22 Eylül 2018, Cumartesi

Üst Menu

Müslüman Bir Kadının Gözüyle Kandil - Yazı Dizisi 2. Bölüm

Müslüman Bir Kadının Gözüyle Kandil - Yazı Dizisi 2. Bölüm
''Kandil yollarında ‘Ben barış, hoşgörü derim. Yeni bir dünya özlerim’ sözleri yolculuğumuzun anlam ve manasını daha bir derinden hissettiriyor bize.''
26 Temmuz 2013
-A +A

Yüreğim Barışta Kaldı

 

Kandil’de Neler Göreceğiz?

 

Hazırlayan: Hüda Kaya
 
40 yıla yakın süren bir savaşta çoğu genç olan 50 bin insanımız hayatından oldu.
 
"Tanrı Türk’ü korusun" diyerek Tanrı’yı bile kavimler, ırklar ve sınıflar üstü Türklerin babası kabul etmiştik.
 
Müslüman olmuştuk ama Türkler bu Tanrıdan da müjdeli ve torpilliydiler. Egemenlik kayıtsız şartsız onların hakkıydı.
 
Bu inançla, halklar on yılda on beş milyon olmanın heyecanını yaşarken, 1938'deki nüfus kayıtlarına göre Anadolu halkı % 50’si Müslüman olmayan halklar olduğu gösterilirken, on yıllar içinde %
 
50 olan halkı, % 2'lere düşüren ataların çocuklarıydık.
 
Kendi yerlerinde ve yurtlarında huzur, güven ve barış içinde yaşamayı hak eden insanlarımızın ziyan olan milyar dolar ile çok daha iyi şartlarda olmaları mümkün iken, bugün geldiğimiz noktada olanlar;
 
Evleri, yürekleri ateşe döndürülen halklar...
 
Tehcirler, kıyımlar...
 
Faili meçhuller, yargısız infazlar...
 
Yakılan, yıkılan binlerce köy...
 
Harap edilen masum doğa ve içindeki canlılar...
 
Talan edilen zenginlikler...
 
Duvarlar arasına gönderilen ya da topraklara verilen binlerce fidan...
 
 
Tarihi bir çözüm sürecini dışarıdan seyredemezdik.
 
Barış hareketinde bir izimiz, barış çorbasında bir tuzumuz olmalıydı.
 
Barış olacaksa, tarih yazılacaksa, birbirimizle yüzleşebilmeliydik.
 
Egemen ve merkez medya ile hala adil bir dil oluşması ve yüzleşebilmenin neredeyse imkansız olduğunu bilerek, bir kadın vicdanı ve kadının gözünden sahip olduğum referanslarımla, kendimce ve mümkün olduğunca barış için bir gözlem ve şahitlik yapmak istedim.
 
Bu niyetle oğlum Muhammed Cihad ile yollara düştük. Kandil’i ve barışı yazmak için.
 
Yazarı olduğum Hür Bakış internet gazetesinde etkisini ve izlerini sizlerle paylaşmak için…
 
 
***

12.50'de otelden siyah bir araba ile ayrıldık. Telefonlar ve bilgisayarlarımızı aşağıda bırakıp, sadece fotoğraf makinelerimizi yanımıza aldık. Cihad, yanındaki profesyonel makineyi sırt çantasının içinde kamufle etti.

 

Medya Savunma Alanı noktasına varana kadar Barzani ve Talabani peşmergelerinin kontrol noktalarından geçeceğimizden, gazeteciler için sorun olduğunu söylediler. Dolayısıyla sorduklarında vereceğim cevap ‘Dağda olan yeğenimi görmeye gidiyoruz’ olacaktı. Adı ‘Soreş’. 'Malatyalı asimile olmuş Kürtleriz, bu yüzden Kürtçe konuşamıyoruz'.

 

Araçta kadın olarak tek ben vardım ve şoförün yanında oturuyordum. Arkada Cihad ile beraber şoförümüzün oğlu ve bir yolcu daha vardı. FamilyMall’un önünden geçtik. Şu sıralar Erbil’in en gözde mekânlarından biri. Genelde Erbil’de hiç olmayan trafik, burada iftar sonrası felç oluyor. Ziraat Bankası ve Bank Asya şubelerini görüyoruz.

 

Sonradan yolda inecek olan KCK inanç komitesi üyesi olan Serhat de araçta bizimleydi.

 

Dohok’tan çıktık, Kesnezan’dan geçtik. Şoförümüz Mehmet Abi, Mahmur kampında ailesi ile mülteci olarak yaşıyor. Türkiye’den 92’de çıkmışlar, daha doğru su çıkmak zorunda bırakılmışlar.

 

‘Silopi’den gelirken iki küçük kızım vardı. Birini abimin oğluna verdim, öteki kızım Berivan da dağda’ diyor Mehmet Abi. Mahmur’a gelinceye kadar epey dolaşmak zorunda kalmışlar ve çok sıkıntı yaşamışlar. Arabada bizimle bulunan oğlu Agit ise Üniversitede İngiliz dilinde okuyor. 

 

Erbil büyük bir düzlük üzerinde. Hiç tepe ve dağ yok. Erbil dışına çıktıkça görme önümüzde sıradağları görmeye başlıyoruz. Mehmet Abi dağ sırasının en sol tarafını gösteriyor; bomboş, yeşilliksiz ve tek bir yerleşim bile yok. Zor fark edilen bir tepede bir binayı işaret ederek, ‘Barzani’nin sarayı, kalesi’ diyor. ‘Amed’liyim’ diyen yolcu ‘Oraya helikopterle mi iniyor?’ diye soruyor. ‘Yok yok, yol var’ diyor şoförümüz.

 

Orta yaşlardaki Amed’li yolcunun kardeşi yedi yıl önce 16 yaşında iken dağa çıkmış. ‘Şimdi 22 yaşında’ diyor. Burada olduğunu televizyonda görmüşler. Heyecanla ‘Kardeşimi görmeye geldim, haberi yok’ diyor. Hediyeler almış; iki bıçak, Amed çerezleri ve birkaç şey daha...

 

Sefin dağını geçiyoruz. Kandil’e ‘Ranya tarafından gideceğiz’ diyor Mehmet Abi hoşnutsuzlukla. Genellikle Barzani peşmergeleri ile uğraşmaktansa, diğer taraftan geçmek evladır diye düşünüyorlar.

 

Yeni bir dünya düşlerim

 

Arabada çalmaya devam eden müziği fark ediyorum. Ferhat Tunç’un ‘Ölüm Gelirse’ şarkısı. Kandil yollarında ‘Ben barış, hoş görü derim. Yeni bir dünya özlerim’ sözleri yolculuğumuzun anlam ve manasını daha bir derinden hissettiriyor bize.

 

‘Fermanımı dünden yazmışlar

Yarınlarım korksun diye

Ben özgürlük, birlik derim

Yeni bir dünya özlerim

Hoş gelir ölüm gelirse.

 

Vicdanımı kazımışım

Yüreğimin kıblesini

Ben aşk ile sevda derim

Yeni bir dünya düşlerim

Hoş gelir ölüm gelirse.

 

Fermanıma isyan gerek

Kardeş kanı bitsin diye

Ben barış, hoşgörü derim

Yeni bir dünya düşlerim

Hoş gelir ölüm gelirse.
 

 

Sıra dağları geçiyoruz. Biraz daha yeşilleniyor. Çarkurna’dan  çıkıyoruz.

 

Yolun kenarında uzun araba kuyruğu görüyoruz. ‘Benzin kuyruğu’ diyorlar. 'Nasıl yani?' diyorum. Hükümetin verdiği ucuz benzin kuyruğu sırasıymış. 500' e veriyormuş, dışarıda 1000 lira olduğundan gelip buradan alıyorlarmış.

 

Bu çevreler komple şantiyelerle dolu. Daha doğrusu Erbil ve etrafı hep böyle, 'şantiye şehir' diyebiliriz. Burada ise baraj yapımı var. Kaladız yoluna giriyoruz. Ranya solumuzda kaldı. Yol şimdi alabildiğine uzuyor. Anadolu yolları gibi. Buğday tarlaları var.

 

Ufukta yeni bir sıra dağlar görünüyor. Dimdik, kaleler gibi ve çorak. Bir kontrol noktasından daha geçiyoruz. Sedudokan barajı üzerinden geçer geçmez önümüzde belli belirsiz heybetli dağ silüetleri beliriyor. Şoförümüz ‘İşte bu Kandil’dir’ diyor.

 

Son iki noktadır (YNK) Talabani güçlerinin kontrol noktalarından geçiyoruz. Önceki noktalarındaki görevlilerde saç ve sakal serbest görünüyordu ama YNK görevlileri traşlı.

Sağdaki dağ Mamon dağı ve ötesi Zele kampı. Çok uzak zirvelerde kar görünüyor.

 

Medya Savunma Alanı

 

‘Medya Savunma Alanı’ adını, tarihteki kadim Kürtler olan ‘Med İmparatorluğu’ndan alıyor.

 

Dağlara yaklaşmaktayız.  Mehmet Abi karlı zirveleri gösterip ‘Ötesi İran’ diyor. ‘İşte bu dağların hepsi bizimdir, hepsi bizim kontrolümüzde.  Ne Irak’ın gücü yeter, Ne Türkiye'nin, Ne İran’ın, ne de Amerika’nın' diyor ve son kontrol noktasını işaret ediyor. 'Burayı da geçince artık gerillanın kontrolündeki bölgeye girmiş olacağız.  Her kontrol noktasına yaklaşırken hatırlattığı gibi yine elimdeki kalemi ve defteri gösteriyor, hemen çantama bırakıyorum. Arabada kadın olduğundan olsa gerek beklediğimizden daha kolay geçiyoruz bütün noktalardan.

 

Tampon bölgedeyiz nihayet. Buraya ‘Devlet olmayan topraklar’ diyorlar.  Artık yazmakta zorlanıyorum. Dağ virajları arttı ve çok süratli gidiyoruz. Aşağılarda köpüre köpüre akan bir dere var.

 

Kortek virajını çıkıyoruz. Bir tepenin zirvesinde bayrak görünüyor.

 

İlk gerilla kontrol noktasındayız. ‘Asayiş noktası’ diyorlar buraya. Şoförümüzle Kürtçe konuştuktan sonra bize dönerek ‘Hoş gediniz’ diyor gördüğümüz ilk gerilla.

 

Yukarı doğru virajları çıkarken 2010 yılında Türkiye uçakları tarafından nokta atışı ile kendi arabalarında çocukları ile beraber vurularak yok edilen bir ailenin, saldırıya uğradıkları yerde bir anıt yapılmış. Resimleri var hepsinin.

 

Kızgın güneşin altında arabamızla dağ yolunu çıkarken, yol kenarında yürüyen gerilla kıyafetli silahlı iki kişinin, yaklaşınca kadın olduğunu görüyoruz. Şoförümüz onlarla konuşuyor ve arabamıza alıyoruz.

 

Biri ‘Adar’ 30 yaşlarında Suriye kürdü. Diğeri ‘Tolhildan’, ismi 'intikam'dan geliyor. 29 yaşında olduğunu öğrenince ‘Hiç göstermiyorsun, 19 gibisin’ diyorum. Durgun ve gülümserken bile derin bir hüzün var yüzünde. 1993 yılında gelmiş buralara.

 

-Nereden?

 

-Uludere’den.

 

Adar ‘Her dilden insan var burada’ deyince ‘Hangi dillerden var?’ diyorum.  ‘Nasıl sayayım ki, çok var’ diyor.

 

Ufak, tek katlı, önünde bayrak olan şirin bir binanın yakınında vedalaşarak iniyorlar. Hastane olduğunu anlıyoruz.  Saçları örgülü ve arkadan toplanmış, puşilerini başlarına, Diyarbakır’da bir esnafın, torunum Aksanur’un başına sardığı gibi dolayarak uzaklaşıyorlar.

 

Sonra yine orta yaşlarda bir erkek gerillayı aldık aracımıza. ‘Hoş geldiniz’ diyor O da.

 

Bugün hava sıcaklığı 35- 40 derece arası varmış, normalde 45'e kadar çıkıyormuş.

 

Kandil sadece bir dağın adı değil, Türkiye, İran ve Irak üçgeninde bulunan içinde köylülerin yaşadığı, dağlar arasında yüzlerce köyün bulunduğu büyük bir mıntıkanın adı.

 

Hastaneden geri dönüyoruz. Tolhildan ve Adar’ın indiği yerin Medya Savunma Sahalarındaki köylülerce çok sevilen gerilla Alman Doktor Medya’nın hastanesi olduğunu öğreniyoruz. 

 

Bir erkek gerilla biniyor yeniden.

 

Adı Zafer. Hakkari’den. 15 yıldır bu dağlarda.

Bir ufak köy evinin önünde iniyoruz. Önünde bayrak var. Resmi bir yer olduğu anlaşılıyor. Bahçenin arka taraflarında oturanlar göze çarpıyor.

 

Zafer, ‘Nerede oturmak istersiniz, içeride mi dışarıda mı istersiniz?’diye soruyor. ‘Sizin için nasıl uygunsa öyle oturalım’ diyoruz. ‘Siz nasıl istersiniz?’ diyor tekrar ve dışarıda oturanlara bir göz attıktan sonra içeriye doğru ‘O halde buyurun’ diyor.

Girişin iki tarafında, turuncu ve yeşil renkleri iyice solmuş eski birer kanepe var. Sonunda ise birinin kapısı açık iki oda görünüyor. Duvarda Öcalan tablosu var. Yanında ise, Paris’te öldürülen ve adları efsaneleşen üç Kürt kadının PKK bayrağı önünde resimleri var.

 

Sakine Cansız Kürt kadın hareketinde efsaneleşen lider bir kadın…

 

Ayrı bir çerçevede sarı yeşil renkler üzerinde kırmızı lale var. Bu amblem PKK’nın Irak Kürdistan yapılanması olan PÇDK: Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi’ne ait.

 

Üzerinde gömlek ve pantolon olan sivil genç bir kız katıldı aramıza.

 

Zerrin, Bingöllü. Trakya'da hemşirelik okumuş. ‘1996 da harekete katıldım’ diyor. Şehir ve dağ kadrolarında bulunmuş. Ümraniye’de hapis yatmış.

 

‘Heronlar için sivil giyindim bugün, normalde böyle değiliz’ diyor. Köy içine geldiklerinde, ‘Köylülerin güvenliğini riske atmak istemiyoruz’ diyor. ‘Heronlar bunu fark edebiliyor mu?’ diye soruyorum, ‘Evet. Asker mi sivil mi fark ediliyor’ diyor. Genelde her gün geliyormuş heronlar ama o gün gelmemiş.

 

Müsaade isteyip üzerimi değişiyorum. Zerrin’de geliyor odaya ve kendimizi tanıtıp geliş amacımızı anlatıyorum.  Bizi karşılayıp yerleştirmekten ve kadın hareketi iletişiminden o sorumlu.

 

Oruçlu olup olmadığımızı soruyorlar. ‘Seferiyiz’ diyoruz, çay getiriyorlar.

‘Dinlenin biraz ve bir şeyler atıştırın.' diyor gerilla.

 

Yarın: Köylüler, gerillaya nasıl bakıyor?