25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Müslümanların Devletle ve ölüyle verdiği imtihanın sonucu: “Hainler Mezarlığı”

Müslümanların Devletle ve ölüyle verdiği imtihanın sonucu: “Hainler Mezarlığı”

Devlet ve Ölü… Biri gücün en üst, biri de güçsüzlüğün en alt düzeyini temsil eder.

 

İkisi arasında kocaman bir uçurum var ve ikisi de Müslüman için imtihan vesilesi. İkisiyle de kurulan ilişki Rabbin yanında temel kriterler barındırıyor. Zira imtihanın temelini güçlü konumda iken güçsüzlerle, güçsüz konumda iken güçsüzlerle nasıl bir ilişki kurduğumuz oluşturuyor.

 

Yaratıcının bizden beklediği, bize en yakın güç olan nefsimizden başlayarak, bütün egemenlere karşı kendimizi konumlandırıp sorgulayıcı olmamız. Ta ki, O’nun sözü, O’nun adaleti egemen oluncaya kadar..

 

Aksi halde O’na ortaklar üretmiş olup şirke gireriz ki, şirkin en büyük günah olduğunu bilmeyen Müslüman yoktur.

 

Güç makamı kategorik olarak zulüm üretmiyorsa da, güç makamında bulunanlar zulüm üretmeye meyillidir. Zira iktidarın tabiatı böyledir. Nefsimizin kötülüğe meyilli olduğu gibi.. Dolayısıyla güç makamında olmak çok zorlu bir imtihandır ve imtihanınız güçsüzlerledir.

 

Sünni geleneğe göre başarılı ve adil bir devlet başkanı olarak sayılan Hz. Ömer’e dair bu çerçevede rivayetler çoktur. Denir ki, Hz. Ömer birisini maaşa bağlar ki, her gün kendisine gelip “Ey Ömer! Ölüm var” diyerek iktidarının mutlak olmadığı hatırlatmasını yapsın. Yine Halifelerden biri olan Hz. Ali, bir savaşta düşmanını tam yere yatırmış ve kılıcını çekmişken, düşmanının yüzüne tükürmesiyle kılıcı bırakır. Ona bunun nedenini sorduklarında “ben onu İslam için öldürecektim. Fakat o yüzüme tükürünce ona karşı şahsi bir kin duydum ve bu durumda onu öldürsem bu İslam için değil, nefsim için olacaktı.” Diyerek nefsinin onu yönlendirmesinden duyduğu kaygıyı belirtmiş olur.

 

Güç makamında olanların güçsüzlerle nasıl bir ilişki kurması gerektiği, en basit olarak ölüler üzerinden anlatılır. Konuyla ilgili pek çok hadis ve ayet var fakat uzatmamak adına Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam ansiklopedisinden alıntıladığım bir hadisle örnek vermek isterim.

 

 “.. Hz Peygamber bir gün yanından geçen cenazeyi görünce ayağa kalkmış, ona bu cenazenin bir Yahudi’ye ait olduğu söylendiğinde de –olsun, o da can değil mi?- diyerek yanıt vermiş, cenazenin yanlarından geçip uzaklaşıncaya kadar oturulmamasını emretmiştir..”

 

Yukarıdaki hadisten de anlaşılacağı üzere cenazeye saygı göstermek için onun “can” olması yeterlidir. Cenazenin dini, dili, ideolojik kimliği, günahkarlık düzeyi filan hiçbiri değil, sadece “can”( hatta buradan hayvanların dahi ölüsünün gelişigüzel sağa sola atılamayacağı çıkarımı yapılabilir)!

Bütün toplumlarda ölenler özel merasimlerle uğurlanır. Yakılsalar da, kuşlara da yedirilseler, ya da gömülseler de bu, özel bir merasimle yapılır.

Bir Müslüman’ın ölüyle kurması gereken ilişki biçiminin ahlaki bir arka planı vardır.

Birincisi; insan öldükten sonra bu dünyaya dair bütün ideolojik, etnik, dini kimliğinin hükmü kalmaz. İyi veya kötü imtihanı sona ermiş, artık Rabbinin huzurunda hesabını verecektir.

İkincisi; Cenazenin defni ve bir mezarının olması annesi, babası ve diğer akrabaları için de temel bir haktır. Bu durumda ölen kişi kötü dahi olsa, akrabalarının bu hakkını gözetmek gerekir.

 

Üçüncüsü ve en temel olanı; Ölüye saygı zorunluluğu onun güçsüzlüğü temsil etmesindendir. Bir cenazeye dilediğiniz kadar ağır küfürler edebilir, en ağır işkenceler yapabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın,  kendini savunamaz.

 

Bu son gerekçe yazının başında da belirttiğim üzere sadece ölü olanlar için değil, bütün zayıflar için geçerlidir. Bir düşünün; bir hayvana, bir çocuğa, bir engelliye edilen eziyet, taciz tecavüz neden bizleri bu kadar yaralar? Oysa sözgelimi kavgada hayatını kaybeden kişi için bu kadar derin hislerimiz yoktur. Çünkü güçsüz kişi o eziyete hiç direnememiş, ona bu eziyeti yapan kişi veya kişiler onun bu güçsüzlüğünü istismar etmiş, Onun üzerinden güçlerini pekiştirmişlerdir..

 

Şimdi buraya kadar yazdıklarıma öyle sanıyorum ki pek itiraz eden çıkmaz değil mi? Asıl sorun da bu zaten. Temel prensiplerde herkes mutabık olduğu halde uygulamada aksi davranışlar ortaya konulabiliyor. Mesela pratikte sergilenen aksi davranışa bir örnek olarak, Kürtlerin ve darbecilerin cenazelerine karşı sergilenen tavra bir bakalım;

 

Kürtlerin cenazelerinin sokakta kediye, köpeğe yem ettirildiği görüntüleri izledik. Çıplak teşhir edilen Kürt kadınlarının cenazelerini.. Google’dan bakarsanız işkence edilmiş, iç organları dışarıya çıkarılmış Kürtlerin sayısız görsellerine ulaşabilirsiniz. Bugüne kadar Kürtlerin mezarlıklarına yapılan saldırıların haddi hesabı hesabı yok. Misal Hürbakış’ın dünkü haberi: “Van İl Müftülüğü, PKK’lilerin cenazelerini yıkadığı gerekçesiyle Çaldıran’ın Karadul Köyü imamı Mehmet Koç görevden alındı.” Fakat yine hüsnü zanla bakayım ve Müslüman Türk toplumunun beslendiği medyanın bunu haberleştirmeyişinden dolayı bunlardan bihaber olduklarını varsayayım.

 

Ana akım Türk medyasında da yer alan, ölen darbecilere yönelik sergilenen tutuma da bakalım:

 

İslami ilkeleri çoğumuzdan daha iyi bilen Diyanet İşleri Başkanı, ölen darbecilere defin hizmeti sunmayacaklarına dair bir açıklama yaptı. Akabinde İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş şu malum “Demokrasi Nöbetleri”nden birinde yaptığı konuşmada mealen: “onların kimsesizler mezarlığına gömülmeleri teklif edildi. Fakat hayır dedim.  Sakın haa bizim mezarlıkların hiçbirinde onların yeri olmaz. Hiç bir mümin, hiç kimse onları yanında istemez. Mezarlıklar daire başkanına talimat verdim. Öyle bir mezar olsun ki, lanet okunacak, Fatiha değil! …Hainler mezarlığı olsun. Kara taşlarla örelim etrafını. Mezar taşı olarak kara taş koyun, kargalar konsun. Cehennem çukurlarından bir çukur olsun o mezarlar!..” Dedi.

 

Topbaş’ın bu hedef gösterici ifadelerinden de anlaşılacağı üzere bu askerler aileleri tarafından gizlice defnedilseler dahi mezarları tespit edildiği an her türlü saldırıya ve tecavüze uğramaları kaçınılmaz olacaktı. Buna rağmen bu açıklamalar, “yüzde doksandokuzu” Müslüman olan bu toplum tarafından dişe dokunur bir itirazla karşılaşmadı. Nitekim yine Hürbakış’ın dün yayınladığı başka bir habere göre, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Pendik’te yapılan mezarlığa “Hainler Mezarlığı” tabelası konuldu. Konuyla ilgili açıklama yapan Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “onlardan bir tanesi bugün bahsettiğim Hainler Mezarlığına gömüldü“ şeklinde açıklama yaparak haberi teyit etti.

 

Peki, şimdi bütün insani, İslami, vicdani değerlerin ayaklar altına alındığı bu uygulamaya toplumun bilmem kaçını oluşturan Müslümanlar bir şey söylemeyecek mi? Hasmını ölüleri ve mezarları üzerinden terbiye etmek bu devletin çok ahlaksız ve eski bir geleneğidir. En neticesinde devlet, devletliğini yapar ama bir tek Müslüman da mı kalmadı şunu desin: “Ey Devlet büyükleri! Bu kadar büyük bir gücün olduğu halde, aciz bir ölüyle uğraşmak senin gücüne ve şanına yakışır mı, gücünü ölüler üzerinden göstermek racona sığar mı?! Sizler Allah mısınız ki Allah’ın hesaba çekeceği zamanda kulunu cezalandırmaya kalkışıyorsunuz!?”

 

Peki, aynı Müslümanlar Diyanet İşleri Başkanı ve o kuruma bağlı olarak çalışan din insanları ordusuna da bu aşağılık uygulamanın meşruiyetini hangi ayetten, hangi hadisten aldığını sormayacaklar mı? Onlara; “Yaptığınız bu uygulamayla Allah’ın ayetine rağmen devletin, bu dini düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanmasına aracılık ettiniz!” denilmeyecek mi?!

 

Tabii ki denilmeyecek! Denilmeyeceğinin, emaresi de geçmişten bugüne kadar ki suskunluklarıdır. Mesela Darbeci Kenan Evren’e resmi devlet töreni yapılırken de en azından bu törenin devletin eliyle yapılmasına karşı çıkılmamıştır. Ve Demirel’e yapılan törene ve daha bir çok şeye..!

 

Sevgili Ümit Kıvanç bu meseleyi dert etmiş. Kendisinden Allah razı olsun. Hocam da takdir eder ki bu uygulama evvela Müslümanların şerefine dokunur. Müslümanlar bunu sorgulamalı. Eğer bir ortamda aniden tekbir getirildiğinde insanlar bomba mı atılacak korkusuyla can havliyle kaçıyorsa, buna “Batı’nın oyunu” deyip işin içinden çıkmak olmuyor. İslam adına yapılan insanlık dışı her uygulamanın insanların zihninde bir imaj oluşturacağını unutmamak gerekir. Yani şimdi dürüst olalım; bu “Hainler Mezarlığı” da Batı’nın uygulaması değil öyle değil mi?!

 

Türk Müslümanlarına şunu belirtme ihtiyacı duyuyorum: Biliyor musunuz, bu dabecilerden benim kadar nefret etmenize imkan yok. Çünkü bir Kürdüm ve yukarıda Kürtlerin cenazelerine ve mezarlıklarına yönelik bu insanlık dışı muamelelerin “Hainler Mezarlığı”na defnedile(cek)n askerler tarafından yapıldığını çok iyi biliyorum. Hatta nefsime sorarsanız muhtemelen nefsim, kısas uygulanmasını isteyecektir. Benim kadar nefret etmenize imkan yok, çünkü ölü kadınlarımızın çıplak cesetlerinin önünde poz verirken, onlar sizin kahraman Türk askerinizdi!

 

Buna rağmen bir Müslüman olarak adil davranma zorunluluğum var. “Birine olan düşmanlığımın beni adaletsizliğe sevk etmesinden” korkuyorum ve Allah’ın iktidarının bütün iktidarların üzerinde ve yaratıcısı olduğuna iman ettim. Ve bütün bunlara baktığımda üzülerek görmekteyim ki “İslam” derken aslında aynı dini mi kastediyoruz, diye sorgulamaktan kendimi alamıyorum...

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.