21 Ocak 2018, Pazar

Üst Menu

The Revenant ya da serhatte hayat

The Revenant ya da serhatte hayat

Eskiden dünya düz idi. Kimse bir tepenin üstünde zar zor tutunuyoruz diye düşünüyor değildi. Çünkü düz bir ‘yer’de yaşıyorlardı. Bu sübjektif tecrübi bilginin objektif olarak yanlışlanması ancak bir yer’den kopup her yere bakan bir nazara ulaşmakla mümkündü. Dünyanın yuvarlak hale gelebilmesi için bu birbirinden kopuk ve uzak düzlüklerin birleşmesigerekiyordu. Dünyanın bir yurt olmaktan çıkıp gezengenleşmesi pek çok açıdan bir dönüm noktasıdır. İçinde yaşayan içindünyanın sonu yok iken, dışından bakan için dünya yuvarlaktır.

Yaşadığınız coğrafyadan başlayıp etrafa acılan ancak bir sonu olmayan, bilinmezliğin yırtık ve eksik bıraktığı eski haritaları düşünün. Haritalarda aşinalığın yetişemediği ve hakkında bilgi olmayan “öte” yerleri eskilerin tasavvurucanavarlarla doldurmuş  (“here be dragons”). Fıkıh kartografları da bundan sonrası tehlikenin, vahşet ve savaşın coğrafyası (dar-ul-harb) demişler.

Bilinmeyen kıta ve denizlere yapılan seferler ve keşifler suda yüzen eski dünyanın kıtalarını birbirinin sahiline çekerek yanidünyanın açık uçlarını kapatarak dünyanın sonu’nu getirdi. Açık dünya, kapandı. İki yakası bir araya gelen dünya nefes darlığı çekmeye başladı. İnsanın yayılma, genişleme arzusu, su ve kara coğrafyalarını tükettikten sonra yüzünü dünyanın ötesine çevirdi. Uzaya çıkılıp dünyaya dünyanın dışından bakmanın mümkün olmasıyla birlikte dünya bir gezegen olarak nesneleşti.

Yuvarlanan dünyada belirsizlik’in soyu tükenen bir bitki örtüsü gibi seyrelerek eridiğini görüyoruz. Cadde ve kaldırımlarıyla artık ayağı toprağa değmeden yaşayan insanların sayısı arttı. Dünya, medeniyetin şehirleriyle kabuk bağladı. Muğlaksınırlar, keskinleşti. Devletler birbirlerinden payitahtları arasındaki mesafe kadar uzak olmaktan çıkıp sınır çizgisi kadar birbirine yakınlaştı. Ucu açık, bir tarafı hala yabani sınırlar ve bir yüzü geleceğe ve kadere açık sınırlar gittikçe azaldı.

Dünyada bakir olan coğrafyaların bitmesi ile birlikte, o tarz bir coğrafyanın doğurduğu halet-i ruhiyenin de kaybolduğu söylenebilir. İlk insan gibi ilkliğin insanı olmak

Aklın inzibatıyla formatlanmış ve zapt edilmiş topraklardan yani bilinenden çıkıp her şeyin taptaze bir karşılaşma olarak tecrübe edileceği yabani bir coğrafyaya dâhil olmak tehlikeli bir maceradır.

Bilinenin ötesinde ve bilinmeyenin berisinde, insan, akıl ve metafiziğin eminliğini geride bırakarak kaderin teslim alan meçhuliyetine girmiş olur. İngilizce’de frontier (serhat yahut kapanmamış hudut) denilen bu müphem sınırda, bu bilinmeyenle yüzleşme hattında, insandaki bütün duygular uyanır. Hayat, en taze haliyle en hissedilir varlığına kavuşur. Ölümün ve tehlikenin her an mümkün olduğu böyle bir ortamda hayatın kendisi yüze vuran kırmızılık gibi metafiziğe vurur ve canlanır.

Serhatte yasa henüz kabuk bağlamamıştır. Doğru ve yanlış birbirinden tam olarak ayrışmamıştır. Orda aklın nüfuzu yeterli değildir ve iradenin hamleleri gerekir. Açıklığın ufkunda, yol bulmak lüzumu doğar. Bu yol, şehirdekilerin alıştıkları anlamdamevcut yollar arasında bir yol değil, ilk kez açılacak bir yoldur. Hudut boyunda yaşayan, bilinirliğin içinden çektiği çizgileri uzatmaya, onlara tutunarak kıblesini bulmaya çalışır.

Serhatteki “anlama” bir ilk anlamadır. Oradaki hakikat yeni bir hadise gibi hep tazedir. Gerçeklik kıyasa gelmez bir biriciklik olarak tecrübe edilir. İnsan, hayat ve ölüm arasında sürekli gidip gelir. Ölüm, kendisinden gaflet edilemeyen bir tehlikeolarak belirdiğinde hayata hayat verir.(Yeni Yüzyıl)

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları