18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Şiddet üzerine mülahazalar (1)

Şiddet üzerine mülahazalar (1)

Şiddet ve ifade özgürlüğü meselesi

 

Şiddet bağlamında şiddet ve ifade özgürlüğü, şiddet ve İslam, şiddet ve kadın başlıklarına ilişkin yapacağımız mülahazaları içeren yazı dizimizin ilki şiddet ve ifade özgürlüğü meselesi. İfade özgürlüğü, sınırları, nefret söylemi ve nefret suçları. Bu üçlü konuşulmadan şiddet meselesini anlamak oldukça güç olacaktır.

 

Düşünce ve ifade özgürlüğü, diğer birçok özgürlüğün kullanılmasının ön şartı, olmazsa olmazıdır. İfade özgürlüğüne inanmanın yolu nefret ettiğimiz insanların ifade özgürlüğüne inanmamızdan geçer. Peki ifade özgürlüğünü ve sınırlarını konjonktür mü yoksa muktedir mi belirler? Politik bir kavram olan ifade özgürlüğünün sınırlarını ise ne konjonktür ne de muktedir belirler. Toplumsal müzakere ve ulusal-uluslararası insan hak ve özgürlüklerini güvenceye alan toplumsal sözleşmeler belirler. Sözü geçen toplumsal müzakere genelde eşit taraflar arasında yapılmaz. Ezen ve ezilen arasında yapılan müzakereye bu bakımdan mücadele demek daha doğru olur.

 

İfade özgürlüğünün sınırlarını konjonktüre bırakmak tam bir facia olur. Nitekim 17. yüzyıl Avrupası’nda dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söylemeniz, engizisyon mahkemelerinde yargılanmanız için yeterli bir nedenken, 1930’ların Japonya’sında sosyal teoriden bahsetmekte, bilimsel unvanlarınızın geri alınmasına nedendir.

 

Son dönemlerde karşılaştığımız küresel ve yerel düzeydeki meselelerde gün yüzüne çıkan şiddet, 20. ve 21. Yüzyılın  “söylem çağı” olduğu fikrini reddetmektedir. Bu şiddete kapı aralayan ise nefret söylemi ve ardından gelen şiddetin kendisi olan nefret suçudur. Tabi eleştirel düşünce ve nefret söylemi arasında fark olduğunun altını çizmek lazım. Ve eleştirel düşünce ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmek durumundadır. Nefret söylemi, ifade özgürlüğünün mutlak olmadığı bir noktaya, ifadenin artık ifade özgürlüğü olmadığı bir noktaya işaret ederek,  ifade özgürlüğünün sınırını belirler. İfadeyi suç olarak ele almayı öngörür.

 

Nefret söylemi evrensel bir tanıma sahip değildir. Nedeni ise örneğin bir dini toplulukta fazla tesir yaratmayan benzer bir ifade bir diğeri için infial yaratabilmektedir. Öte yandan ne hangi kutsalın bir diğerine göre daha mutlak ya da eleştirilemez olduğunu; ne de hangi dini topluluğun bir diğerine göre daha tepkisel olduğunu tespit etmek oldukça zordur. Örneğin Charlie Hebdo katliamında, Müslümanlar “biz peygamberimizin bırak karikatürünün çizilmesi, resminin bile yapılması karşısında inciniyoruz.” derken karşıt söylem: “biz her türlü inançla dalga geçtiğimiz gibi senin inancınla da dalga geçeriz, hatta inançsızlıkla da. İsa Peygamber'in karikatürünü çizdiğimiz gibi senin Peygamberinin karikatürünü de çizeriz. Biz de tek kutsal vardır, o da ifade özgürlüğüdür.”

 

Ama şu genel tanımı yapmak mümkündür. Nefret söylemi çoğu zaman tarihsel olarak bastırılmış, sosyal ve siyasi olarak ötekileştirilen ve hedef gösterilen kimliklere yöneltilir, nadiren egemenlere. Leroyv Fransa davası terör ve şiddet eylemlerini desteklemek bakımından nefret söylemi ile ilişkili değerlendirilen davalardan biridir. Karikatürist olan davacı, 11 Eylül saldırılarını takiben çizdiği bir karikatürde, Dünya Ticaret Merkezine olan saldırıyı Amerikan emperyalizmini eleştirmek amacı ile resmederek “biz hayal ettik Hamas başardı” başlığını kullanmış ve terörizmi desteklediği gerekçesiyle ulusal yargı tarafından tazminata mahkûm edilmiştir. Aynı şekilde Hollanda’da 2007 yılında önde gelen bir politikacının Müslümanların kutsal kitabının nefret söylemi içerdiği ve şiddete teşvik ettiği gerekçesi ile yasaklanması gerektiğini söylemesi ve bunun akabinde aynı politikacı hakkında nefret söyleminde bulunduğu gerekçesi ile ceza davası açılmıştır.

 

Her nefret söylemi ise içinde potansiyel bir şiddet barındırır. Kontrol edilmeyen nefretin şiddetle, aşırıcılıkla ve ölümle sonuçlandığı görülebilmektedir. Çünkü kelimeler, cümleler taşlara mermilere dönüşebilir. Aynı zamanda bir misilleme potansiyeli barındırır. Örneğin nefret söylemi barındıran “Charlie Hebdo karikatürleri” karşısında işlenmiş bir nefret suçu olan “Charlie Hebdo katliamı” misillemesi mevcuttur. Tıpkı IŞİD’in elindeki esir Ürdünlü pilotu yakarak öldürmesine karşılık, Ürdün hükümetinin iki El kaide tutsağını idam etmesi gibi.

 

Nefret suçları da tıpkı nefret söylemleri gibi, toplumun çoğunluğu tarafından genel olarak değer verilmeyen, çeşitli alanlarda ayrımcılığa uğrayan, sosyal siyasal ve ekonomik eşitsizlikler karşısında hak arama yollarına tam erişemeyen gruplara mensup kişilere yönelik şiddet olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle nefret suçu ceza kanunlarında suç olarak kabul edilen bir eylemin nefret saikıyla yapılmış olmasından beslenir. Ve nefret saikıyla cinayet işleyen kişiye, herhangi bir nedenle cinayet işleyen kişiden daha fazla ceza verilir. Verilen cezanın oranının yüksek olmasındaki amaç caydırıcılık olmakla birlikte, bireysel bir suçun kolektif akla tebliğinin önüne geçmektir. Modern zamanlara ait bu kavram dünyada 1990’larda Türkiye’de ise 2014 yılındaki demokratikleşme paketleri kapsamında yasalarda yerini almıştır.

 

Türkiye’deki somut birkaç nefret suçuna ilişkin şu örnekler verilebilir: 1978 Maraş ve 1993 Sivas katliamları, 2005’te Ankara’daki Proteston kilisesine Türk İntikam Tugayı imzalı tehdit mektubu bırakılması ve ardından molotofkokteyli atılarak yakılmak istenmesi, 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro cinayeti, 2007’de Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesi. (Ki kendisi yurt dışında bir ülkede gazetecilik ödülü alırken, yaptığı bir konuşmada Türkiye’ye karşı yöneltilen İslamafobiye ilişkin; “Türkiye karanlık bir ülke değil” demesinden kısa bir süre sonra öldürülmüştür.) Tetikçisi Ogün Samast Dink’i şahsen tanımadığını ancak gazetelerden onun bir Türk düşmanı olduğunu öğrendiğini söylemiştir. 2007’de Malatya Zirve yayınevinde çalışan üç protestanın incil dağıtarak misyonerlik yaptığı gerekçesi ile boğazları kesilerek öldürülmeleri, 2009’da Bursa İnegöl ve Hatay Dörtyol’da Kürtlere yönelik nefret söylem ve saldırıları, 2009- 2010 sezonunda süper lig takımlarından Bursaspor Diyarbakır arasında Bursaspor sahasında oynanan maçta “pkk dışarı” sloganı atılması, 2014’te Gaziantep ve Ankara’da Suriyeli mültecilere yönelik nefret söylem ve saldırıları ilk akla gelenlerdir.

 

Görüldüğü üzere ifade özgürlüğünün bittiği yerde nefret söylemi, nefret suçu ve şiddet vardır. Bu nedenle ifade özgürlüğü halklar, yönetimler ve yasalar nezdinde olmazsa olmaz bir hak, şu günlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz barışı ve adaleti tesis eden en temel ve ilk basamaktır.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.