23 Eylül 2018, Pazar

Üst Menu

Şener Aktürk: Yeni Anayasa ideolojisiz olmalı

Şener Aktürk: Yeni Anayasa ideolojisiz olmalı
Şener Aktürk: PKK'yla müzakere Kürt meselesiyle bağlantılı olduğu halde aynı zamanda ayrı bir meseledir.
06 Haziran 2013
-A +A
''Çözüm Sürecindeki Türkiye ve Kader Birliği'' Yazı Dizisi
 
Hazırlayan: Behmen Doğu
 
Binlerce insanın yaşamına mal olan bir iç savaş nihayet bitiyor.
 
PKK ve devlet arasında 30 yılı aşkın süredir devam eden düşük yoğunluklu savaş Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’unda yaptığı çağrıyla sona erdi.
PKK, liderinin çağrısına önce ateşkes sonra da geri çekilme ile olumlu yanıt verirken Hükümet de Akil insanlar projesiyle çözüm sürecinin ilerlemesi için destek sundu.
Hükümet, geri çekilen PKK gerillaları ile bir temas/çatışma yaşanmaması için son derece dikkatli davrandı. Aylardır bir can kaybının yaşanmaması, Ak Parti ve BDP’li politikacıların çözüm sürecine uygun tavır takınmaları toplumda kalıcı bir barış adına umut ve heyecanla takip edilmekte. Hür Bakış internet gazetesi olarak, içinde bulunduğumuz Çözüm sürecini, Akil insanlar projesini, PKK’yi, anadil hakkını ve yapılması düşünülen yeni anayasayı konuklarımıza sorduk. ‘’Çözüm sürecindeki Türkiye ve kader birliği’’ yazı dizimizin barışa, çözüm sürecine katkı sunması dileğiyle…

Şener AKTÜRK

   Şener Aktürk - Akademisyen (Koç Üniversitesi)
 
Çözüm sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Çözüm sürecinin iki boyutu var. Birincisi Kürt meselesinin çözümü konusunda atılan adımlar. Bu birinci boyut, 2004 yılında TRT3'de Arapça Boşnakça Çerkesçe Kürtçe ve Zazaca yayının başlamasıyla Kürt dilinin ve kimliğinin resmen tanınmasıyla ilk olarak somut meyveler vermeye başlamıştı. 2009'da sadece Kürtçe yayın yapan TRT 6'nın yayına başlamasıyla bir üst seviyeye çıktı. 2012-2013 akademik yılında Kürtçe de dahil olmak üzere 5.sınıftan itibaren okutulmaya başlayan seçmeli yaşayan dil ve lehçeler dersi sayesinde Kürtçenin resmi devlet okulları müfredatına girmesi ve bir anlamda devletin Kürtçeyi en alt seviyeden itibaren tanıması sonucunu doğurdu. Kürt meselesinin çözümü konusunda bir sonraki olası adım, 4. sorunuzda bahsi geçen anadilde eğitim meselesidir.  Çözüm sürecinin ikinci boyutu ise 2013'ün başında resmileşen ve kamuoyuna mal olan PKK'yla müzakere sürecidir. PKK'yla müzakere Kürt meselesiyle bağlantılı olduğu halde aynı zamanda ayrı bir meseledir. Hiçbir etnik boyutu olmasa da silahlı şiddete, teröre bulaşmış bir örgütün silahsızlandırılması veya topluma kazandırılması başlı başına ayrı bir meseledir. Demek istiyorum ki etnik boyutu olmayan DHKP-C gibi bir örgüt de olsaydı, etnik Türkmenlerden oluşan silahlı bir örgüt de olsaydı, onun silahsızlandırılması ve topluma entegrasyonu zor ve çetrefilli bir mesele olacaktı. Kürt meselesinin çözümü yönünde son 9 yılda atılan adımların şimdiden Türkiye tarihinin en büyük kimlik reformu olduğuna inanıyorum ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. PKK'yla müzakerelerin başarısı veya başarısızlığı konusunda ise herhangi bir hüküm vermek için henüz çok erken. 
 
Akil insanlar projesinin çözüm sürecine etkisi nedir sizce?
 
Akil insanlar projesinin çözüm süreci üzerindeki etkisini de bu aşamada tahmin etmek çok zor ama en azından iki tespitte bulunulabilir. Birincisi, son tahlilde hükümet (AK Parti) ve bir muhalefet partisinin (BDP) yürüttüğü bir devlet politikası olarak çözüm sürecinin bir şekilde halkla buluşturulması ilkesinin tezahürü olarak güzel bir girişim. Kısacası, halkın da kaale alındığını göstermesi açısından iyi bir girişim. İkincisi, halkı söylem kurucu seçkinlere ulaştırmasına ek olarak, bu seçkinlerin de belki daha önceleri hitap etmeye alışık olmadıkları kitlelerle muhatap olmalarına vesile oldu. 
 
PKK silahları ebediyen nasıl gömebilir, bunla ilgili PKK ve devlete düşen sorumluluklar nelerdir?
 
PKK'nın iç dinamikleri hakkında hiçbir bilgim yok dolayısıyla sizin sorunuzda vurguladığınız şekilde PKK'nın 'ebediyen' silahları gömebileceğinden emin değilim. İnşallah gömer. 
 
Kürtlerin anadilde eğitim talebi hakkında ne düşünüyorsunuz?
 
Talep edenlere mümkün mertebe Kürtçe eğitim verilebilir ve bu da Türkiye'nin bölünmesine sebep olmaz kanaatindeyim. Matematik, Fizik, Biyoloji gibi dersleri Kürtçe verebilecek öğretmenlerin yetişmesi birkaç süre alacaktır muhakkak. Açıkçası Rusya gibi anadilde eğitimin var olduğu ülkelerden örnekleri düşündüğümde, Kürtçe ve Zazaca anadilde eğitime ilginin sınırlı olacağını da tahmin ediyorum. Ama her halükarda 10 milyonu aşan bir nüfustan bahsettiğimize göre, ilgi ne kadar sınırlı olursa olsun en azından yüzlerce ve belki de binlerce öğretmeni istihdam etmeyi gerektirecek kadar bir talep olacaktır. Öte yandan, hükümetin son yıllarda Kürtçeye ilişkin gerçekleştirdiği reformlar göz önüne alınacak olursa, Kürt dili ve kültürüne ilişkin diğer taleplerin karşılandığı gibi anadilde eğitim talebi de süreç içinde karşılanabilir ve karşılanacaktır diye tahmin ediyorum. Daha önemli olan ve daha fazla talep gelecek olan seçmeli Kürtçe dil dersidir ve sadece bir nevi azınlık hakkı olarak değil Kürt ve Kürt olmayan Türkiye'nin tüm vatandaşlarına sunulan bir seçmeli bir ders olarak yaygınlaştırılmalı, çünkü eminim Kürt olmayan bazıları da seçmeli dil olarak Kürtçeyi öğrenmek isteyecektir. Bunun gibi Arapça da seçmeli dil dersi olarak yaygınlaştırılmalı, yalnızca bir azınlığın anadili olarak değil aynı zamanda Türkiye'yi bin yıllık klasik medeniyetine bağlayan bir köprü olarak. 
 
Kalıcı bir barış ve huzur ortamı için nasıl bir anayasa yapılmalı?
 
Kalıcı bir barış ve huzur ortamı için yapılacak olan anayasada bazı ilkelerin takip edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Birincisi, anayasa vatandaşların nasıl olması gerektiğini dikte eden bir metin değil, halkın kendi seçimi olan hayat tarzını, inancını, dilini, kültürünü mümkün mertebe devlet müdahalesinden uzak bir şekilde yaşamasına müsaade eden bir çerçeve metin olmalıdır. İkincisi, anayasa en aciz ve savunmasız vatandaşı devletin ve diğer vatandaşların zulmünden, baskısından, istismarından korumaya yönelik olarak tasarlanmalıdır. Üçüncüsü, anayasa maddeleri, 1982 anayasasında olduğu gibi tek cümlede bir özgürlüğün ismini geçirip, bir sayfa boyunca o özgürlüğün nasıl sınırlandırabileceğini anlatmamalı, vatandaşların haklarını sıralayan ve temellendiren kısa ve öz bir metin olmalıdır. Anayasa yapımı konusunda yol gösterici olacağını düşündüğüm bu üç genel ilkeye, Kürt meselesinin çözümü doğrultusunda üç ilke daha eklemek gerekir. Dördüncüsü, Türk milliyetçiliği ve Kürt meselesi özelinde, yeni anayasa herhangi bir çeşit milliyetçiliğe sahip olmamalıdır, yani bu bakımdan ideolojisiz olmalıdır, fakat uluslararası sistemin yasal statüsü olan her devlete dayattığı bir gereklilik olarak yeni anayasada da bir millet ismi ve tanımı yer almak zorundadır. Milliyetçilikten arındırılmış anayasada yine de bir millet ismi bulunması mecburi gözüküyor. Beşincisi, bu anayasanın vatandaşın dini ve etnik kimliğini kamusal alanda ifade edebilmesine, dini ve etnik kimliğinden kaynaklanan ihtiyaçlarını ayrımcılığa uğramadan ve aşağılanmadan karşılayabilmesine imkan sağlanması gerekir. Sadece Kürtlerin değil tüm etnik grupların, sadece etnik kimliğin dini kimliğin de, sadece azınlıkların değil çoğunluğun da etnik ve dini kimliklerini ifadesine izin vermek gerekiyor. Altıncısı, şimdiki haliyle son derece merkeziyetçi olan anayasanın mahalli idarelere, yani illere, daha fazla özerklik verilebilmesinin önünü açması. Özetlemek gerekirse, Kürt meselesi özelinde, milliyetçi olmayan ama milleti olan, sadece tek bir etnik kimliğin değil tüm etnik kimliklerinin ve sadece etnik kimliğin değil dini kimliğin de kamusal alanda ifadesine izin veren, mahalli özerkliğe açık bir anayasa yapılması gerekiyor.
Kürt meselesi özelinde dile getirdiğim son üç maddeyi somutlaştıracak olursak, millet, anayasanın öznesi olan, hakların ve sorumlulukların isnat edildiği siyasi cemaatin ismidir. Bu isim için şimdiye kadar Türklük, Türkiyelilik ve İslam dışında başka bir  seçenek de ciddi olarak ortaya konmamıştır. İslam'ın Türkiye'de devletin laik yapısı sebebiyle anayasal millet kimliği olması imkansız. Laikliğe rağmen İslam bir şekilde milli kimlik olarak benimsenebilseydi bile Türkiye'de İslam'ın Şii yorumunu benimseyen milyonlarca Alevi, Caferi ve Nusayri vatandaşın dışlanmasına yol açacaktı ki bu vatandaşların sayısı Kürtlere yakın ve hatta daha fazladır. Bu sayıya, Sünni Müslüman kökenli oldukları halde bir milli kimlik olarak asla İslam'ı kabul etmeyecek olan, laikliği bir hayat tarzı olarak benimsemiş milyonlarca vatandaş olduğunu da göz önüne aldığımızda görüyoruz ki bu toplumsal yapıda İslam'ın milli kimlik olabileceğini düşünmek hiç de gerçekçi değil. 
 
Türkiyelilik seçeneğinin ise en az yedi sorunu bulunuyor. Türkiyelilik kavramının birinci sorunu, Türklük ve İslam gibi çok uzun yıllar içinde oluşmuş ve bugün için halk arasında büyük ölçüde yerleşmiş, sosyolojik karşılığı olan kimliklere nazaran Türkiyelilik kimliğinin bugün için halk tarafından bilinmeyen, kullanılmayan ve kültürel karşılığı olmayan bir kavram oluşudur. Türkiyelilik kavramının ikinci sorunu, bir grup iyi niyetli aydının son yıllarda geliştirdiği bir sosyal mühendislik projesi olarak öneriliyor olması ve bu nedenle bir yapaylık ve seçkincilik (elitizm) içeriyor olmasıdır. Burada ironik olan, 1930’ların bir sosyal mühendislik projesi olarak eleştirilen Türk ulusu kavramının, 2010’lu yıllarda bir başka sosyal mühendislik ürünü kavramla aşılmaya çalışılmasıdır. Üçüncü sorun, 1920’lerde %90’ından fazlası okuma-yazma bilmeyen bir topluma uygulanan sosyal mühendislik projesine göre 2010’lu yıllarda artık %90’a yakını okuma-yazma bilen ve büyük çoğunluğu Türk kimliğini benimsemiş bir toplumsal bünyede uygulanacak sosyal mühendislik projesinin de başarılı olma ihtimalinin düşük oluşu. Elbette kimlik sorunu çözmek için devlet politikalarında değişiklik yoluyla yapılacak her müdahale belli oranda sosyal mühendislik görüntüsü verecektir (buna diğer seçenekler de dahil). Fakat bu dört seçenek arasında en kapsamlı sosyal mühendislik çabasını gerektirecek olan muhtemelen milletin ismini (Türk) yeni bir isimle (Türkiyeli) değiştirmek olacaktır. Türkiyelilik seçeneğinin dördüncü ana sorunu, ‘Türk’ kelimesini içerdiği için orta ve uzun vadede Türk milleti kavramına yöneltilen eleştirilerin Türkiyelilik kavramına da yöneltilebileceği ve bu vasfıyla Türkiyelilik kavramının başarılı olsa bile geçici bir çözüm olabileceğidir. Beşinci sorunu, Türkiyelilik kavramının yabancı dillere çevirisi çok zor veya imkansız olacaktır. Altıncı sorunu, eğer Türkiyelilik kimliği, Türklüğün bir etnik kimlik olduğu gibi yanıltıcı bir önyargıyla eşzamanlı olarak benimsenirse, ülkede yasal anlamda Türklerin ve Türkiyelilerin olduğu iki sınıflı, birinci sınıf ve ikinci sınıf vatandaşları olan bir toplum yaratma tehlikesini içinde barındırır.  Yedinci sorunu, benzer kimlik sorunlarını yaşamış, ABD, Fransa, Bulgaristan, gibi hiçbir demokratik ülkenin kimlik sorununu aşmak için milletin ismini değiştirmemiş oluşudur. Eğer T.C. kimlik sorunlarını aşmak için milletin ismini değiştirirse, bunu yapan ilk demokratik ülke olabilir. Emsalsiz eşsiz benzersiz olmak bu konuda iyi bir şey değil bence, başka hiçbir ülkenin böyle bir isim değişikliğine gitmemiş olmasının bir hikmeti olsa gerektir. 
 
Millet ismi seçenekleri arasında siyaseten mümkün ve makul olan tek seçenek, Türk kimliğinin pek çok etnik ve dini kimliğin birleşmesiyle oluşmuş bir kimlik olduğunuzun resmi tarih ve anayasa başta olmak üzere her türlü resmi ve kamusal alanda ve devlet nezdinde kabul edilmesi ve Türklüğün her ortamda ve her koşulda Kürtler da dahil olmak üzere pek çok etnik grubun ortağı olduğu bir kimlik olduğunun ifade edilmesidir. Nispeten içi boş ve anlamsız bir kullanım olan "etnik Türk kimliği" kavramının kullanılmaması ve eğer etnik Türk derken kökenini Orta Asya'ya dayandıran oymakların soyu kastediliyorsa onlar için daha doğru olan Türkmen kavramının kullanılması gerekir. Bu manada anayasal Türklük, etnik Alevi, Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Ermeni, Gürcü, Hemşin, Kürt, Laz, Pomak, Rum, Süryani, Torbeş, Türkmen, Yahudi ve Zaza da dahil pekçok etnik ve dini grubun birleşmesiyle oluşmuş siyasal bir vatandaşlık kimliğidir, anayasaya, ilgili yönetmeliklere, mevzuata, resmi tarih söylemine, diplomatik ve diğer kullanımlarda da bu anlamının içeriğiyle benimsenmelidir. Son 90 yılda denenmiş ve başarısız olmuş olan Türklüğün bu tarz bir siyasal, vatandaşlık kimliği olarak benimsetilmesi değildir, başarısız olan Türklüğün, vatandaşların tüm etnik ve dini kimliklerinin inkarına dayanan tek kimlik olarak sunulmasıdır. Eğer milli kimliği Türk olan bir vatandaşın, örneğin, aynı zamanda anadili ve günlük dili ve eğitim dili Kürtçe veya Zazaca veya Arapça olan, kamusal alanda da başını örten dindar bir kadın olabileceği gerçeği devlet tarafından kabul edilir ve halka da bu şekilde sunulursa Kürtler de dahil tüm vatandaşların inkarcılıktan uzak böylesi bir Türk milli kimliğini benimsemek konusunda hiçbir sıkıntıları olmayacağını düşünüyorum. Fakat bugün için yukarıda bahsettiğim anadil reformları, mahalli özerklik reformları, ve benzeri reformlar halen tamamen gerçekleştirilmediği için bugün bu yazdıklarımı okuyan bir Kürt veya Zaza, yukarıda bahsettiğim çoğulcu Türklük kavramı ile kendi hayatında karşılaşmadığı için (çünkü devlet politikası bu yönde gelişmedi bugüne kadar), elbette Türk milli kimliğini bir siyasi vatandaşlık kimliği olarak kabul etmekte tereddüt edecek, muhtemelen reddedecektir. Ama zaten burada ortaya koyduğum vizyon, bugün için değil, Kürt açılımının başarıyla devam ettiği koşullarda önümüzdeki dört beş yılda aşamalı olarak gerçekleşecek bir vizyondur. Bunun anayasal ifadesi de, 1924 anayasasında olduğu gibi, ''Türkiye'de din ve ırk ayırt etmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir'' yazılmasıdır. burada ''vatandaşlık bakımından'' ifadesi etnik milliyetçilerin müdahalesi sonucu eklendiğine göre, bu iki kelime de çıkarılarak, yeni anayasada ''Türkiye'de din, dil, ırk ve mezhep ayırt etmeksizin herkese Türk denir'' yazılmalıdır.   
 
İkinci konu, Kürtçe başta olmak üzere tüm dillerin öğretim ve eğitimin anayasal güvence altına alınmasıdır. Öte yandan bunun için Kürt ve Kürtçe kelimelerinin anayasaya girmesi gerekmez, çünkü herhangi bir etnik veya dini kimliği anayasaya koymak o kimliği sivil alandan çıkartır ve devletleştirir, oysa Sünni İslam, Alevilik, Caferilik, Kürtlük, Ermenilik ve Türkmenlik gibi tüm etnik ve dini kavramların sivil alanda var oldukları şekliyle, devlet müdahalesinden mümkün oldukça korunarak, muhafaza edilerek, özgür bir şekilde ifadesine izin vermek asıl gaye olmalıdır.  Çoğulcu demokratik bir toplum düzeninin amacı etnik ve dini kimliklerin devletleştirilerek kontrol altına alınması değil sivil olarak özgürce ifade edilmelerine izin verilmesidir.
Üçüncü konu, Türkiye'nin 81 ili temelinde belli ölçüde bir mahalli özerkliğin sağlanmasıdır. 6 Ağustos 2011 tarihinde Sabah gazetesine yazdığım gibi, “Türkiye’nin 81 ilden oluşan idari yapısını muhafaza ederek mevcut iller temelinde mahalli bir özerklik sağlanabilir. Hâlihazırda her ilin seçilmiş belediye meclisi ve belediye başkanları mevcuttur. Türkiye’nin bütün illerinde değişik yoğunluklarda yaşayan Arap, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Kürt, Laz, Zaza ve diğer etnik kökenlerden gelen vatandaşlar, nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyorlarsa şayet, yerel temsilcileri aracılığıyla Türkçenin dışındaki dillerde de belediye hizmetlerinin verilmesini talep edebilir. Yasalar çerçevesinde gerekli değişikliklerin yapılmasını müteakip, ulaşım ve sağlık hizmetleri, her türlü resmi duyurular ve yayınlar, şayet talep varsa, azınlık dillerinde de yapılabilir…” (6 Ağustos 2011) Bazı illerimizde Arapça, Lazca, Gürcüce, Kürtçe ve Zazaca için talep gelirse, bu illerde de bu dillerde paralel hizmet ve yayın yapılır, ama sırf böyle bir talep var diye bu iller Arabistan, Kürdistan, Gürcistan, Lazistan ve Zazaistan olmaz; sadece çok kültürlülüğü kamusal alanda tanınmış iller olur.
 
Son olarak, tekrar vurgulamak isterim ki, Türkiye’nin kimlik meselesi bir azınlığın kimliğini ifade edememesi meselesi değildir, halkın büyük çoğunluğunun etnik veya dini veya başka kimliklerinin ifade edememesi sorunudur, bu sorunu bütüncül bir şekilde çözebilmek için sadece resmi millet kavramının değil dışlayıcı laikliğin de reforme edilmesi gerekir. Eğer siz sadece Kürtçeye odaklanarak yerel bir reformla yetinirseniz, bırakın Türkiye’nin kimlik sorunlarını çözmeyi, Kürtlerin bile dindar olan çoğunluğunun kimlik sorununu çözememiş olursunuz. Hem etnik kimliğin hem dini kimliğin kamusal alanda ifade edilmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Yoksa bir çeşit resmi standart Kürtçe ve Zazaca oluşturup ona da kamusal alanda yer açmakla, bırakın Arabı, Lazı, Gürcüyü, Çerkesi, Türkmeni, dindar bir Kürdün bile kimlik sorununu çözemeyiz. Fakat ben bu çifte reformu önerirken, devlet eliyle bir dindarlaşma, bir dini kimlik veya bir ahlak öğretisinin empoze edilmesine kesinlikle karşıyım, yani örneğin devlet eliyle bir tür resmi devlet İslam’ının halka empoze edilmesine siyasi, felsefi, dini, seküler her açıdan karşıyım, bu ancak zarar verir. Ama öte yandan halkın içinde yaşandığı şekliyle sivil dindarlığın, sivil bir Sünni İslam’ın, sivil bir Aleviliğin, sivil bir Museviliğin, sivil bir Ortodoksluğun, sivil bir ateistliğin kamusal alanda ifade edilebilmesi için her türlü demokratik reformun yapılmasına da kesinlikle taraftarım, böylesi reformları sonuna kadar desteklemek gerekir kanaatindeyim.
 

Yazı Dizisi 1.Gün: İsmail Beşikçi

Yazı Dizisi 1.Gün: Ömer Faruk Gergerlioğlu

Yazı Dizisi 2.Gün: Vahap Coşkun

Yazı Dizisi 2.Gün: İlkay Akkaya

Yazı Dizisi 3.Gün: Hasan Kaya 

Yazı Dizisi 3.Gün: Erol Göka 

Yazı Dizisi 4.Gün: Meral Danış Beştaş

Yazı Dizisi 4.Gün: Şener Aktürk

Yazı Dizisi 5.Gün: Fazıl Hüsnü Erdem 

Yazı Dizisi 5.Gün: Zeynep Tanbay 

Yazı Dizisi 6.Gün: Seher Akçınar

Yazı Dizisi 6.Gün: Maya Arakon