22 Ağustos 2018, Çarşamba

Üst Menu

“Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.”

“Savaşın en kötü tarafı, bir zaman sonra kimin haklı olduğunu unutturmasıydı.”

Başlıktaki cümle, Kemal Varol’un Haw isimli romanından. Ateşkesin bozulması, çatışmaların tekrar başlaması üzerine yaşanan tartışmalar bana hep bu cümleyi hatırlatıyor.

Onca insanın öldürüldüğü, ölmeyenlerin de zihninde, kalbinde onulmaz yaralar açıldığı bir dönemde haklı olmanın ne faydası var? Evlatlarını aklı kırmızıl, allı, yeşilli, sarılı bayraklı tabutlarla karşılayan evlere, yani acının değdiği yere soralım haklı şiddet/savaş var mı, öyle olması yürekleri bir nebze rahatlatıyor mu?

 

İnsan aidiyet hissetmediği, bir şekilde taraf olmadığı, tanık olmadığı kötülüğün, savaşın çok kolay karşısında olabiliyor. Mağdurdan yana tavır alabiliyor. Ama bir yerinden içinde olduğu ya da kendine yakın gördüğü sistemin yaptıkları karşısında bu kadar net tavır alamıyor. Dersim özrü misal yahut 90’lı yıllardaki yaşananlara karşı gösterilen hassasiyet. Ahmet Kaya’nın başına gelenleri herkes kabul edilmez buluyor.  Ama yaşasa ve bugünkü muhalefetten yana olsa başına gelenleri ‘hak etti’ olarak düşünecek çok kişi olur. Erkan Oğur’un Gezi olayları zamanında atmadığı bir tweet üzerinden, Taksim’de çektirdiği bir fotoğraf üzerinden yaşananları hatırlayın. Eğer o tweeti atmış olsa, çıkıp canlı yayında birkaç muhalif cümle kursa, konser iptal etmeyle yetinilmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Zergele’de bombalananlara, Ağrı’da öldürülen çocuklarla ilgili tavra bakmak tek başına yeterli. Yüksekova’da ortaya çıkan görüntülere  önce herkes tepki gösterdi, kabul edilemez buldu.. Ancak yere yatırılanların ‘PKK’lı’ olduğuyla ilgili haberlerden sonra ‘iyi olmuş, özel hareketçi polise soruşturmada bir şey çıkmasın’ diyenler arttı. Oysa devleti örgütten ayıran, insanı adil kılan ‘düşmanına bile adalet’ duygusu, ne olursa olsun hukuk dışına çıkılmaması, insan onurunu incitmeme. Adalet ve hukuk kişilere, dönemlere, özel dönemlere göre değişmemeli. Toplum olarak en azından bu ilkede buluşabilmeliyiz.

 

90’lı kahramanları cani, şeytan, vahşi oldukları için yapmadılar o kötülükleri. Onlar da aile hayatı olan sıradan insanlardı. Askerde onlarca zulme imza atıp eve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayata devam eden insanlar, çocuklarını kucağına alıp sevenler.  Malan Barkirin’in genişletilmiş ikinci baskısında yer alan asker/subay röportajlarını bir okuyun.. “Kötülüğün sıradanlığı” bu durumun en iyi tanımı.

 

90’lı yıllar bir ruhtu sistemin, iktidarın, devletin insandan kutsal görülmesinin ve  ‘hainler’ söyleminin üzerine kurulan bir ruh. O ruha uygun alanı sunan da kuşkusuz OHAL, güvenlik bölgeleri yani sistemin uygun hale getirilmesi, denetimsizlik vs idi.  Aynı şartların ve sistemin sağlanmasıyla ruh kolaylıkla ortaya çıkabilir, çıkıyor. İşte o durumda tıpkı o yılların tanıkları gibi ‘hak etmişlerdi’, başka çare bırakmadılar cümleleri kurmak kalır aygıt olmayı seçen tanıklara. Bir sonraki aşama ise, ‘vur’, ‘parçala’, ‘yok et’

 

Bu zamanların şöyle bir değişik yönü var. O da her şeyin algı operasyonu olduğunu düşünmek. Herkes diğerini algı operasyonu yapmakla suçluyor. Buna göre kendi tarafının tüm kaynakları doğru ötekinin doğru da olsa söylediği yalan. İşin ilginci kendi tarafının da dibine kadar aynı girdapta olduğunu görmezden gelip, karşı tarafın algı operasyonlarına bu kadar kolay inanmasıyla sürekli dalga geçilmesi. Kendinden olan gözünün önünde insan öldürse ‘algı operasyonudur’ ile ‘vardır bir bildiği’ , ‘haklıdır mutlaka’ hali. Kendinden olmayan gül derse yaprağının ucundaki güneş yanığına laf söylemek.

 

PKK’nın, KCK’nın ateşkesi bozmak için sıraladığı sebeplerin hiçbiri bana göre kabul edilir değil. Sadece şimdi değil, içinde büyüdüğüm bu ateş kıyısında aklım erdiğinden beri böyle düşünüyorum. Kimilerine göre ütopik ve romantik bulunsa da silahla gelecek çözümden, özgürlükten, haklardan yana olmadım hiç. Bütün acı geçmişi, 90’lı yılları, başka çare kalmamasını anlamakla hak vermek başka şeyler. Bugün geldiğimiz noktada ise artık şartların, karşı tarafın ne yapmadığı ve ne yaptığından ziyade, öldürerek ve ölerek Kürtlere bir gelecek sunulamayacağını herkes görmek zorunda.

 

Ama, çatışmaların tekrar başlamasını, ölümlerin tüm faturasını HDP’ye kesmek, onu PKK’dan daha kötü gösterme çabaları hele de oy verenleri düşmanlaştırmak, ‘kana ortak’ söylemleri,  bizi dönüşü olmayan bir yola koymaktan başka işe yaramaz. HDP’nin barajı geçmesi, oylarındaki artışı ‘çözüm sürecinin başarısızlığı’ olarak değerlendiriliyor hükümet tarafından. ‘Bize değil onlara yaradı’ deniliyor ya da. HDP’nin aldığı oyu siyasi kayıp olarak görmekten çok birlikte yaşama, normalleşme açısından değerlendirmek gerekiyor. O zaman çözüm sürecinin ülkeye katkısı daha iyi anlaşılır. İstenildiği kadar Cihangir denilsin, CHP’den geldi denilsin herkes bu oyların Kürtlerin oyu olduğunun farkında. Ayrılığı, özerkliği savunan ‘bir arada asla yapamayız’ diyenlerin birlikte yaşam fikrine gelmesi sevinilmesi gereken bir durum. AKP’nin oyları düşünce sürecin başarısız gibi görülmesi; ‘Kürtler cumhurbaşkanı bile oluyor bu ülkede daha ne istiyorsunuz?’ söylemini hatırlatıyor. Anlaşılan kimileri için Kürtler’in varlığının kabulü, kendi destekledikleri partiyi seçmeleri halinde mümkün. Yani AKP’ye oy verirseniz istediğiniz her şeye hakkınız var, değilseniz potansiyel düşmansınız, yeterince dindar değilsiniz. HDP’nin Kürtlerin sorunlarının çözümünde sahici olup olmadığı tartışılıyor bir de. Yani bu karşıtlık Kürtler’i çok düşünmekten geliyor. Tipik devletleşme temayülü. Bırakın da bunu oy verenler düşünsün. Daha önce de yazmıştım. Yıllarca çatışmalı ortamda, devletle, örgütle yaşamayı öğrenmiş insanlara toplumsal mühendislik yapmaya çalışmak bir işe yaramaz.  PKK’nın her saldırısında HDP’ye oy veren insanları düşmanlaştırmak, hesabı ona sormak yukarıda dediğim gibi milyonlarca insanın ‘bu ülkede birlikte yaşayamayız’ duygusunu perçinlemekten öte bir işe yaramaz.

 

Bazı şehit cenazelerinin evlerine taziyeye giden ve tepki görmeden karşılanan HDP’li vekiller, YPG’li oğlunun cenazesi için günlerdir sınırda bekleyen bir çocuğu asker, bir çocuğu polis olan anne her şeyi matematik hesaplarla, dengelerle değerlendiremeyeceğimizin sadece iki örneği. Her zaman olduğu gibi başka hesapları, siyasi boyutları, küresel hedefleri var elbet çatışmaya dönülmesinin. Ama bize düşen önümüzdeki resme bakmak; evladını kaybedenlerin bile sulh istediği yerde; her gün dişe diş, kana kana söylemi, şanlı ordu güzellemeleri neyi çözecek? “Silahlar sussun”, “PKK çekilsin, operasyonlar dursun” diyenlerin düşmanlaştırılması, bunu söylemenin ihanet olduğunu dillendirmek de cabası. Sahi iki-üç yıl önce hükümet aynı hükümet, asker aynı asker, PKK aynı PKK iken böyle yapmayanın şimdi yapmasının sebebi ne, değişen kişisel hayatlar dışında? En önemlisi 90’lı yıllardan bu yana dirileri kaybettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de ölüler üzerinden yapılan savaşı anlatmaya, anlamaya imkan var mı?

 

Çatışmaların tekrar başlaması kadar hemen sahiplenilen bu hoyrat hallerden dolayı umutsuzluğa düşen gençler, ‘ne yapacağız, ne olacak? ‘ vs. diye soruyor. Onlara tavsiyem; böyle zamanlarda hayatı tragedyalar gibi gören ve ideolojik aygıt olmayı özellikle seçenlere, seçmemiş görünüp, taraf değilmiş görünüp aslında sapına kadar sistemin içinde kalanlara odaklanmaktan uzak durmaları, bir de ötekiyle kavga etmeden, onu düşmanlaştırmadan yaşayamaz hale gelenlerden.  Sözü ‘onlar’ gibi kurmamızı dayatsalar da; kırmadan dökmeden kendi üslubumuzda konuşmayı, ilkesel davranmayı, dönemsel düşmanlar üretmemeyi, devlete, örgüte aygıt olmaktan vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekiyor. İnsan kalmaktan, öfkeye kesmemekten, dua ve ümit etmeyi sürdürmekten de başka çaremiz yok.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.