18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Milli Eğitim ve Sosyalizasyon

Milli Eğitim ve Sosyalizasyon

Bireyler, doğası gereği içerisinde doğdukları (verili) çevrelerde hakim olan normlara uyum gösterirler ve bir süre sonra bu normları içselleştirerek kendi evrenlerinde ve küçük dünyalarında herhangi bir sorgulama gereği duymadan yaşamaya başlarlar.

Hakim normlarla şekil verilen bu düşünce evrenlerinin oluşumu; ya bireylerin yetiştikleri ortamlarda zorlama olmaksızın, yani ‘doğal’ sosyalizasyon şeklinde gerçekleşir ya da otoriter ve baskıcı ortamlarda bireylere dayatılan kalıplar çerçevesinde, yani ‘yapay’ sosyalizasyon şeklinde gerçekleşir.Örneğin Budist bir ailenin çocuğunun ya da Budizm’in hakim olduğu bir toplumda yetişen bir bireyin Budizm’den başka bir dinden olması düşük bir ihtimaldir. Benzer şekilde, kutuplarda yaşayan bir Eskimo’nun büyüdüğünde iyi bir balık avcısı olması kaçınılmazdır. Bunlar sosyalizasyonun ‘doğal’ olarak adlandırılan boyutlarıdır. Sosyalizasyonun doğal boyutu, kişinin bulunduğu toplumun alışkanlıklarını, geleneklerini, inançlarını, değer ve tutumlarını zora dayalı herhangi bir baskıya maruz kalmadan öğrenme ve uygulama sürecine denk düşer. Kısacası bireyin herhangi verili bir ortamda hangi yönde sosyalize edildiği, o ortamın hakim yaşayış biçimi ve algısıyla doğru orantılıdır.

‘Yapay’ sosyalizasyon ise; belirli bir doktrini sürece yayılmış bir zorunlulukla kitlelere dayatmak olarak ifade edilebilir. Buna özellikle otoriter ve yukarıdan aşağıya örgütlü toplumlarda görülen toplumsal mühendislik projelerini ve bu projelerin de en çok kullanılanı olan kitlesel eğitim süreçlerini örnek gösterebiliriz. Daha anlaşılır söylemek gerekirse, (yazımızın de ana konusunu oluşturacak olan) Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik presleme merkezleri olan Milli Eğitim okullarının formasyonuyla şekillenen bireylerin merkezi ve zorunlu bir eğitime tabi tutulması süreci, sosyalizasyonun doğal olmayanına tekabül etmektedir.

Sınırları içerisinde yaşayan faklılıkları tek bir kimlik kategorisi içerisinde eritme pratiğiyle malul Ulus Devletler, egemenliği altındaki halkları tek bir kalıba döküp sadık vatandaşlara dönüştürmek için ‘millileştirilmiş eğitimi’ vazgeçilmez bir araç olarak kullanırlar. Bunun için eğitimi merkezi ve zorunlu hale getirip belirli bir ideoloji doğrultusunda idealize edilmiş sosyalizasyonun nimetlerinden yararlanmanın keyfini çıkarırlar. Bu sosyalizasyon sürecinde sistem fabrikasının ideolojisi, tüm bireylerin beynine çocuk yaştan başlanarak ilk gençlik çağına kadar boca edilir ve sistemle sorunu olmayan ve hatta yeri geldiğinde sistem için canını feda edebilecek gözü karalıkta vatandaşlar yetiştirir.

Bu zorunlu eğitim süreci her ne kadar öğrenciyi ensesinden tutup okula götürmek şeklinde bir zorunluluk arz etmiyor olsa da, otoriter rejimlerin zamanla zor kullanmadan otoriter olabilme özelliği ve aynı presleme merkezlerinden geçmiş ebeveynlerin çocuklarını herhangi bir sakınca görmeden okula gönderiyor olmaları, eğitimin zor kullanmadan ve herhangi bir sorgulamaya maruz kalmadan işlevini gerçekleştirebilmesini sağlamaktadır.Ebeveynlerin, okulların sosyalizasyon merkezi olduğunun yeterince farkında olmamasının ve çocuklarını herhangi bir sorgulama gereği duymadan okula göndermelerinin diğer bir sebebi, görünüşte okul müfredat ve uygulamalarının herhangi bir ‘aşırılık’ içermiyor gibi görünmesini sağlayan ‘örtük’ halidir.

Özgür Birey Değil, ‘Sadık Vatandaş’ Yetiştiren Sistem

Otoriter ve ideolojik yönetim şeklinin hüküm sürdüğü rejimlerde eğitimin, eğitilenin aleyhine işleyen bir süreç olduğu su götürmez bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim okullarında da ideolojik müfredatın hakim olması ve eğitimin her kademesinde bu ideolojik formasyon çerçevesinde öğrenci yetiştirmenin hedef olarak gözetilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki eğitimin eğitilenin aleyhine bir süreçle işlediğini göstermektedir.

Annelerinin kucağından alınıp törpülenmek üzere okulların tek tip insan yetiştirme tornasına tabi tutulan ve yaşları tek basamaklı yaşlara tekabül eden bu çocukların, (eğer güçlü ve sorgulayıcı bir aile eğitimine tabi tutulmamışlarsa) ‘insan’ olarak girdikleri okullardan birer ‘sadık vatandaş’ olarak çıkmaları işten bile değildir.Dahası, eğer sorgulayıcı bir kişiliğe sahip değillerse ya da okulda öğretmenlerin savurduğu bilgilere karşı bir kalkanları yoksa, bireylerin, bu sosyalizasyon süreci sonunda kendilerine dayatılan hakim normların çizdiği sınırlar içerisinde düşünmeleri ve birer sadık ‘makbul vatandaş’a dönüşmeleri kaçınılmazdır.

Zira ideolojik olan müfredatın, eğitimin her kademe ve her alanına serpiştirilmesi gerçeği, kitlelerin nasıl yoğun bir ideolojik eğitime tabi tutulduğunu ve ‘Makbul vatandaşların’ hangi referanslarla yetiştirildiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin Türk Millî Eğitiminin Temel İlkeleri’nin 10. Maddesinde eğitimin asıl amacının öğrenciyi ideolojik tornalarda yontmak olduğunu kanıtlayan bir tanımlama yer almaktadır:

Madde 10- Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerindeAtatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Anayasa'da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır.

Maddede geçen ‘her derece ve türü’ ile ‘her türlü eğitim faaliyeti’ cümleleri, özellikle dikkatle incelenmesi gereken kısımlardır. Bu madde ile birlikte anlıyoruz ki Milli Eğitim’in asıl işlevi, eğitim sürecinin her alanında ve her faaliyetinde Resmi olarak kodlanmış ideolojiyi öğrencilerin beyinlerine enjekte etmek ve altı yaşında annesinin kucağından aldığı çocukların beyinlerini, standartlaştırılmış içeriğin hakim olduğu müfradatın serpiştirildiği bir formasyonla yıkamaktan ibarettir. Bu işlevin başarısı ise kendisini, eğitim sürecine Atatürkçü-Laik-Türk olmayan ailelerin çocukları olarak girenlerin, eğitim süreci sonunda okuldan Atatürkçü-Laik-Türk olarak çıkması şeklinde göstermektedir.

Örneğin Sünni bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu bu müfredatla şekillenmek üzere alındığı okuldan yeterli formasyonu alır ve seküler-milliyetçi bir yarı ‘Müslüman’ olarak okulunu bitirir.Aynı şekilde Alevi bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu Modern-Kemalist bir birey olarak okuldan mezun olur.Yine Kürt bir ailenin 6 yaşındaki çocuğu Kürtçe’yi unutmuş olarak okulunu bitirir.Ve bu politik sosyalizasyon öyle bir sinsilikle geniş bir sürece yayılır ki; Sünni, Alevi, Kürt veya sistemin kodlarıyla uyuşmayan herhangi bir kültür, din veya etnisiteden bir birey, okulu bitirdiğinde nasıl bir hale evrildiğinin artık farkında olmaz.

Sistem bu özünden uzaklaştırma ya da daha doğru bir ifade ile ‘mankurtlaştırma’ işlevini milli eğitim okulları vasıtasıyla sürdürürken okullarda torna tezgahları da sürekli çalışır vaziyettedir.

Örneğin her sabah kendilerinden sisteme sadakatlerini ispatlamaları beklenen öğrenciler, varlıklarını Türk varlığına armağan ettikten sonra resmi ideolojinin dayandırıldığı kişinin yolunda durmadan yürüyeceklerine de ant içerler. Ve bu ritüel her sabah bu şekilde devam ederken, milli eğitimin aynı torna tezgahlarından (sosyalizasyon) geçmiş yetişkinlerin aklına, hamasetten geçilmeyen ve yalancı nesil yetiştiren bu andın kaldırılması gerektiği hiç gelmez.

Çeşitli pratiklerle işleyen ve sürekli tekrar edilen şeylerin bir süre sonra sürecin akışı içerisinde sorgulanmadan kendisine bir yer bulması gibi, eğitim-öğretimin her günü çocukların önce rejime sadakatlerini perçinlemek için yemin edip sonra derse başlamaları da sürekli tekrar özelliği sebebiyle artık hayatımızın sorgulamadığımız bir köşesine kendisini perçinlemiştir.

Başka bir örnek verecek olursak, okullarda Beden Eğitimi dersinden Müzik’e, Matematikten Görsel Sanatlar derslerine kadar her alanda Resmi ideolojinin müfredat içerisinde kendisine yer bulması, öğrenci merkezli, modern ve çağdaş diye nitelendirilen eğitimin aslında tek tipleştirici, sınırlayıcı, standartaltırıcı bir yönünün varlığını ve sağlam bir sosyalizasyon aracı olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır.

20. yüzyılın insan yiyen canavarları olan Ulus-Devlet’lerin halklarını kendi ideolojileri doğrultusunda törpüleme çabaları gibi arkaik pratiklerinin, 21. Yüzyıl’da artık insanı ve toplumu temele alan, özgürlüklerin her alanda vücut bulması ve adaletin herkes için tesis edilmesi için mücadele eden fikir ve ideolojileri ile boy ölçüştüremeyeceği artık aşikardır. Artık zamanın ruhu, Camus’nün geçtiğimiz yüzyılın Ulus-Devlet’leri için ifade ettiği ‘Korku Çağı’nın pratiklerini yok etmekte ve insanı görmeyen ‘yapı’ bağımlısı ideolojileri tarihin çöplüğüne konumlandırmaktadır.

https://twitter.com/ysfekinci

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.