17 Ekim 2018, Çarşamba

Üst Menu

Ne Ölümsüz Ne Şehid, Berkin Öldürülmüş Bir Çocuk

Ne Ölümsüz Ne Şehid, Berkin Öldürülmüş Bir Çocuk

"yoruldum maddemden" - Cahit Zarifoğlu

Maalesef Berkin, slogonlardaki, pankartlardaki gibi ne ölümsüz ne şehid, öldürülmüş bir çocuk O. Berkin'i sonsuzluğa/ebediyete de uğurlamadık en azından insanoğlu bugünkü tekâmüliyetinde böyle bir bilgiye sahip değil. Kimimizin inanç sistemine kılavuzluk eden doktrinlerle böyle bir ön kabulü olabilir ama ölüm ertesi insanoğlunun mevcut bilgisine dahil değil, ancak eksikli muhayyilesinde bir tasavvur. Masalın aslı Berkin öldü, öldürüldü. Bu sonsuzluk edebiyatı, ancak acıyla mücadelede bir yöntem ya da içtimai dizgemizdeki bir gösterge olabilir kısa bir dönem. Berkin öldü! Öldürüldü!

Mehmet Uytum Bebeği Kaç Kişi Hatırlıyor?

“Partizan”, Türkçeye Fransızcadan geçme bir kelime. “militan”, “işgale karşı düzensiz silahlı birlik üyesi ya da lideri” mânâsında, kullanımı 17. yy’de yaygınlaşmış. Schiller’in yaşayan dil teorisinden bakarsak, bugünkü yaygın kullanımı bir parti ya da büyük kimlik grubunun neferi. Velhasıl militarist bir kelime.Gezi'nin post-modern ertesi duruşlu ilk üç gününün müşarünileyh kalkışmalardan temel farkı bireyin özneleşmesi ve hürriyet talepli oluşuydu, bu vasfıyla eskinin büyük kimlik gruplarının özneleşmesi ve eşitlik talepli kalkışmalarından tamamen ayrılıyordu. "beni tektipleştiremezsin", "irademe tahakküm edip itaat ettiremezsin" diyordu. Masaya yatırılan kelime "yönetmek"ti, önderlerin, liderlerin, başkanların, komutanların, şeflerin, şeyhlerin/şıhların, imamların iradesinde, emir/komuta altında merkezi bir iradenin altında kendinden vazgeçmeyi, neferliği reddediyordu. Sistemin haksızlıklarına karşı sabit olmayan, böylece statükolaşamayacak olgular çerçevesinde birleşip dağılan yeni örgütlenme modelleriyle, yine şahısların iradeleri üzerinde bir tahakküm, başka bir içtimai mühendislik projesinin dayatılması olan modernist "devrim" yerine şiddetsiz, sanatsal yeni tarz sivil itaatsizlik eylemleriyle sistemi kendi dahilinde işlevsizleştirerek, dönüştürme mefkûresindeydi: Anti-militaristti. (Ulus Baker'in hatırasına bir selam çakarak)

Ama hemen akabindeki eklemlenme tam tersine modernistti. Maalesef neredeyse tüm okumalar, nüvenin anti-militarizmini atlayıp modernist siyaset bilim, sosyoloji vb argümanlarıyla bu eklemlenme üzerinden yapıldı. Kalkışma STK'ler, DKÖ'ler, ideolojiler üzerinden geriye doğru evrimleştirilmeye çalışılan modernist bir örgütlenmeye çekilmeye çalışıldı. Nüvede, AKP ve R. T. Erdoğan sistemin haksızlıklarının bir parçasıyken, modernist eklemlenmede muhalefetin merkezine yerleştirildi. Merkezinde AKP ve R.T.Erdoğan'ın yer aldığı bir siyaset ise, adeta haksız sistem kalsın ama egemeni değişsin mânâsına geliyordu maalesef.

R. T. Erdoğan'ın koyu gölgesinin, adeta tüzel hüviyetini görünmez kıldığı Başbakan da, üst kertede modernist bir zihniyetle, yerel seçimlere yönelik küçük esnafça bir strateji kurdu ve kutuplaşmayı üst perdeden pompaladı. Gezinin modernist eklemlenmesi de R:T.Erdoğan'ın restini gördü ve modernist muhalefet maluliyetiyle, iktidarın militarist yöntemini taklit etti.

İnsan "feda edilebilir"di bu militarist zihniyette; inanç için, ideoloji için, devlet için vd için... Öldürülenler siyasi menfaatler uğruna bayraklaştırıldı, insan canı pahasına meçhul bir atinin güneşi olarak doğdukları iddia edildi ölümleriyle.

Oysa onlar öldürülmüştü. Artık yoktular. Siyasi meta değerleri tükendiğinde sadece çok yakını olan insanların zihninde birer acı hatıra olarak kalacaklardı, canları üzerinden metamorfoz edilip bayraklaştırıldıkları direkten indirilip, unutulacaklardı.

" Bildiğim her şeyden sorumlu olmazsam, nasıl hak edebilirim yaşamayı?" - Nuri Pakdil

Mehmet Uytum bebeği kaç kişi hatırlıyor? 2009 Aralık'ında Cizre'de, evlerinin balkonunda annesinin kucağında 18 aylıkken polisin attığı gaz bombası kapsülünün kafasını parçalamasıyla öldürülmüştü, hepimizi suç ortağı kılarak.

Mehmet Uytum bebek, bizim vergilerimizle maaşını alan kolluğun bizim vergilerimizle alınan mühimmatla öldürdüğü 600'ün üzerinde çocuğun en küçüğü de değildi, daha yaşını doldurmamışlar, ismi konmamışlar da vardı. Kamu hizmetlilerinin devlet adına işlediği çocuk cinayetlerine son vermek, giderek resmi ve sivil şahısların öldürücü ve yaralayıcı silahlardan arındırılıp, mesele emniyet, şiddeti önlemekse bu silahların yerine sadece fiili işleyene yönelik etkisizleştirici başka yöntemlerin kanunlaşması, TC'nin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) sözleşmesini imzalayıp taraf olması için Bir Göz De Sen Ol kampanyasını başlatmıştık. Maalesef olgusunda kalamaması, büyük kimlik grupları odaklı siyasetin sızmasıyla bu kampanya TMK Mağduru Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları (ÇİAÇ) gibi olgusundaki meseleyi çözemeden ve homojen olmayan bir içtimai vicdan ve akabinde sivil baskı yaratamadan söndü.

2008 Ağustos'unda Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Andaç köyünde 16 yaşındaki Caziye Ölmez adlı çocuk, hayvan otlatırken kafasına sıkılan devletlü kurşunla can vermişti, hâlâ faili meçhul. Kim hatırlıyor? Caziye’den dört gün önce de başka bir çoban çocuk Hakan Uluç, Siirt'in Baykan ilçesi Çevrimtepe köyüne bağlı Oynaklı mezrasında katledilmişti. 10 yaşındaydı. Hakan koyunları otlatırken "kimliği belirsiz kişi ya da kişiler"in kafasına ve karnına sıktığı üç kurşunla can vermişti. 10 yaşındaki Hakan’ı katleden "kimliği belirsiz kişi ya da kişiler"in korucu olduğuna dair ciddi iddialar vardı ama o da faili meçhul bırakılıp unutuldu.

2009 23 Nisan'ında, sözüm ona çocuk bayramında, tesadüfen kameraya alındığı için bir süre medyada meta değeri kazanan "polisin dipçiklediği çocuk" S.T.'nin uğradığı vahşetin vuku bulduğu operasyonda yine 14 yaşındaki bir başka çocuk, üstüne saldıran polisten kaçarken dereye düşmüş ve atılan gaz bombalarının da etkisiyle çıkamayıp orada can vermişti. İsmi Abdulsamet Erip'ti. Abdulsamet'ten iki gün sonra, bu kez Van'ın Kurubaş köyünde polis panzeri, önüne geçip zafer işareti yapan 8 yaşındaki Maziye Aslan'ı ezerek öldürmüştü. Ne bu çocukların katilleri adil yargılanıp cezalandırıldı, ne de artık bu çocukların isimleri hatırlanıyor.

Peki 2010 Temmuz'unda piknik yaparken başından vurularak öldürülen ve katilleri askerlik mesleğiyle iştigal eden beş şahıs da askeri mahkemede yargılanıp beraat ettirilmiş Canan Saldık adlı kız çocuğunu hatırlayan var mı?

2011 Temmuzunda Van'ın Çaldıran ilçesi Sarıçimen köyü yakınlarında, babasıyla ot biçerken öldürülen, kanser hastası 11 yaşındaki Sami İçtenyılmaz'ın asker failleri hakkında da sivil mahkeme görevsizlik kararı verip askeri mahkemeye sevk etmişti. Sami'nin katillerinin korunması karşında bir şeyler yapıyor muyuz? Mesela AİHS sözleşmesini imzalamış ama askeri yargıyı muhafaza eden tek ülke olan TC'de bu ayrımcı militarist aygıtın fesh edilmesi için bir çabamız var mı? Ya da insanlara aracın camından ateş açan askeri, "bölge koşulları" gibi hiç bir hukuki mesnedi olmayan bir gerekçeyle beraat ettiren Yargıtay'a karşı ne yapıyoruz? Biliyorsunuz konjonktür kelimesi sabitliğin tezatıdır, bu bölge yarın bizim semtimiz de olabilir, kurşunlar bizim üstümüze de yağabilir. Hadi diyelim biz her devrin adamı, sistemine ehil semtlerde oturuyoruz (garantisi yok ya), peki diğer semtlerde kurşun sıkanların maaşlarını ödeyip, tüfeklerini, kurşunlarını satın alarak masum mu kalıyoruz?

Abdullah Duran (9), Süleyman Şengül (8), Nurullah Çiftçi (3), Enver Turan (15), Şirin Öğüt (1), Pınar Turan (6), Abdullah Çetinkaya (9 aylık), Edanur Avcı (4), Diren Basan (14), Yusuf Aydınalp (9), Gürgiz Bayıdır (5), Oğulcan Akyürek (13), Asiye Erdin (1), Mizgin Özbek (10), Çiçek Benzer (2), Songül Karatogün (8), Gültekin Acet (10), Şilan Demir (6 aylık), Fatih Tekin (3), Ahmet İmre (12), Sevgi Asma (7), Nedim Akyön (16), Nujivan İdem (4), Rahim Kumru (10), İlyas Yiğit (6), Dilek Serin (3)... Kolluğun öldürdüğü çocuklardan bir kaçının ismi. Aralarında hatırladığınız var mı? Oysa hepimiz vergilerimizle bu katliamın suç ortaklarıyız? Hangilerinin davalarını takip ettik? Katilleri ceza aldı mı? Savcılar ve yargıçlar da; bizim vergilerimizle maaş alan, mevcut kanunları uygulamakla mükellef kamu hizmetlileri olduğuna göre, buradaki adaletsizlikte de suç ortağı değil miyiz?

Sessiz Cumartesi Anneleri oturmalarında, ne zaman bana Seyhan Doğan'ın resmi denk gelse düğmeye basılmış gibi gözyaşlarım akardı. Seyhan, 1995 Ekim'inde Mardin Dargeçit Jandarma Taburu'nda "gözaltında kaybedildiğinde" daha 13 yaşını doldurmamıştı. Babası Ramazan Amca, ağlamaktan körleşmiş gözleriyle Cumartesi Anneleri'ne gele gide öldü. Seyhan'ın ismini hiç duymuş muydunuz? Hayal meyal de olsa hatırlıyor musunuz? Seyhan sadece hepsi bu süreçte merhum olan Ramazan Amca, Asiye Anne ve birkaç yakını harici unutulup gitmişti. Ne ölümsüz oldu, ne kalplerde yaşadı. Geçen sene Dargeçit Bağözü köyündeki kazılarda ortaya çıkan kemikler ile Doğan ailesinden alınan DNA örnekleri karşılaştırıldı ve 18 yıl sonra Seyhan "gözaltında kayıp"lıktan kurtuldu. Ama "faili meçhul" bırakıldı. Seyhan, dört gün sonra serbest bırakılan ve şahid olan 11 yaşındaki kardeşi Hazni Doğan'la beraber gözaltına alındığında Dargeçit Jandarma Komando Tabur Komutanı albay Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı albay Mehmet Tire'ydi. Bugün İmren, CHP'den Sivas Çepni ilçesi belediye başkanı, Tire ise AKP'den Bodrum'un Gümüşlük beldesinin belediye başkanı. Bu durumdaki, bundan habersizliğimizdeki, bunun karşındaki sessizliğimizdeki mesuliyetimiz ne sizce?

Çoğu yerde yazılıp çizildiği gibi bir sindirme stratejisi değil, aksine militarist bütçeye içtimai meşruiyet kazandırmak için bir teşvik stratejisi olarak, %57'sinin dosyasında rasyonel delil olmadan haklarında dava açılan, çoğu hapse atılan 4 bin TMK Mağduru Çocuk'tan en fazla yakınlaştıklarımdan biriydi Mazlum Erenci. Fiziki ve psikolojik şiddet görmüş, hasarlı özel bir çocuktu. Tam da stratejinin hesabına uygun hapiste var olabilmenin yolunu büyük kimlik grubuna odaklanmakta, partizanlaşmakta bulmuştu. Gerillaya katılma talebi iki kez reddedilmişti, üçüncü de katıldı. Sonradan öğrenmiştim, çünkü daha önce de yaptığı gibi "Diyarbakır'a gel yüz yüze konuşalım" demiş, ben de her istediği zaman gelemeyeceğimi söyleyince küsmüştü. Çocuktu Mazlum, daha önce de benzer iki kez küsmüş, buluştuğumuzda unutmuştu. Mazlum, 2011 Haziran'ında Dersim'in Çemişgezek ilçesi kırsalındaki bir operasyonda çocukluktan gençliğe geçmeye çalışan bir HPG gerillası olarak yakalanacağını anlayınca elindeki bombayı patlatıp ölmüştü. Hiç kimseyi, kendimizi bile "a artı b eşittir c" kesinliğinde bilemeyiz, ama hikayesini epey bildiğim, farklı çocuk endişelerine şahid olduğum Mazlum'un bunu niye yaptığını, hâlâ ona çok kızsam da, asla tasvip etmesem de epey anlayabiliyorum. Mazlum kısa bir süre siyasi meta değeri kazandı, bayrak yapıldı, şehid ilan edildi. Ama o sadece ölmüş bir çocuktu, ölümünde hepimizin suçu olan bir çocuk. Oyunu görmediğimiz ya da oyunu gördüğümüz halde yine Pakdil'in deyişiyle "Süpürülmekten korktukları için her süpürgenin sapına yapışanlar"dan olduğumuz için ölümlerinde suç ortağı olduğumuz çocuklardan biri. Mazlum'un çocukça gülen yüzü iki seneden fazla bilgisayarımın açılışı oldu, her açışta göz yaşım aktı, gözüm doldu, boğazım düğümlendi, yüreğim sıkıştı. Zihnimde aramızdaki komik hatıraları dolandırıp bertaraf etmeye çalıştım olmadı. Sonra kaldırdım, unutmak istedim, en azından her günüme saplanmasın diye. Acıları muhafaza edip bir mezarlığa dönüşmektense, bu acıların tekerrürüne engel olacak bir şeyler becerebilmeli, sistemi bir daha bunları tekrar edebilecek şekilde işleyemez hale getirmenin yöntemlerini aramalı belki de.

Suç ortaklığımızda öldürülen bu çocuklardan sadece biraz Ceylan Önkol, biraz da Uğur Kaymaz feramuş müzesinin tozlu depolarına kaldırılmadı henüz, Henüz, çünkü bu çocuklar modernist siyasetin hızlı tüketimine dayanacak, canları pahasına birer ibret olarak bile müze reyonlarında yer alabilecek dayanıklılıkta değil. Onlar da bir süre sonra feramuş müzesinin tozlu depolarına terk edilecek, ömürleri boyu sadece ailelerinin yüreklerinde her dem acıtan mezarlarda yatacaklar. Ölümsüz değiller, öldürüldükleriyle kalan kurbanlar. Hiç bir şey bir cana değer olamaz ama bu çocukların birinden birinin ölümsüz olabilmesi, ancak kolluğun insan öldürülemez hale gelmesine vesile olabilirlerse mümkündür; gündelik modernist siyasetlerin, büyük ölçüde olgusundan koparılarak sloganları, flamaları yapılarak değil.

Boyuna eşit kalaşnikofla yan yana yatan cansız bedeniyle bir dönem medyada en fazla yer alabilen öldürülmüş çocuklardan, sırtından sekiz kurşunla katledilen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın katili 4 özel timci, maaşlarını ödediğimiz Yargıtay 1. Daire hakimleri tarafından "meşru müdafaa"dan beraat ettirilmişti. Bu katillerin isimleri de belli: Mehmet Karaca, Yaşefettin Açıksöz, Seydi Ahmet Töngel ve Salih Ayaz. Eğer Uğur'un katlini sahiden mesele ediyorsak, yüreğimiz akıp giden zamana direnip tüketmeden hâlâ Uğur için acıyorsa. Bu dört katilin adil yargılanıp cezalandırılmaları, bu kararı veren hakimlerin tazminatsız meslekten men edilip cezalandırılmaları, Yargı'nın bu haksız kararları verememesi için mücadele etmek olmamalı mı?

Bu Çocuklar Öldü

Bu çocuklar ölümsüz falan değil: öldürülmüş çocuklar. Ece Abi'nin dizesini biraz tahrif ederek "devlet ve toplumun ortak..." katliamının kurbanı çocuklar.

Berkin Elvan, 2013 Haziran'ında polisin attığı bir gaz bombası kapsülünün başına gelmesiyle bitkisel hayata giren, iki yüz altmış dokuz gün sonra 16 kiloya düşmüş, 15 yaşında (bitkisel hayatı saymazsak 14 yaşında) öldürülmüş, fotoğraflarında güzel güzel gülen bir çocuk.

Berkin'in katli, partizanlığın en güçlü kompresörlerle pompalandığı şu dönemde bile, belli büyük kimlik gruplarının tekelinin ötesinde vicdanları hareketlendirdi. İnsanlar ses vermek istedi, meselâ yaşıtlarının ihtiyacımız olan yeni eylem biçimlerine bir misal olarak, bir parka gidip Berkin için oyun oynayıp resim çizmesi gibi. Ama bu eylem de maalesef modernist bir rol tektipleştirmesiyle maluldü. Siyasi eğitimin tezahürü olarak militarizm, iç içe geçmiş iki kaşık gibi yol aldığı fallokrasiyle beraber tezahür etti. Erkek çocuklar bilye oynarken, kız çocuklar Berkin'in resmi çizdi. İşin aslı oynadı ve çizdi değil, oynatıldı ve çizdirildi.

Farklı meşrepte vicdanların bugün Berkin'e, bir çocuğun ölümüne açılmış olması değerli. Ama Berkin'in raf ömrü ne kadar acaba? Kaç gün, kaç ay sonra feramuşa bırakılacak, yakınları hariç.

Başbakan seçim öncesi, modernist küçük esnaf siyasetine fütursuzca kutuplaştırma malzemesi yapıp haykırıyor "Ekmek almaya gitmiyordu, teröristlerle birlikteydi, sapan vardı, bilye vardı...". Bir konuşmasında da "misket değil bilye" dedi, benim ilkokul dönemim öğretmen anne-babamla kasaba kasaba dolaşarak geçti ve biz bilye oynardık, sonradan bazı yerlerde bilyeye misket dendiğini öğrendim. Yani benim bildiğim aynı metanın iki ayrı ismi. Neyse, velev ki Berkin, ekmek almaya değil, gösteriye katılmaya gitti, bu polisin şiddetini, işlediği cinayeti meşru mu kılıyor? Bir başbakan kendisine muhalif olan ve bunu ifade eden tüm insanları nasıl terörist olarak niteleyebilir? Polisin vazifesi şiddet fiiline yönelen bireyi etkisizleştirmek, bu fiile mani olmak ve bu fiil mevcut suç tanımlarının kapsamındaysa yargıya sevk etmek için göz altına almak değil midir? Cebren alınan vergilerimizle maaşını alan polisin, yine aynı vergilerle alınmış öldürücü, yaralayıcı mühimmatla suça teşebbüs edene değil de oradaki tüm insanlara müdahale etme hakkı olabilir mi? Hoş otoriterden hızla Çin, Rusya, Malezya misali yumuşak totolitere geçtik ya, bir miktar ve modernist tanımıyla olsa da demokrasiden bahsedilen bir devlette katilime, işkencecime, darpçıma maaş ödemeye mecbur tutulabilir miyim?

İstisnai vicdanları tenzih ederek, mıknatısın öbür kutbuna baktığımızda yöntem yine aynı, modernist, militarist, küçük esnafça. Muhalif olduğunu iddia ettiğin, iktidarın yöntemlerinin tekrarı. Muhalefet ettiğiniz sistemin haksızlıkları mı, yoksa şu an bu sisteme egemen olan mı? Sistemi muhafaza edip egemenini mi değiştirmek derdiniz? Sistemin haksızlıklarına dair tek kelam etmeden merkezine AKP ve R.T.Erdoğan'ın oturtulduğu bir siyaset, muhalif bir siyaset olabilir mi? Kıllarımı diken diken eden "ölümsüz", "şehid" söylemlerine ilaveten "ölümüyle bize güneş gibi doğdu" yazmışlardı bir pankartta, nutkum tutuldu. Bir çocuk cinayetinden siyasi menfaat sağlama tamahı nasıl bir zihniyettin mahsulüdür? Bir çocuk cinayetinde merkezde olan bir çocuğun, bir insanın öldürülmesi midir? Yoksa bir çocuk, bir insan siyasi menfaatler adına feda edilebilir mi? Mühim olan onun canı değil de, ölümüyle elde edilecek içtimai tepki midir?

Ailesi, şahidler "ekmek almaya gidiyordu" demişken Berkin için karanfiller neden mezarı ya da babasının önüne bir ayakkabı kutusu koyup ihtiyacı olan biri alsın diye, her gün Berkin'in harçlığını içine bırakacağını söylediği evinin kapısına değil de Gezi Parkı merdivenlerine bırakılmak istenir? Gezi Kalkışması'nın modernist eklemlenmesi için, Berkin hiç bir zaman bilemeyeceğimiz hayattaykenki çocuk iradesi çiğnenip, bir argüman olarak kodlanarak dolaşıma sunulacak siyasi bir tüketim söylemi midir? Yoksa benim bilmediğim bir vasiyet mi bırakmıştır çocuk, "mıknatısın iki kutbu menfi-müspet malzeme yapabilir beni" diye.

Berkin'in cenazesi akabi, bir çocuk daha öldürüldü: Burak Can Karamanoğlu. Başka bir toplumsal mühendislik projesinin nesnesi olarak, "milliyetçi" olarak şekillendirilmeye çalışılan bir çocuk. Yazılanlara göre ülkücü (İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı bir beyanatla reddetti) ya da AKP'ye yakın Kasımpaşa1453 adlı bir teşekkülün neferi kılınmaya çalışılan bir çocuk. Burak Can 22 yaşındaydı, TC'de çocukluğun bitmesi kanunen 18 yaş olarak tanımlanırken, pek çok ülke ve eyalette bu yaş 22-23. Burak Can, Berkin kadar meta değeri kazanamasa da, modernist siyasetin aynı militarist yöntemle başkalarına hasar vere vere yol almaya çalışan iki kutbu tarafından da malzeme edilmekten kurtulamadı. Cinayeti DHKP-C'nin üstlenmesiyle de feramuşa bırakıldı. Burada aslında belki bir soru sormamız gerekiyor kendimize: Devletin cinayet işlemesi vahşettir, peki cinayeti başka bir aygıt adına ya da şahsi olarak maaşsız biri işlediğinde (ki aslında dolaylı olarak vergilerimiz toplumdaki her şeyle alakalanır) cinayet vahşet değil midir?

Bir de önemli bir mesele daha var; şu militarist partizanlığımızla yüzleşme zamanı gelmedi mi hâlâ. Cinayetin hiyerarşisi olur mu? Siyasi kurban, adli kurbandan daha mı kıymetlidir? Tüm bu cinayetler aynı militarist zihniyetin tezahürleri değil midir?

Bir hiyerarşi, hatta bir ötekileştirme olan modernist çocuk tanımına, çocuğun tabi tutulduğu sisteme itaati öğreten militarist eğitim sürecinden uzun uzun söz etmeyeceğim. Evet modernizm çocuğun iradesini gasp etmiştir de, dünyaya kendi iradesi harici bir insan getirmek, en azından "o" kendi iradesininin tekamülünün bir seviyesine gelip, hayatını idame ettirebilir duruma gelinceye kadar onu dünyaya getirenlere bir mesuliyet getirmez mi? Gezi Kalkışması döneminde de yazmıştım, çocuk hasar görebileceği şiddet ihtimali yüksek bir ortama onun mesuliyetini taşıması icap edilen insanlar tarafından götürülebilir mi? Ya da şu ya da bu ihtiyaçtan gitmeye kalktığında, mesuliyetini almışların onun hasar görmeyeceği önlemleri alması icap etmez mi? Acıları benden de tüm yazıp çizen, bağırıp konuşanlardan da şüphesiz daha reeldir ama şiddet riski olan bir ortamda, gaz bombaları atılırken, ekmek almaya neden 13 yaşındaki Berkin gidiyor da, annesi-babası gitmiyor? 

Bırakın Artık Şu Şehid Yalanını

Şehid, Aramca kökenli bir kelime, "şahid" manasında, Arapçaya'da aynı mânâda geçiyor, İslâmiyet'ten sonra "İslâm'ı müdafaa ederken Allah'a şahitlik ederken öldürülen" mânâsını da alıyor. TC'nin kuruluşundan beri ölen hiç bir asker, polis şehid değil. Kürtler bölgeden İslâmiyet'i kazımaya çalışmadığına göre iç savaşta ölen hiç bir TC askeri de, Kürd gerillası da şehid olmaz. Yok, yaşayan dilde görev başında ölen mânâsını aldı diyorsanız, o zaman orduya "Peygamber Ocağı" diyemezsiniz, bu ölüme bir kutsiyet atfedemezsiniz. Kaldı ki böyle bir niteleme mevcut Anayasa'nın 10. Maddesine göre de "ayrımcılık suçu"dur.

Ahmet Kaya'nın deyişiyle "bu ne yaman çelişki"dir ki kendini materyalist olarak tanımlayan teşekküller de öldürülen yoldaşlarını "şehid" sıfatıyla kirletir. İnancına kılavuz olarak Kur'anı aldığını, Müslüman olduğunu iddia edenler de aynı "şehid" yalanını kendi öldürülenlerin ardından kullanmaktan imtina etmiyor. Ne diyordu Nuri Pakdil: "Bildiğim her şeyden sorumlu olmazsam, nasıl hak edebilirim yaşamayı?"

Absürdün daniskası olarak TC'nin ideolojik aygıtlarıyla "şehid kültü"nü geniş içtimai pompalaması Kore Savaşı'na denk düşer. Ve devlet ne zaman militarist bütçesini göz ardı ettirmek istese, şehid kültünü, milliyetçiliği hortlatır, konjoktürel olarak yarattığı tehlikeyi ötekileştirmek, ötekileştirdiğine karşı içtimai bir nefret söylemi inşa etmek istese bu kült sürülür önümüze.

Şimdi biz, bizi de suç ortağı kılarak katledilmiş bu çocukları nasıl "şehid" sıfatıyla kirletebiliriz? Yalan şehitlik üzerinden kutuplaştırıcı siyasetler inşa eder ya da bu siyasetlerin takipçisi oluruz?

Bize düşen partizanca bakmadan, kurbanın siyaseti, inancı, cinsiyeti, cinsel yönelimi, sınıfı vd ne olursa olsun, meseleye olgusal yaklaşıp, kamu hizmetlilerininin insanları öldürebilirliğini kesin önleyici kanuni düzenlemeler yapamaya devleti zorlamak. Yine kamu hizmetlisi olan yargı aygıtı aktörlerini, katilleri ayrımcılık yapmadan yargılamaya zorlamak, bunu mecbur kılacak kanuni düzenlemeler için sivil baskı oluşturmak bence.

Emir Komuta Zinciri Katili Muaf Tutmaz

Eylemlerdeki en yaygın sloganlardan biri "Katil Erdoğan"dı. Mevcut hükümetin Başbakanı olarak kolluk şiddetini önleyici bir siyaset gütmek yerine, tam tersine kolluk şiddetini meşrulaştırmaya çalışan, küçük esnafça hesaplarla militarist bir kutuplaştırıcı siyaset izlemesi, yargıyı devlet aygıtı aktörlerin cezalandırılmaması yönünde alttan etkilemesiyle suçludur R.T.Erdoğan. Ama fiili işleyene militarist bir zihniyetle "emir kulu" muamelesi çekmek; bu modernist duruş da bir insanlık suçu, insan ögesini yok saymaktır. Zimmi emirlerle suç işleyen ,doğrudan devlet aktörleri ya da resmen devlet aygıtı aktörü olarak görünmeyen şahıslar da birinci elden "suçlu"dur. Farik ve mümeyyiz değilseler işledikleri suçların hafifletici bir yanı yoktur. Ancak farik ve mümeyyiz iseler, o zaman vehamet sadece onları silahlı bir güçle görevlendirmiş olanların atamasındadır.

Maalesef en azından örgütlenme yapılarıyla militarist olan STK'lar ve DKÖ'ler, Gezi sürecinde kolluk şiddetiyle mağdur olanları, tek tek rapor alıp, tek tek suç duyurusunda bulunmaktan caydırıp, toplu şikayete yönlendiren merkezi bir irade kurmaya çalışarak vahim bir hata yapmışlardır. Suç örgütlü olsa da, mağduriyet bazı büyük kimlik gruplarını hedef alma neticesi oluşsa da neticede bireyseldir.

Kolluk şiddetine karşı meselâ benim aklıma gelen bir sivil itaatsizlik eylemi var: Bireysel suç duyuruları. Tek tek Cumhuriyet Savcılıklarına, "vergimin kolluğa giden nispetinin düşülmesi" diye dilekçeler vermek. Almak istemeseler de, kanuni hakkınız olarak dilekçenizi kabul etmeye mecbur etmek. Büyük ihtimal bu hususta soruşturmaya gerek yok ibrazı geldiğinde, itiraz süresini kullanıp yeni bir dilekçe vermek. Buradaki hukuki süreç tamamlandığında AİHM'e gitmek. Yüz binlerce böyle dilekçe verildiğini ve bunların yargı aygıtında oluşturacağı tıkanmayı düşünün. Şüphesiz çok daha yaratıcı, etkileyici sivil itaatsizlik eylemleri tasavvur edilebilir, bu benim aklıma gelen.

Vergilerimizle mütemadiyen suç ortağı kılınıyoruz. Suç ortaklıklarını deşifre eden, bizim vergilerimizle işleyen aygıtları şeffaflaştıran, sisteme çatlak açan Manning, Snowden gibi insanlar, bizlere ikaz olarak canları alınmasa da öldürülüyor.

Sakın "çalışmıyorum ,ben suç ortaklığından yırttım" tufasına da düşmeyin, kursağımıza giren her lokmadan, sırtımıza geçen her hırkaya, vergiye tabiyiz. Yani nefes almamız hariç, hayattaki her lâhzamızla haksızlıkların bekasına hizmet ediyor, türlü suça ortak kılınıyoruz.

Meselâ diyorum seçmenlerin yarısı rey kullanmasa, bu haksız militarist sistem için irademi temsiliyetinize teslim etmiyorum dese... Belki de İmmanuel Wallerstein'ın "makasın istiab haddinden kırılmasına engel olacak kadar açılması" teşbihi misali insan lehine sistemden bazı rüşvetler alabilir, bazı aygıtlarını işlevsizleştirebiliriz.

"Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış" - Ece Ayhan

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.