21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Sen Aydınlatırsın Geceyi ya da Yaşasın Ölüm!

Sen Aydınlatırsın Geceyi ya da Yaşasın Ölüm!

Ah Muhsin Ünlü’nün şiirini seyrettim geçen. Şaka yapmıyorum; fantastik kurgusuyla, gerçek ve gerçek-üstünün bir aradalığıyla, sembolizm ve imgelerle bezeli haliyle, muhteşem müzikleri, diyalogları ve fotoğraf karesi tadındaki görüntüleriyle tam bir şiir olmuş Sen Aydınlatırsın Geceyi. Tamamen olumlu bir ön-yargıyla izlediğimden ya da “Onur Ünlü ne iş yaparsa yapsın sevecekler”den olduğumdan belki de, filmden tam anlamıyla “mest” olmuş halde çıktım. İnsan çok sevdiği bir filmi ya da şiiri başkalarıyla paylaşmak, konuşmak ister. Filmden aldığım lezzeti başkaları da almış mıdır diye çıkışta “nasıldı?” diye sorduğum arkadaşın verdiği “neydi la o öyle, saçma sapan bir film” cevabı yine iyi. “Scooby-doo bundan iyiydi” diyeni bile duydum. Ama filmin zihnimde bıraktığı o tatlı karmaşa sayesine hiçbirine kulak asmadım. Onur Ünlü’yü yeterince tanımadığı için “şiddet sahnelerinden” yakınan bir arkadaşa ise şunu dedim: Onur ünlü karakterlerinin şiddete meyyali vallahi dertten.

 

Tek cümleyle film, süper-güçlere sahip insanların yaşadığı bir kasabanın hiç de süper olmayan sıradan gündelik hayatını anlatıyor. Filmde gördüğümüz tüm süper-kahramanlar; duvardan geçen, eliyle nesneleri hareket ettirebilen ya da zamanı durdurabilen, parmağını tüfek olarak kullanabilen, yaraları dokunarak tedavi edebilen, hiç ölmeyen; fakat hayatından memnun olmayan insanlar, sıradan bir kasabanın sıradan gündelik hayatıyla muhatap olan insanlardır aynı zamanda. Dolayısıyla süper kahraman da olsa, insanların “aciz” olduğuna, “sıradan” ve dertlerle dolu gündelik hayatın nesnesi olduğuna tanık oluyor izleyici. Bir çeşit “süper-güçlerin de tekdüzeleştiği” bir durum söz konusu filmde. Tıpkı “bu ne lan, dünün aynısı” diyen karikatürün resmettiği gibi. Onur Ünlü, insan’ının “üstün” özelliklerle donatılsa bile üst-insan olamayacağını, yine insan olarak kalacağını ve ihtiraslarıyla, arzularıyla, ölümlülüğüyle, acizliğiyle birlikte biteviye dertlerle boğuşacağını haykırıyor bize.

 

Filmin başkarakteri Cemal de acizdir, duvarların arkasını görme yeteneğine rağmen. Kasabanın futbol karşılaşmalarında yan hakemlik yapan ve çoğu zaman babasının berber dükkânında çalışan Cemal, arkadaşlarıyla kahvede oturduğu bir sırada “Hiç olmasaydık ya biz, ne olceydi o zaman?” diye sorabilecek ve her şeyin normal göründüğü (kendisinin bile) bir günde berber dükkanındayken bileklerini usturayla kesebilecek kadar varoluşsal problemlerle boğuşan bir karakterdir. Annesi öldükten sonra bir travma geçiren ve sürekli anne ve kardeşlerinin yandığı bağ evinin hayalini gören Cemal (seyirci filmde Cemal’in annesi ve kardeşlerinin ölümünden sorumlu olduğunu düşünebiliyor), kendisine bile derman bulamayan ve sürekli gözleri kan ağlayan psikologun verdiği ilaçları içerek “kafayı” bulmakta. Bu arada filmi izleyen herkesin sorduğu bir soru: “doktorun gözünden akan kan neyi sembolize ediyor?” Onur ünlü bununla ne anlatmak istemiş bilmek pek mümkün değil ama sürekli kan ağlayan doktorun gözündeki kanı mendille silme sahneleri benim aklıma Cemal Süreya’nın dizelerini damlatıyor:

 

Gülemiyorsun ya, gülmek / Bir halk gülüyorsa gülmektir” (Mendilimde Kan Sesleri)

 

Cemal karakterinde Ah Muhsin Ünlü şiirlerini okumuş biri için Onur Ünlü’ye dair izler bulmak zor değil. Şiirlerinin üçte ikisinde “annesiz” kalmış olmanın sebep olduğu bir dağınıklık, şizofreni, tutunamama, yas hali ve travma durumu söz konusu. “Ah Muhsin Ünlü’nün 1996’da yayınlanan kült kitabı Gidiyorum Bu’daki 36 şiirden 24’ünün en az bir anne-baba referansı içerdiğini” söylüyor Enis Akın bir yazısında (1). Ah Muhsin Ünlü’nün şiirlerinden aşina olduğumuz anne vurgusunu, sinemasına tersinden yansıttığını görüyoruz. Film boyunca tek bir anne görmek mümkün değil. “Anne"yi çağrıştıran tek karakter, Cemal’in derdini paylaştığı görünmez ilkokul öğretmeni. Bu ilkokul öğretmeni karakterinin “anne” ile olan ilişkisini, Ah Muhsin Ünlü’nün şiirlerinden biliyoruz:

 

“Gözlerime öyle bakma, annem ilkokul öğretmeniydi benim” (Vincit Omnia Veritas).

 

Ya da:

“Halamın artık ne zaman evleneceğimi sorduğunda, annemin yalan söylememek için dudağının köşesinde patlayan ilkokul” (Edebiyattan Nefret Ediyorum).

 

Cemal, annesini kardeşleriyle birlikte yangında kaybetmiş ve her an bunun sıkıntısını yaşamakta. Sürekli annesi ve kardeşlerinin yandığı bağ evine gitmekte ve onların hayalini görmektedir. Öte yandan Cemal, babasıyla yalnız yaşamaktadır. Bilinçaltı Freudyen bir gerilim halinde olan Cemal’in gördüğü bir rüya, Onur Ünlü’nün Ah Muhsin Ünlü’yü yalanladığını gösteriyor. Seyirci filmde Cemal’in rüyası aracılığıyla “Freud diye bir şey”in var olduğuna şahit olmakta.

 

Filmde bir de Cemal’in ağzından dinlediğimiz sürpriz bir Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur karşılaştırması var. Orhan-severleri kızdıracak bu sahne, Tıpkı Ronaldo ve Messi karşılaştırması tadında: “Orhan, bana işin biraz gösterişinde gibi geliyor. Her şeyi bildiğini göstermek istiyor, ben en iyisini yapıyorum demeye çalışıyor. Ama Ferdi öyle değil, o en fazla üç-beş şey biliyor ama o üç-beş şeyi en iyi o biliyor.”

 

“İnsan denen varlık acizdir, muhtaçtır, fazla artistlik yapmamalıdır” dediği rivayet edilir Onur Ünlü ya da Ah Muhsin Ünlü’nün. Bu “acizlik” vurgusunu, Onur Ünlü’nün tüm filmlerinde görmek mümkün, özellikle “ölüm” temasıyla. Kâh karakterlerine “yaşasın ölüm!” dedirterek yapar bunu, kâh onları ölüm karşısında aciz bırakarak. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde de bu alışkanlığından vazgeçmiyor yönetmen. “Ölümün kesinliği insanı aciz bırakır” der Bauman (2). Onur Ünlü de tüm karakterleri süper-kahraman olan filmde, ölümlü olmanın getirdiği bir acizlik duygusuna vurgu yapıyor. Özellikle bir sahne var ki bu acizlik duygusunu tersinden okuma imkânı sunuyor. Cemal ve Dündar adlı karakterlerin karşı karşıya geldiği sahne, ölüm ve ölümsüzlük üzerine tefekküre davet ediyor seyirciyi. Hiç ölmeyecek gibi yaşayan akıllara tokadı çarpıyor! Karısını hamile bırakan kişinin Dündar olduğunu düşünen Cemal, onu öldürmek için kapısında beklemeye koyulur. Dündar aracıyla gelir ve Cemal tereddüt etmeden elindeki tüfekle Dündar’ı kafasından vurur. Birkaç adım ilerler ve sigarasını yakmak üzereyken aracın kapı sesini duyar. Yarası hızla iyileşen Dündar Cemal’in yanına gelir, bir sigara ister ve başlar derdini anlatmaya. Ölümsüz olduğunu ve bu sebeple “her şeyi bildiği için hiçbir şey bilmediğini” söyleyen Dündar, “Herkesin bir derdi var bu hayatta, benimki de bu işte, ölemiyorum!” diye yakınır ve şöyle devam eder: “İnsan ölümsüz olunca hiçbir şeyden korkmuyor, hiçbir şeyden korkmayınca da ar damarı çatlıyor!”

 

Ölümü aklının ve gündelik hayatının en görünmez yerine öteleyen modern insanı, ölümsüzlüğün de bir çeşit “tersinden ölüm” olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakıyor bu sahne. Modern insan, Aydınlanmacı düşüncenin bir Tanrı’ya ihtiyacın olmadığını vurguladığı ve akla yaptığı vurgunun ürettiği bir “tamlık” ve “müstağnilik” ile maluldür. Comte’un “bilimin bilme alanı genişledikçe tanrının var olma alanı daralır” sözünü bayraklaştıran modern paradigmanın belirleyiciliği altındadır modern insan. Fakat her insanın eninde sonunda karşı karşıya kalacağı ölüm gerçeğini dışarıda tutar bu düşünce, ölüm karşısında yaşadığı “yetersizliği” gizlemek ister. Çünkü aklın yüceliğine vurgu yapan düşünceyi aşağılar ölüm, aklın “yeterliliği” düşüncesine meydan okur: “Ölüm, başka bir bağlamda da, aklın gücüne pervasızca karşı koyar: Aklın gücü iyi seçim yapmak için bir kılavuzdur, oysa ölümde seçim yapma söz konusu değildir. Ölüm utanılacak bir durumdur, aklın aşağılanmasıdır. Ölüm, akla duyulan güveni ve aklın söz verdiği güvenilirliği çökertir. Aklın yalanını yüksek sesle açığa vurur” (3).

 

Aklına meydan okuyan ölümü olabildiğince gündelik hayatının dışına iter modern insan. İnsanın her an ölüm gerçekliğine boyun eğerek yaşadığı geleneksel dönemlerden sonra gelen “akıl çağı”nın insanı, ölüm düşüncesini bilincinin en dibine, hayatın en ücra köşesine hapseder. Bu sebeple ölümden kaçar modern akıl, ölümden kaçar ve kaçtığı ölçüde ölümsüzlüğün peşine düşer. Bir Donkişot yanılsamasıyla “ölümü öldürmek” üzere hastalıkları bir bir yok etmek için seferber olur bilim insanları. Modern akıl ölümsüzlüğü arar ölümden kaçtıkça ve “ölüm”ü çağrıştıracak her şeyi siler, öteler kamusal hayatından. Modern düşünce/toplum, ölümün üstesinden gelemeyeceğini gördüğü zaman kendi aklını suçlamamak için ölümü zihninden ve mezarlıkları gündelik hayattan uzaklaştırma yolunu tercih etti. Ölümlülüğü metafizik olmaktan çıkardı modern akıl, böylece ölümün geleneksel/dinsel algıdaki “evcil” karakteri düyevî bir “yabaniliğe” ötelendi.  Çünkü ölüm “modern yaşamın Ötekisi’dir” (4). Modern zamanların en uzak gettoları mezarlıklardır bu yüzden.

 

Sen Aydınlatırsın Geceyi, çok-çağrışımlı sahneleri olan ve türlü alt okumalara imkân tanıması sayesinde izleyicisini tefekküre davet eden bir film. Aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden ve abartısız Türkiye sinemasında çığır açan bir film. Pardon, şiir.

 

(1)   Enis Akın (2012). “Ah Muhsin Ünlü: Annesinin İhanetine Uğrayan Şiir”. Duvar Dergisi, sayı: 2.

(2)   Zygmunt Bauman. (2012). Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri. (2.Baskı). (çev.) Nurgül Demirdöven, Ayrıntı: İstanbul, s.162. 

(3)   Bauman, s.27.

(4)   Bauman, s.163.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.