18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Sessizce Ölüyorlar

Sessizce Ölüyorlar

12 Eylül 2012’ye cezaevlerinde Türkiye genelinde yürütülen açlık grevleri ile uyandık. Yüzlerce insanın habersiz olduğu ve -ümit ederiz ki sonuçlanmaz- ölümle sonuçlanabilecek bir sivil itaatsizlik eylemiydi bu. Bedenlerini ölüme yatıran yüzlerce tutsak... Dört duvar arasında bedenleri tutsak ama ruhları özgür... 63. günündeyiz, koskoca 63 gün. Her an ölüme yürüyorlar. Talepleri net: Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması, anadilde eğitim ve anadilde savunma hakkı. Peki, bir beden anadili için neden kendini ölüme yatırır? Neden canından vazgeçer? Bu anadil dedikleri şey nedir ki canından vazgeçirtecek kadar önem arz etsin? Sadece ‘anne’nin ‘dayê’ye ya da ‘ekmek’in ‘nan’a dönüşmesi midir?

Dil siyasal bir özne midir? Dil ne zaman siyasal bir özneye dönüşür? Dilin siyasallaşması devletin resmi dilinin halkın çoğunluğunca kullanılmasıyla mümkündür ancak. Örneğin siyasal karar alma sürecinde etkili olmak devletin resmi dilini bilmekle mümkündür. Bundan dolayı devletin resmi dilinin ne olması gerektiği tarihte milliyetçi mücadelenin en önemli mevzularından biri olmuştur her zaman. Ancak devlet ve toplum arasındaki ilişkilenmenin en az düzeyde yürütüldüğü zamanlarda, dilsel çoğunluk hiçbir zaman tehdit unsuru olarak görülmemiştir. Bu zamanlarda devlet topluma temas etmediğinden devletin resmi dili de genellikle küçük bir azınlığın konuşabileceği ya da anlayabileceği kendisine kutsallık atfedilen bir dildi. Ne zaman ki devlet toplumla ilişkilenmeye başladı resmi dil, tek dil dayatmaları o zaman başladı.

Dolayısıyla dil tarafsız bir olgu değildir. Düşünce demektir. Kendine has düşünme tarzı. Kendin olabilmek demektir. Kültürün taşıyıcısı kimliğin ta kendisidir. Öyle ki milleti millet yapan en temel unsurdur. Nitekim Benedict Anderson, milleti hayal etmeyi mümkün kılan en önemli gelişme olarak, kutsal (resmi) dillerin itibarını kaybetmesini ve ibadetin yerel dillerde yapılmasını zikreder. Buradan hareketle milleti hayal etmekten çıkaran şeylerden biri de resmi dilde zorunlu eğitimin varlığı ve anadilde eğitimin yasak oluşunun varlığıdır. Okullardaki eğitimin zorunlu hale gelmesi ile birlikte okuryazarlıktaki artış, bilhassa gazetenin ortaya çıkışı, bunları takiben kapitalist yayıncılık anlayışı, dergi, sosyal medya vs. gibi yazınsal metinlerin ortaya çıkışı ve artışı birbirini tanımayan birbirilerine dokunmayan insanların, aynı değerlere, düşüncelere sahip olmalarını sağlamıştır. Resmi dilin zorunluluğunun varlığıdır bu duyguda birleşmeyi mümkün kılan. Ayrımcılığı doğuran “öteki”yi var eden.

Görüldüğü gibi oldukça önemli bir işleve sahiptir dil. Ve bu da açlık grevlerindeki anadil talebinin ne kadar haklı bir talep olduğunun göstergesidir. Gelinen aşamada talepler karşılanmayınca tutsaklarla birlikte vekiller de greve başladılar. Üstelik kendilerini ziyarete gelenlere ve kendilerine yapılan hukuksuz müdahalelere maruz kalarak. Bu, durumun vahametinin boyutunun ne kadar dramatik bir noktaya vardığının resmidir.

Talepler karşısında AKP hükümeti konuya ilişkin anadilde savunma ile ilgili kısmi bir düzenlemede bulunmanın ötesinde bir girişimde bulunmamış ve Bülent Arınç vasıtasıyla bu düzenlemenin açlık grevlerindeki taleplerle ilgisinin olmadığı açıklanmıştır. Bu politik duyarsızlık Başbakan’ın söylemelerine de hakim. Oldukça net bir eda ile grevleri blöf, şov ve şantaj olarak değerlendiriyor. Böylesine demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden en önemlisi de insan onurundan uzak sığ bir anlayışın ülkeyi götüreceği yeri tahayyül etmek istemiyorum. Zira aynı sığ anlayışın sonucuydu Mart 2007’de Diyarbakır’daki olaylarda şehrin göbeğinde sivil insanların öldürülmesi. Newrozlarda, toplu gösteri ve yürüyüşlerde gencecik bedenlerin panzer altında kalışları, genç yaşlı demeden göğüslerine devlet kurşunu armağan edilişi. Aynı sığ anlayışın ürünüydü taş atan çocuğun 25 yılla yargılanması…

Velev ki blöf olsun, şov olsun, bir candan daha mı kıymetlidir sizin siyasi çekişmeleriniz, rantlarınız? Sizler bu siyasi çekişmeleri yaparken greve başlayan her mahkûmun ailesi o çokça dillendirdiğiniz “ağlamasın” dediğiniz anaların evi matem evine dönüşmüş durumda, her an cenaze bekleniyor. Demokrasilerde böyle değil midir ki muhalefet talep eder siyasal iktidar yerine getirir. Siyasal iktidar muhalefetin taleplerini yerine getirmek için bir araçtır. Ve bu yerine getirmenin adı “yola gelme” değil hakkı hak sahibine teslim etmedir. Durduğunuz ve baktığınız yerdir alacağınız kararlara yön veren. Ancak açlık grevlerinde yavaşa yavaş ölümlerin beklendiği bir süreçte idamı toplumun gündemine getirmeye çalışan sığ zihniyet yine devrede. Ölümün haklı gerekçelerini anlatan, ölümü yaşamdan kutsal sayan bir politik duyarsızlık, ölüme seyirci kalan politik kirlenmişlik, milliyetçi refleks, iktidar şımarıklığı, akıl tutulması. Bu iktidar şımarıklığı bize hiç yabancı gelmiyor: Roboski!

Ölümlerin olduğu bir sabaha uyanmak istemeyen, sağduyu sahibi, vicdan sahibi herkesin açlık grevlerinde ölümler olmadan çaba göstermesi, toplumsal şahitliğini yerine getirmesi gerekmektedir. Aksi halde ölen her canın ölümünde bizlerinde payı olacaktır. Ve tarih anadil talebi kadar masum bir talep için canını kaybedenleri unutmayacak, sessiz kalanları kara bir leke olarak unutturmayacağı gibi...

twitter.com/seherakcinar

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.