşadığımız, hele dönemin OHAL dönemi olduğu göz önüne alındığında hüviyet kağıdı ciddi bir vazgeçilemez oluyordu.
 
 
23. Madde devleti “hukuku uygulayıcı sivil veya askeri personel, tıbbi personel, kamu personeli ve tutuklunun gözetim ve sağaltımından sorumlu herhangi başka birinin eğitiminin bu Sözleşme’nin ilgili hükümleri hakkında gerekli eğitim ve bilgiyi de içermesini temin etmekle” yükümlü kılıyor;* kılıyor da akla insan hakları, çocuk hakları eğitimleri alıp bordrolarını yükselten ama bu eğitimlerin kapsaması gerekenleri iplemeyip azami bir eşitsiz şiddet kullananmaya devam eden emniyet mensupları gelince neticeden pek emin olamıyor insan. Yargı’daki gibi, Emniyet ve Askeriye’de de kanuni düzenlemeler insan lehine düzelse de, teamüller genelde kanunun önünde seyrediyor ve iç hukuk bu aygıtların aktörlerinin hukuksuzluğuna gerçek mânâda müdahale etmiyor.
 
 
Yine 23 Madde, PVSK, TMK, Jandarma ve Askerlikle ilgili kanunlar gibi kanunlarda ciddi değişiklikleri zorunlu kılıyor: “Taraf devletler bireyin gözaltında kaybedilmesi fiilini buyuran, bunu yetkilendiren veya cesaretlendiren emir veya talimatların menedilmesini sağlar ve böyle bir emre uymayı reddeden birinin cezalandırılmayacağını garanti eder” .
 
 
24. Madde kayıp yakınlarını da “kurban” olarak tanımlıyor ve akıbetler açığa çıkıncaya kadar onların sosyal imkânlarını sağlamak ve bunları destekleyecek teşkilatlar oluşturmak, teşkilatlarla çalışma hakkını garantiye almak mecburiyetinde tutuyor taraf devleti.
 
 
26. Madde devletlerin Sözleşme’nin fonksiyonlarının yürütülmesi için “bağımsız” ve “yetkili” bir Gözaltında Kayıp Komitesi kurmasını zorunlu kılıyor. Komite’nin, bireysel yetkiyle bağımsız ve tarafsız hizmet edecek ve insan hakları konusunda geçerli bir yeterliliğe ve yüksek ahlaki değerlere sahip 10 kişiden oluşması şartı var. Gözaltında Kayıp Komitesi büyük ölçüde TC2de de DKÖ ve STK’ların talep ettikleri Hakikat Komisyonları’nı çağrıştırıyor ama çok ciddi bir fark var; Sözleşme’nin öngördüğü Komite burada talep edilenin aksine kurum temsilcilerinden değil, bağımsız şahıslardan müteşekkil olacak. Komite’nin teşekkülündeki bir şart da cinsiyetlerin dengeli temsili..
 
 
Bu madde teferruatlı yazılmış. Komite, yöntem ve kurallarını belirlemekte her şeyden tam bağımsız olmak zorunda, ve Komite üyelerine BM uzmanlarının dokunulmazlık ve imtiyaz imkânlarının taraf devlet tarafından tam tahsisi mecburiyeti var. BM Genel Sekreteri, Komite’nin görevlerini etkin bir şekilde yerine getirebilmesi için gereken personel ve binayı sağlar ve BM Genel Sekreteri Komisyonun ilk toplantısını yapar. Bu da “derinlikleri” olan devletlerin maddelerinin tabiatlarına tezat düşüyor şüphesiz, bu tam bağımsızlık durumu ne savaş bütçelerini, ne rantları ortaya çıkarır, Ramazan Akyürek gibi ne prenslere dokunur, e tabii “bir bilinen”den hariç değildir, tek “s”i düşmüş Süreya Cemal’in “Afrika”sı misali. Üstelik Madde 33, Komite’ye şartların doğru uygulanmadığını düşündüğü noktada taraf devletten hesap sorma ve rapor talep etme hakkı da veriyor. İş, Uluslararası Adalet Mahkemesine kadar gidebiliyor.
 
 
Türkiye’nin artık “bir bilinen” derinliklerine veda edip, derindeki artı-eksi hesaplarını bırakıp acilen Sözleşme’yi imzalaması gerekiyor.
 
 
Osmanlı döneminde devlet aygıtları ve paramiliter güçlerince kaybedilen Ermeniler TC’den hariç tutulursa, o dönem henüz ismi konmamış olsa da TC’nin ilk ünlü kayıbı, Türkçe romanın en güzel örneklerini vermiş, “Aldırma Gönül” şiiri şarkı formuyla hapishane olgusuyla toplumsal algıda özdeşleşmiş Sabahattin Åli’dir. İki kez hapsedilen ve yaşama imkânları yok edilen yazar, pasaport alamayınca Bulgaristan’a kaçmak için bir kaçakçıyla anlaşır. Ama anlaştığı kaçakçı Ali Ertekin askeriyeden ayrılma gedikli çavuş bir ajandı ve yazarı Jandarma Karakolu'na teslim etti ve bir daha kendisinden haber alınamadı. 16 Haziran 1948’de Kırklareli’nin Sazara ve Hedye köyleri arasında hayvan otlatan bir çoban bir kovukta aylar önce öldürülmüş bir ceset bulur ama kimliği tespit edilemez. Daha sonra bir polis haberinin Sabiha Sertel’in dikkatini çekmesiyle, cesedin Sabahattin Ali, katilin de Ali Ertekin olduğu ortaya çıkar. Yazarı 2 Nisan 1948'de öldürdüğünü itiraf Ertekin hüküm giyer, ama iki hafta kadar hapis yattıktan sonra aftan yararlanıp tahliye edilir. Devlet 63 senedir yazarın kızı Filiz Åli’ye, ne bir polis fotoğrafında aralarında bir Puşkin kitabı da olduğu da görülen şahsi eşyalarını ne de mezarını teslim eder. Her sene ölümünün sene-i devriyesinde Istranca dağlarında anılan yazar, akibeti bilinse de hâlâ kemikleri ailesine teslim edilmediği için kayıptır.
 
 
Gözaltında kaybetme, hep olsa da uzun seneler faili meçhul etme gibi sistematik olarak kullanılmamıştır. Gözaltında kaybetmenin sistematik bir devlet politikasına dönüşmesi 12 Eylül Askeri Darbesi’ne denk gelir. İlk sistemli gözaltında kaybetme kurbanları kendini “sol” olarak tanımlamış muhaliflerdir, geniş çapta ismi duyulan ilk kayıp da 21 kasım 1980'de İstanbul'da kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamayan Dev-Sol’dan Hayrettin Eren’dir (Hayrettin Eren’in medyada görece yer bulmasına annesi Elmas Eren’in figanları vesile olur biraz da. Karagümrük Karakolunda gözaltı belgesini görür oğlunun ama akabinde “gözaltına alınmadı” derler. Daha sonra bir utanç müzesi olması gereken Gayrettepe Karakolu’nda olduğu duyumunu alır, yine yok derler ama nasılsa arabası oraya çekilmiştir. Eren’in Gayrettepe’de işkence gördüğüne aynı operasyonda alınan arkadaşları şahidlik etse de, Devlet hep inkâr eder, “yakalanmadı, hâlâ aranıyor” der. Doğu Bloku’nun yıkılması, devletin iktidarını ve kolluğunu ve de bütçesini meşrulaştırmasının “yaratılıp empoze edilen tehlike” olarak gösterileni “komünizm”in artık inandırıcılığı kalmayınca, yeni bir “tehlike” yaratmak gerekir statükonun bekası için. Bu da Kürdler eşittir “terör” olur. Sistematik olarak en çok kaybedilenler de Kürdler olur.
 
 
İster bir kesime sistematik uygulanmış bir devlet stratejisi olsun, ister eşitsiz güç sahibi bir devlet aygıtı aktörünün şahsi fiili olsun, bir insanı zorla kaybetme, zorla kaybetmedir ve kayıplar arasında bir kıymet, önem vb hiyerarşi kurulamaz.
 
 
Cumartesi Anneleri olgusunun ortaya çıkıp, beyaz baş örtüleri ve “Never Forget/Never Forgive” sloganlarıyla bütün dünyanın tanıdığı Arjantinli Plaza Del Mayo Anneleri gibi toplumsal bir fenomene dönüşmesi, 21 Mart 1995'te gözaltına alınıp 55 gün kendisinden hiçbir haber alınmadıktan sonra, cesedi kimsesizler mezarlığında bulunan Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak’la başlar. Emine Anne ve ailesinin Galatasaray Meydanında başlattığı acısının derinliği sessizliğinde mücadele, Rıdvan Karakoç’un işkence edilmiş bedeninin de bulunması üzerine bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakınının da dahil olmasıyla 27 Mayıs 1995’ten “Gözaltında kayıpların akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle bugüne kadar sürer. Mücadeleye İHD sahip çıkar, ve bugüne kadar da gözaltında kayıplar mücadelesinde başvuru, takip ve belgeleme açısından en geniş çalışan kurum olur. Cumartesi Anneleri ve ilk Cumartesi İnsanları Nimet Tanrıkulu’lar, Leman Yurtsever’ler, Eren Keskin’ler, Beril Eyüpoğlu’lar, Sonat Zelyut’lar, Filiz Karakuş’lar, Hürriyet Şener’ler ciddi polis şiddetine maruz kaldı. Uluslararası Kayıplara Karşı Komite (ICAD) Türkiye Şubesi ve YAKAY-DER de gözaltında kayıplar için çalışmaya başladı, aydınlar ciddi destek verdi, Cumartesi Anneleri her hafta ana akım medyada yer almaya başladı. 1996 Mayıs’ında ilk Gözaltında Kayıplar Kurultayı Cumartesi Anneleri’nin ev sahipliğinde Plaza Del Mayo Anneleri’nin de katılımıyla yapıldı.
 
 
Devletin ideolojik aygıtlarının karşı stratejilerine rağmen eylemin marjinalleşmemesi, gittikçe daha geniş kitlelerden destek görmeye başlaması Devlet’in ceberut yüzünü daha da setleştirmesine sebep oldu. Kayıp yakınlarının ve destekçilerin daha meydana varmadan polis şiddetine maruz kalmaya başlaması, meydanda oturmanın şiddet kullanarak engellenmeye çalışılması, eylemlerde toplam 1093 kişinin gözaltına alınması üzerine bir de olgusal bir hak arama kampanyası olan eyleme partizanca çekişmeler de eklemlenmeye başlayınca, 13 Mart 1999’da 200. haftada Galatasaray’daki Cumartesi Anneleri’nin sessiz oturma eylemlerine ara verildi.
 
 
Leman Yurtsever’le hâlâ bir utanç duvarı gibi ortada duran gözaltında kayıpları, Ergenekon Davası’nda ortaya çıkan belgeler, JİTEM itirafları, BOTAŞ kuyularıyla bu olgunun ayan beyan alâkaları üzerine sık sık konuşuyor, bu olgu üzerine yeniden aktif bir şeyler başlamasına nasıl vesile olabiliriz diye düşünüyorduk. Önce eylemi bu kez kayıpların çocukları üzerinden başlatıp, her hafta bir gözaltında kayıbı ele alıp, onun dosyasının da eylem akabinde Ergenekon’a eklenmesi için savcılığa başvurmayı düşünmüştük. Bu arada bu eylemin senelerce himayesini yapmış, kayıpları belgelemeye devam eden İHD’den burada yapın teklifi gelince, Leman, ilk dönemin Cumartesi İnsanları’ndan Sebla Arcan, Ayşe Yılmaz ve ben IHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon olarak, kayıp yakınlarıyla beraber Cumartesi Anneleri eylemlerini, Galatasaray Meydanı’nda eski formatında, 201. haftadan devam ederek 31 Ocak 2009’da tekrar başlattık. Daha sonra komisyonumuza Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak’ın da aralarında olduğu pek çok yeni arkadaş katıldı, Cumartesi İnsanları gittikçe çoğaldı, uzaklaşmış kayıp yakınları yeniden meydana davet edildi, uzun bir süre kadın tiyatro oyuncuları haftanın kayıbı metinlerini düzenli okuyarak destek verdi…
 
 
Ama ana akım medya uzun süre bazı köşe yazarlarının tekil yazıları hariç sayfalarını ve ekranlarını Cumartesi Anneleri’ne açmamakta direndi. Gözaltında kayıplar gerçeği toplumsal farkındalığın büyük ölçüde haricinde kaldı, ta ki 300. haftaya kadar. 300. haftadaki izdiham bu görmezden gelmeyi kendiliğinden yıktı, üstüne bir de kendini Müslüman olarak niteleyen basındaki kadın köşe yazarlarının Cumartesi Anneleri'ne ısrarla sahip çıkıp sık sık gündeme getirmeleri, eh bir de üstüne henüz milliyetçi-militarist çizgiye evrilmemiş seçim yatırımı da eklenince Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 5 Şubat 2011’de Dolmabahçe’de Cumartesi Anneleri ve İHD Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon üyeleriyle buluştu.
 
 
İşte, BM Sözleşmesi hakkında o menhus “Bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz” lakırdısını da orada etti. Sahiciydi, değildi, şu kadar sahiciydi, seçim yatırımıydı falan filan, hiç biri mühim değildi. Bu buluşma TC konusunda gözaltında kayıplara dair bir milattı. Çünkü o güne kadar, tüm rasyonel delillere rağmen, gözaltında kayıplarla alâkasını hep inkâr etmiş Devlet, ilk kez en üst kademesiyle Devlet’in TC’deki gözaltında kayıpların sorumlusu olduğunu resmen kabul ediyordu.
 
 
İlk iş olarak, sivil Hakikat Komisyonları yerine TBMM Gözaltında Kayıplar Alt Komisyonu (Komisyon değil) kuruldu ve başına talihsiz bir isim, ilk ve tek kez katıldığı Galatasaray’daki Cumartesi Anneleri eyleminde Sabahattin Åli’nin resmini taşımayı reddetmiş Zafer Üskül getirildi. (Aynı eylemde Üskül’ün reddettiği Sabahattin Åli’yi yanındaki bağımsız mebus Ufuk Uras taşımıştı.) İlk iki kayıp olarak da 12 Eylül kayıplarından Cemil Kırbayır ve AKP hükümeti döneminde kaybedilen Tolga Baykal Ceylan ele alındı.
 
 
Devletin arşivleri açılınca , TBMM komisyonu Cemil Kırbayır’ın Kars’ta darbe işkencehanesinde, devlet aygıtı aktörlerinin işkencesi altında öldürüldüğünü açıladı raporunda. Ve bu çok çok önemli bir ilk adım oldu. Henüz Kırbayır’ın kalıntıları bulunup, bir mezar yapabilmeleri için ailesine teslim edilmedi ve emir-komuta zincirindeki tüm faillerinin yargılanmasına başlanmadı ama artık ilk ilmik çözülmüş oldu. Ama Alt Komisyon, Kırbayır’a gösterdiği ihtimamı AKP hükümetinde, İçişleri Bakanlığı’na bağlı jandarma tarafından kaybedilen Ceylan’a göstermedi. Belgeleri toplamadı, tanıklarla görüşmedi, faillerin ifadeleri üzerinden maddi hatalarla dolu uydur kaydır bir rapor yayınlayıp, Tolga’nın kaybedildiğini inkar etti. Hatta Üskül “siyasi değil ki devlet neden kaybetsin” şeklinde çok talihsiz bir açıklama yaparak, insan haklarına dair akıllara ziyan bir hiyerarşi yaratmaya kalktı ama şimdilik tekrar sessizlikle kapatılıyor olsa da devamı gelecek, gelmek zorunda…
 
 
BM Sözleşmesi imzalandığında, Sözleşme’nin önemli şartlarından biri olan Gözaltında Kayıp Komitesi de Hakikat Komisyonu talep edenleri tatmin etmeyecek çünkü bu Komite’ye kurumsal katılım yapılamıyor, katılım bireysel bazda oluyor.
 
 
Cumartesi Anneleri, BM Sözleşmesi imzalanıp tüm kayıpların akıbetleri açığa çıkıncaya eylemlerine devam edecek. Ben her kesimden insana yazıp “Türkiye, BM Kişileri Gözaltında-Zorla Kaybedilmeye  Karşı Korumayla İlgili Uluslararası Sözleşme’yi imzalamalıdır çünkü ….” yarım cümlesini iki cümleyle tamamlamalarını talep ettiim, bir bölümü, partizan malulilyetlerimiz neticesi kurumsal ya da bireysel olarak kolay kolay yan yana gelmeyecek bu insanların tümü, “imzalamalıdır” fikrine tamamen katılarak, kendi meşreplerince gerekçesini yazıp gönderdiler. Keşke birileri de bunu devleti sözleşmeyi imzalamaya zorlayacak, şiddetsiz bir sivil kampanyyaya dönüştürse...
 
 
Cumartesi Anneleri eylemlerine ilk döneminde, ilki Mina Hanımın (Urgan) ısrarıyla toplam iki kez gidebilmiştim, ağır polis şiddeti tehdidi altında bu iki seferde duygu düzleminde tam algıladığımı söyleyemem ama son dönemlerde epey aksatmış olsam da 2009 başından itibaren dört sene ağır hastalık ya da mecburi seyahat harici devamsızlık yapmadığım bu ikinci dönemde buradaki duyguyu epey idrak ettim zannederim. Kolay olmadı, ilk haftalar hep ağlıyordum, hâlâ elime 12 yaşında Mardin Dargeçit’te kaybedilen Seyhan Doğan’ın resmi geçtiğinde, bazı kayıp yakınlarının konuşmalarında, oğlunu kendi eliyle karakola teslim etmiş, bir daha da haber alamamış Hanife Anne (Murat Yıldız’ın annesi) fenalaştığında gözyaşlarımı tutamıyorum, ama gözyaşları buradaki acı ve hepimizin suçortağı olduğumuz utanç karşısında çok hafif kalıyor. Bir cümle hatırlıyorum özellikle, bir annenin, Kızıltepe’de evladının kalıntısı bulunmuş başka bir anneye sarılıp, “Mezar taşına dokunacaksın, için ısınacak” deyişini; “mezar taşı” ve “içi ısınmak”; tam bir kara deliğe düşmüştüm, cümleden sonra hiçbir şey hatırlamıyorum, kendime geldiğimde Galatasaray Meydanı boşalmıştı. Metin Göktepe’nin annesi Fadime Anne’yle birlikte sarılışı, dokunuşu, bakışıyla hayatımda tanıdığım “en anne” iki kadından biri Emine Anne (Hasan Ocak’ın annesi); acısının yaşları gözlerinde katılaşıp billurlaşmış, “mezarına dokunayım ki artık ölebileyim” diyen 105 yaşındaki ölümüne kadar zihni de hâlâ billur gibi duran Berfu Anne (Cemil Kırbayır’ın annesi, maalesf oğlunun mezarına dokunamadan öldü); Batı’ya pompalanan ezberin körlüğüyle başına gelinceye kadar “bu benim başıma gelmez” demiş oğlunun hayaletiyle dolaşan yapayalnız Kadriye Hanim (Tolga Baykal Ceylan’ın annesi); uykusuzluğa gizli akıttığı yaşlarıyla iki çocuk büyütmüş tavizsiz ve vakur Hanım Tosun (Fehmi Tosun’un karısı); bir kayıp yakını olarak doğumundan çalınmış çocukluğundan kırıntıları acıdan tırtıklamaya çalışan küçük Bahar (Kasım Alpsoy’un torunu); 18 senedir oğlunun giysilerini dolaptan, çatal bıçağını sofradan kaldırmamış Zübeyde Anne (Ferhat Tepe’nin annesi); yaz demeden, kış demeden “ölüsünü ya da dirisini” isterken her an tıknefes kalıverecek gibi fakirlikle helmelenmiş Kiraz Hanım (İsmail Şahin’in karısı) ve daha niceleri… uykuyu öldürmüş insanlar, kayıp yakınları.
 
 
Yazıya hafızamda kalan bir şiirle nokta koymak istemiştim. Yeats’in diye hatırlıyordum ama taradım, bulamadım. Ben de hafızamda kalanı yazıyorum. “Hiçbir şeye benzemez bir kaybedilenin yakını olmak/Onlar ki acıdan da farklı bir zulme mahkumdur/Zaman eksiltmez onların yoksunluğunu bir ölünün yakınlarındaki gibi/Onlar ki uykuyu öldürmüştür ve bir kararsız dengeye binmişlerdir kalmış ömürleri boyu”. Aklımda kalan şiir İngilizce olduğu için fazlasıyla tercüme koktu, affola. Ama tanıdığım pek çok kayıp yakınının, kaybı bulunmadıkça bu “kararsız denge”ye mahkum edildiğine şahit oldum hep. Kaybedilenlerin yakınlarının da “kayıp”a çoğaltılması gibi…
 
 
Sözleşmeyi imzalayan ülkeler:
 
Almanya, Arjantin, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Benin, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya, Burkina Faso, Burundi, Cape Verde, Cezayir, Çat, Danimarka, Ekvator, Ermenistan, Fas, Finlandiya, Fransa, Gabon, Granada, Guatemala, Haiti, Hollanda, Honduras, İspanya, İsveç, İsviçre, Kamerun, Kenya, Kıbrıs, Kolombiya, Komoros, Kongo, Küba, Laos, Liechtenstein, Litvanya, Lübnan, Lüxemburg, Madagaskar, Makedonya, Maldivler, Mali, Malta, Meksika, Moğolistan, Moldovya, Monaco, Montenegro, Mozambik, Niger, Nijerya, Norveç, Panama, Paraguay, Portekiz, Romanya, Ruanda, Samoa, Senegal, Sırbistan, Sierra Leone, Slovakya, Slovenya, St. Vincent ve Grenadines, Şili, Tanzanya, Tunus, Uganda, Uruguay, Vanuatu, Venezuela, Yunanistan.
 
 
 
NOT: Bu yazının orjinali ingilizce olarak kaleme alınıp, Avrupa Barış Meclisi Bülteni ve Britannia 24/7'de yayınlanmıştır.
 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.