28 Haziran 2017, Çarşamba

Üst Menu

Mine Söğüt: Barışın tek bir kutsal emri vardır: “Öldürmeyeceksin”

Mine Söğüt: Barışın tek bir kutsal emri vardır: “Öldürmeyeceksin”
Söğüt: Toplum o kadar sindirilmiş ki, iktidar korkutarak yönetmeyi, halk da korkutularak yönetilmeyi kanıksamış durumda. Dolayısıyla iktidarın tehditleri değil de gazetecinin tehditleri umursamaması haber değeri taşıyor.
29 Haziran 2015
-A +A

Röportaj: Salih Ağbalık

 

13 yıllık AKP süreciyle gazeteciliğin evrildiği durumu nasıl değerlendirirsiniz?

 

Gazeteciliğin evrilme süreci aslında 13 yıllık AKP iktidarından çok önce başlayan bir süreç. 1980 askeri darbesiyle birlikte tohumları atılan, Özal döneminde filiz vermeye başlayan ve AKP iktidarında zirve yapan etik bir soysuzlaşma söz konusu. Son 13 yıl içinde medyada etkin olan gazeteci ve televizyoncu karakteri 12 Eylül sonrası değişen ideolojik ve sosyal değerlerin ilmik ilmik yarattığı bir karakter. AKP beklenmedik bir çıkışla, devrimci hamlelerle işbaşına gelmiş bir iktidar olmadı; daha önce titizlikle hazırlanan özel bir zeminin üzerinde rengini yavaş yavaş belirginleştirerek yükseldi; onun gibi son dönem medyası da AKP iktidarının eseri değil, aynı süreçte zemini hazırlanan bir planlı bir evrimin eseri.

 

Yunanistan, İspanya ve son olarak Türkiye’de HDP’nin zaferine bakacak olursak, Avrupa’da Sol’un hızlı bir yükselişi söz konusu. Bundan sonraki süreçlerde Sol için ne öngörürsünüz?

 

Sağ’a oranla daha önemli insani değerleri savunan Sol’un bir denge unsuru olarak iktidara oynamasını veya güçlü bir muhalefet dili oluşturmasını önemsememek mümkün değil. Dünya düzeninin tamamen değişebilmesi için önce mevcut sol ideolojilerin kapitalizmi tahtından etmesi gerekiyor. Ama gerçek ve “iyi” bir değişim için hem tek tek insanların hem de külliyen insanlığın Sol’unda içinde barındırdığı o tehlikeli iktidar algısını değiştirmesi şart. 

 

MHP’nin içerisinde bulunduğu olası bir koalisyonda ‘’Ötekiler’’ diye tabir edilen kesimler için tedirgin misiniz? Ötekileri ne tür tehlikeler bekliyor?

 

Mevcut durumda, birbirinden muhafazakar iki ideolojinin birleşerek iktidarı ele geçirmesi sadece “ötekiler” için değil, herkes için tehlikeli. Ama yukarıda da dediğim gibi iktidar algımız değişmedikçe, her an bir diğeri diğerinin ötekisi olacaktır. İnançlar, kimlikler ya da sınıflar üzerinden kurulan politik diller uygarlık tarihi boyunca devamlı birbiriyle çatışırlar. Galip dönem dönem değişebilir ama mağlup her seferinde insanlık olur. O yüzden sadece MHP ya da AKP’nin değil, diğer partilerin de içlerinde barındırdıkları farklı muhafazakarlıklar yüzünden ötekiler ya da berikiler hep tehlikedeler.

 

‘’Güle Güle Padişah’’ yazınızdan alıntılayarak;

 

‘’Kendisini yıllar boyu savaşarak ifade eden etnik bir ideoloji, silahı bırakmayı vaat edip barış diliyle konuşmaya başladığı anda halkların arasındaki kara büyü hemen bozuluverdi.’’Kürt özgürlük hareketinin haklılığı birçok kesim tarafından kabul edilmesinin nedenleri nelerdir sizce? Halbuki dün de barış diliyle konuşuyorlardı, önceki gün de...

 

Benim barış dilinden anladığım biraz daha “sivri” bir dil. İnsanlık topyekun koşulsuz bir antimilitarizmde diretmediği sürece bu dünyada mutlak bir barışa ulaşmak mümkün olamaz.

 

Barışın tek bir kutsal emri vardır: “Öldürmeyeceksin”.

 

“Ama şu koşullarda mecburen öldürebilirsin” cümlesi (o koşul “savunma” bile olsa) işin içine girdiği anda haklı savaş nedenlerine dayanan bir şiddet dili onaylanmaya başlar. Silah ticareti üzerinden yürütülen hem ak hem de kara para kompradorları dışında savaşların kazananı olmaz. O yüzden vicdani ret meselesinin düzenli bir orduda savaşmayı reddetme sınırında durması benim için yeterli değil. Savaşın her türlüsünün karşısında vicdanen dimdik durabilen ve tüm meselesi gerçekten ordusuzlaşma ve silahsızlanma olan halkların kardeşliği ölümüne bir kardeşliktir. Öbürü derinlerinde hep bir hesaplaşma fırsatı kollayan bir üvey kardeşlikten öteye gidemez.

 

O yüzden silahlı mücadeleyi şiar edinmiş Kürt hareketinin dün de benim anladığım anlamda barış diliyle konuştuğunu düşünmüyorum; görünüşe bakılırsa yarın da konuşacağının garantisi yok. Durum ne olursa olsun, silahlı mücadele yerine meclis çatısı altında mücadele etmek istediğini söyleyen bir Kürt hareketinin desteklenmesi her iki tarafın da barış algısının sorgulanması açısından çok önemli. Benim o yazıda işaret ettiğim buydu.

 

Can Dündar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan polemiğine değinir misiniz?

 

Gazetecilerin iktidarın karşısında dik durması mesleğin doğasında olan bir şey. O yüzden Can Dündar bir kahramanlık ya da cengaverlik yapmıyor; sadece bir gazeteci gibi davranıyor. Ama toplum o kadar sindirilmiş ki, iktidar korkutarak yönetmeyi, halk da korkutularak yönetilmeyi kanıksamış durumda. Dolayısıyla iktidarın tehditleri değil de gazetecinin tehditleri umursamaması haber değeri taşıyor. Gazetecinin doğası gereği korkusuz olması gerektiğini zaman zaman da olsa hala hatırlamasıbu ülke için bir umut; iktidarın doğası gereği külliyen tehditkar olabileceğini sanması ise utançtır.

 

Son olarak bundan sonraki süreçte Türkiye’de ne tür değişikler bekliyorsunuz? Ötekileştirilenlerin huzurla yaşayabileceği adil bir yönetim tesis olunur mu sizce?

 

Bu ne yakın ne de uzak bir gelecekte pek mümkün görünmüyor. İnançlar, etnik ya da cinsel kimlikler hatta sınıflar üzerinden kurulan politikaların onaylandığı bir dünyada adalet her zaman tartışmalı olacaktır.