17 Ocak 2018, Çarşamba

Üst Menu

'Silahların bırakıldığı ve sustuğu bir ortam, Türkiye geneli için bir bahardır'

'Silahların bırakıldığı ve sustuğu bir ortam, Türkiye geneli için bir bahardır'
Feridun Yazar: Türkiye’de bir Kürt baharından söz etmekten ziyade; silahların bırakıldığı ve sustuğu bir ortam, Türkiye geneli için bir bahardır. Yani uzun yıllardır cenaze gömmekten, faili meçhul cinayetleri aramaktan, dağlarda insanların cenazesini toplamaktan herkes bıktı.
11 Mart 2013
-A +A

BARIŞINI ARAYAN KÜRTLER

Yazı Dizisi – I. Bölüm

Hazırlayan: Behmen Doğu, Fatman Sancak, Züleyha Kahraman

 

Hür Bakış--Tüm zamanlarda, en fazla ihtiyaç duyulan evrensel değer, elbette barıştır. Gelecek nesillere umutlar ve güzel bir dünya bırakabilmek; insan yaşamını tüm değerlerin üzerinde tutabilmekle gerçekleşir ancak. Yaşam hakkını kutsayarak, ölümcül şartları ortadan kaldırmak, barışa saygı duymak ve onu sahiplenmek insani bir görevdir.

Kutsal bildiğimiz ‘Barış’ı desteklemek amacıyla Kürt toplumundan her çeşit düşünceye yer verdiğimiz “Barışını Arayan Kürtler” yazı dizisini sizlerle paylaşıyor; barışa ve demokratik çözümlere katkı sunabilmeyi temenni ediyoruz.

Barışını Arayan Kürtler” yazı dizisinde; Kürt toplumunun kanaat önderlerinin, mevcut Kürt meselesinin tarihi sürecine ve günümüz şartlarının meseleye nasıl bir yol çizebileceğine dair fikirlerine yer verilmiştir.

 

Feridun YAZAR
Hukukçu, Yazar, HEP Eski Genel Başkanı

Kürt sorununu nasıl tanımlarsınız?

“ 'Sorun’, basite indirgeyen bir tanılama olduğundan ben vakaya ‘Kürt davası’ diyorum. ”

Kürt sorununu tanımlamak çok zor... Çünkü sorun, Kürtlerin özgürlük sorunudur. Dolaysıyla çok kapsamlıdır. Kürt halkının uluslaşma, millileşme sorundur. Aynı zamanda bir inanç sorunudur. Kürtler, çok çeşitli inançlara sahiptir. Yezidi, Alevi, Sünni ver Hıristiyan Kürtler vardır. Hatta Lübnan ve İsrail’de Yahudi Kürtler; Asuriler ile bütünleşmiş Kürtler de vardır. Bu açıdan baktığımızda Kürt sorunu aynı zamanda inançların da özgürce yaşanabilme sorunu olarak da karşımıza çıkar. 

Kürt sorunu, Ortadoğu’da aynı zamanda devletlerin sınırlar sorunudur. Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist devletlerin üç parçaya bölündüğü (bir parçası daha önce Osmanlı-İran arasında Kasrı Şirin ile parçalanmıştı zaten) Suriye, Türkiye ve Irak’ta sınırlar cetvellerle çizildi. Yani Kürtler, bir nevi Avrupalı devletlerin ve Ortadoğu’da yeni kurulan devletlerin çıkarlarına uygun bir şekilde paylaşıldı. Tıpkı mal paylaşımı gibi… Bu sebeple temelde bir sınırlar sorunu var.

Her Kürt’ün kafasında mutlak suretle bir bağımsız ‘Kürdistan’ yaşar. Bu hiçbir zaman Kürtlerin kafasından silinmeyen, sürekli yaşayan bir umuttur.

Kürt sorunu aynı zamanda bir köylülük sorunudur. Çünkü Kürtler, tarihi boyunca büyük bir çoğunlukla kırsal kesimde yaşamışlar; şehir hayatı sürememişler. Kürdistan dediğimiz coğrafyada birçok şehrin merkezi gayrimüslimler tarafından inşa edilmiş. Bunlara Diyarbakır, Urfa, Van Erzurum, Kars ve Mardin gibi büyük şehirler de dâhildir. Şehirlerin sanatkârlığı da gayrimüslimler onlar tarafından yapılmış.

Kürt sorunu aynı zamanda bir feodalite sorunudur. Toprak ağalığı ve aşiret sorunudur. İnsanların birebir, özgür düşünememe ve yaşayamama sorunudur. Daha ötesine geçersek; Kürt sorunu kadınların özgürlük sorunudur. Çünkü Kürtlerin arasında kadına çok önemli durumlar sırasında değer verilir ama onun dışında görmezlikten gelinir. Bu durum, büyük bir çelişkidir. Mesela iki aşiret arasındaki büyük bir kavgalarda kadın, başındaki puşiyi çıkarıp yere attığında, kavga durur. Fakat bunların dışında kadın çocuk doğuran, mutfak ve ev işi yapan bir insandır sadece. Bu noktada da Kürt meselesi, kadının da özgürlük ve kimlik sorunudur.

Bu kadar sorun nasıl böyle üst üste yığıldı, diyebilirsiniz. Sebebi, Kürtlerin hiçbir zaman kendilerini yönetmemesidir. Kürtler, toplu bir şekilde, kendi sistemlerini ve kurallarını oluşturamadılar. Hep lokal kültürler oluşturdular. Bu yüzden, bu köklü sorunları ortaklaşa çözebilme imkânı bulamadılar. Dolaysıyla sorunlar birikerek, bugüne kadar geldi ve çağımızda Kürtlerin kurtuluş-özgürlük mücadelesinin içine girdi. Ve en büyük çıkmazlardan biri haline dönüştü.

Tüm bunların dışında “sorun” kelimesi bana basit bir yaklaşım gibi, tek düğümlük bir durum gibi geliyor. Bu sebeple ben bu vakaya “sorun” değil “dava” diyorum. Ve bu sadece Kürtlerin değil; Ortadoğu’daki devletlerin de davasıdır.

MİT-İmralı sürecini, mevcut görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK ile Kürt siyasi hareketin arasındaki fark, yöntemden farkıdır; sorunlar aynıdır.”

PKK 1978’de kuruldu ve 12 Eylül’ünden sonra 1984’te de ilk silahlı eylemini yaptı. Yaklaşık 30 yıldır silahlı bir mücadele var ve insanlar ölüyor. Kürtler işkencelerden geçti, öldü, kayboldu, faili meçhule gitti ve hala bulunamadı pek çoğu, evler yıkıldı, köyler boşaltıldı, insanlar büyük şehirlere göç etti. Genç kızlar, kadınlar, çocuklar aç susuz kaldılar, evsiz bırakıldılar. Bu kadar büyük ve derin sorunların ortasında; devlet her seferinde bastırırız, silahlı yöntemle çözerin anlayışıyla yaklaştı ama bu kez olmadı. Çünkü bu defa PKK, başta saydığım tüm o “Kürt davası” içeriğine el atan bir yapı haline geldi. Bütün sorunları çözmeye çalıştı. Kadının, çocuğun, kırsal kesimde yaşayan insanın, şehirde yaşayan insanın… Dolayısıyla Kürt sorunun zorluğunu yaşayan hisseden herkes, PKK’da kendinden bir şey buldu. Direkt olarak PKK değil tabi, aynı düzlemde varolan yasal birçok kurumları kendilerine yakın hissettiler ve destek verdiler. HEP’in kuruluşundan bu yana etkileşimler oldu. Her ne kadar yasal siyasal bir parti de olsa silahlı mücadeleden ciddi bir şekilde etkilendi. Bir nevi iç içeydi.

Ben HEP döneminde şöyle belirlemiştim; PKK ile siyasi partilerin organik bir bağı yoktur, olmadı da… Şimdi başlayan görüşmeler de organik bir bağ değil; barış görüşmesidir. Ama Kürt sorununun çözümünde birçok konuda buluşuyoruz çünkü taban aynı. Çünkü başka bir halk yok! PKK biz bu davayı, silahlı yöntemlerle çözeceğiz diyerek, yöntemini belirlemiş. Biz de silaha gerek yoktur; siyasetle biz bu davayı çözeriz dedik. Aramızdaki fark yöntemden farkıdır; sorunlar aynıdır. Bayan Mitterand şöyle tanımlamıştı; PKK, silahlı bir siyasi partidir demişti. Biz de silahsız bir parti idik. Bu sebeple birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Geldiğimiz noktada artık kan dökmenin bir anlamı, gereği yoktur. İmralı-MİT görüşmelerini son derece anlamlı ve gerekli buluyorum. Desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. İlk etapta her şeyin çözülmesini beklemek gerçekçi olmaz. Ama silahtan arınmış olmak; insanların demokratik ve insani mücadele içinde kendini bulması, Kürt kimliği ve dilinin tanınması çok önemlidir. Hâlihazırda yol alınmış, bazı haklar tanımıştır bu yolda daha da ileri gidilebilir, gidilmelidir de…

Türkiye’nin bütünlüğü içinde hepimiz bir arada yaşarız. Bugüne kadar yaşadığımız gibi yine yaşar gideriz. Velhasıl, barış sürecini desteklemek gerekiyor. Şiddetin olduğu ortamda da farklı sesler duyulmuyor. Silahlar susarsa eğer, diğer farklı sesler duyulur ve daha demokratik bir ortam olur; daha farklı çözüm önerilerinde bulunan sesleri de böylelikle duyabiliriz.
 

PKK, Kürt sorununun neresinde sizce?

PKK, Kürt meselesinin tam da ortasındadır.”

Tam merkezindedir. Dediğim gibi bu dava çok uzun bir tarihe sahiptir. 1803 ya da 1087 yıllarından itibaren Kürtler gerek lokal gerekse biraz daha lokali aşan çapta Kürt isyanları ve ayaklanmaları yaptılar ama her seferinde başarısız oldular. Bu sebeple Kürtlerin içinde ‘Kürdistan’ hayali ve umuduyla yaşayan bir kesim vardı ve hala daha da vardır. Bu her zaman da olacaktır. 1960-1979’lardan sonra sosyalizmin Türkiye’ye girişi, sosyal bir gelişmeye yol açtı. Mesela bizler de sosyalizmle üniversite yıllarında tanıştık. Afrika’daki sömürge devletler o yıllarda bağımsızlığına kavuştu. Bunlar çok önemli vakalardı. Sosyalizmin dünyada en büyük çıkışını yaptığı bir dönemdi. Emeğin, öne çıktığı ve değer kazandığı bir dönemdi. Zaten sosyalizm demek; bir direniş ve uyanış demektir, bir yanıyla. Bizler de Kürt aydınları olarak, o uyanışın içerisine girdik. Sonra 12 Mart döneminde askeri müdahalede “DEDEKO” isimli bir Kürt örgütümüz vardı ve o örgüt sebebiyle hepimiz tutuklanarak Diyarbakır cezaevine götürüldük. 1971 yılıydı. Sonrasında da dernek kapatıldı. Türkiye İşçi Partisi de aynı dönem “Kürt halkı vardır” dediği için kapatıldı. Behice Boralar, Mehmet Ali Aybarlar gibi isimlerin partisiydi ve bizler de destekliyorduk. Bu kapatılma ve cezaların sonrasında; bu sorun, demokratik yollarla olmuyor fikri uyandı. Bu insanlar 1973-1974 yıllarında afla cezaevinden çıktı. O ara Abdullah Öcalan bir grup arkadaşıyla PKK’yi kurdu ve silahlı mücadeleye başladı ve herkes de destekledi. İşte PKK, bu sebeple Kürt meselesinin tam da ortasındadır. 
 

Mevcut konjonktürde silahlardan arındırılmış, barış temelli bir 'Kürt Baharı' olabilir mi?

Barış, sadece Kürtlerin değil; tüm Türkiye’nin baharı olacaktır.”

Kürtlerin işi, daha çok uzundur. Ama en azından Türkiye’de bir Kürt baharı olabilir. (Bu arada Arap Baharı vakasına çok pozitif bakmıyorum, Kış mı bahar mı olduğu sonradan ortaya çıkacaktır. Bahar tanımlaması için henüz çok erken olduğu kanısındayım.) Türkiye’de bir Kürt baharından söz etmekten ziyade; silahların bırakıldığı ve sustuğu bir ortam, Türkiye geneli için bir bahardır. Yani uzun yıllardır cenaze gömmekten, faili meçhul cinayetleri aramaktan, dağlarda insanların cenazesini toplamaktan herkes bıktı. Bu sebeple silahlar susarsa, annelerinde gözyaşı diner ve 73 milyon insan için gerçek anlamda bir bahar olur.

Ben inanıyorum ki; silahlar sustuktan sonra da insanlar diline ve davranışına çok dikkat edeceklerdir. Çünkü yaşananlardan sonra, bu silahlı ortama dönmekten herkes korkacaktır.
 

Sizce Kürt meselesi nasıl çözülür?

Her bireyin çözümü farklı olduğundan; gerçekçi ve toplumsal bir mutabakat kalıcı bir çözüm sağlar.”

Bu meselenin çözümü, herkese göre farklı olabilir. Bazıları federasyon, bazıları özerklik, bazıları bağımsızlık isteyebilir. Bazıları da dört farklı ülkede yer alan Kürtlerin bir sınır çerçevesinde birleşmesini isteyebilir. Bunlar herkesin düşünce hakkıdır. Ben gerçekçi bir çözümden yanayım. Anlaşma, her iki tarafın da üzerinde mutabık olduğu bir metindir. Bu süreçte neler yapılacağının, imza altına alınmasıdır. Gerek Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve gerekse Kürtlerin demokratik hak ve özgürlükleri açısından en gerçekçi, reel ve en doğru olan çözümün ortaya koyulabilmesidir. Barış, kafamın içinde bana ait olan düşüncelerin ya da bir başkasının kafasındaki bireysel düşüncelerinden yola çıkarak olmaz. Bu süreç bireysel hayallerle olumlu sonuca varamaz. Türkiye toplumunun çıkarına ve iyiliğine olan bir çözüm gereklidir. Kürtlerin dili ve özgürce kendilerini ifade edebilecekleri bir biçimin bulunması gerektiğine inanıyorum.

Bu sebeple; şimdiden herhangi bir önyargı ortaya koyarak; kapıların kapatılmasına sebep olunmasını ve tereddütlerin oluşmasını da istemiyoruz. Kısacası; Devletin bütünlüğü içinde Kürtlerin de demokratik hak ve özgürlüklerini kullanabilecekleri bir sistem gerekiyor. Çözüm budur. 
 

 

Ayhan Bilgen
Yazar,aktivist

Kürt sorununu nasıl tanımlarsınız?

Sorun, esas itibarı ile sistematik biçimde, devlet kaynaklıdır.”

Kürt sorunu sebepleri itibarı ile hak temelli bir boyutta ele alınmalıdır. Özgürlüklerin kısıtlanması, inkâr, ayrımcılık bu eksende; sorunun temellerini oluşturur. Sorunun ikinci boyutu ise; güvenlik ortamının yokluğundan kaynaklanmaktadır ama bu noktayı sebepten çok sonuç olarak ele almak gerekir.

Esas itibarı ile sistematik biçimde devlet kaynaklıdır. Toplumsal gerilimi tırmandıran ve derinleştiren de yine sistematik politikalardır.

Bugün itibarı ile Kürt sorunu, göz ardı edilemeyecek iki dinamik ile iç içe geçmiştir. Birisi daha çok iç dinamik olarak tarif edilebilecek; Türk sorunudur. İkincisi ise bölgesel gelişmeler ve dış politika sorunudur.
 

MİT-İmralı sürecini, mevcut görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Savaşın bedeli olduğu gibi barışın da bir bedeli vardır.”

Sorunun diyalog yolu ile ve görüşmelerle çözülmesi, hiç şüpheniz en insani olandır. Görüşmelerin yöntemine dair itirazlarımız; sürecin gerçekçi ve kabul edilebilir barışa ulaşması içindir. Bu tür eleştirileri, görüşmelerden rahatsızlık ya da görüşme karşıtlığı hatta savaş yanlılığı gibi yorumlamak da son derece hegemonik bir tavırdır.

Siyasal  çözüm, temennilerden çok somut planlara dayanmalıdır. İstemek ile talep etmek arasındaki en temel fark bedelini ödemeyi göze almaktır. Savaşın bedeli olduğu gibi barışın da bir bedeli vardır.

Ben, hakların hiç bir şarta bağlanmaksızın tanınması gerektiğini, özgürlüklerin pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çatışmalı ortamın sonlandırılması, akan kanın durması ise elbette silahlı güçlerin legal siyaset imkânına kavuşmasına yönelik adımların müzakeresi ile söz konusu olabilir.

Son süreçte, niyete yönelik somut değerlendirme yapmak yerine; irade zafiyetine dikkat çekmek isterim. Türkiye siyaset alışkanlıkları yapısal olarak, çözüm ve barış iradesinin inşasında ciddi zaaflar taşımaktadır.
 

PKK, Kürt sorununun neresinde sizce?

Silahlı çatışma ortamının son bulmasında, söz sahibi asıl muhatap elinde silahı olandır.”

Hem önünde hem içinde... Bir silahlı örgüt algısı son derece daraltıcı yaklaşımları doğurur. Elbette silahı da olan ama hayatın içine on yıllardır nüfuz etmiş toplumsal ve siyasal  bir güçten bahsediyoruz.

Silahlı çatışma ortamının son bulmasında, söz sahibi asıl muhatap elinde silahı olandır. Barışı kuracak olan savaşı başlatanlar ve bugün savaşı yönetenlerdir.

Barışın kıymetini en iyi bilenlerin de savaşın bedelini en ağır biçimde ödeyenler olduğunu, kabul etmemiz gerekir.
 

Mevcut konjonktürde silahlardan arındırılmış, barış temelli bir 'Kürt Baharı' olabilir mi?

Türklerin çoğu, baharı kendi toprakları dışında seviyor.”

Ortadoğu'da silahınız, caydırıcı gücünüz kadar anlam ifade edersiniz. Bu coğrafyada durum maalesef hala böyle… Bu bir arzu değil, vaka tespitidir. Elbette tüm Ortadoğu halkları gibi Kürtler de özgürce ve insan onuruna yakışır bir yaşamı hak etmektedir. Ancak ben özellikle dört parçaya bölünmüş olmanın, önemli bir avantaja büyük bir imkâna dönüşebileceğine inanıyorum. Araplar, Farslar ve Türkler arasında bir barış köprüsü, Şii-Sünni gerilimini boşa çıkarabilecek politik bilince sahip bir halk olarak, Kürtleri görmek gerektiğine inanıyorum.

Türkiye hükümeti ve ne yazık ki Türklerin çoğu, baharı kendi toprakları dışında seviyor. Kürtlerin buna ihtiyacı olmadığına inananlar olduğu gibi, Kürtlerin bunu hak etmediğini düşünenler de var tabi.

 

Sizce Kürt meselesi nasıl çözülür?

Oy hesapları, çözümün önündeki en önemli engellerden birisidir.”

Nasıl çözülebileceğini ortaya koymadan önce, nasıl çözülemeyeceğini, ya da neden çözülemediğini sorgulamak gerekir. Bölge ülkeleri ile fiilen savaşan bir Türkiye'nin, kendi içindeki Kürt sorununu çözmeyi başarması bana çok mümkün gözükmüyor.

İkinci nokta, küçük siyasi hesap ve kaygıların aşılması zorunluluğudur. Seçim ve oy hesapları, çözümün önündeki en önemli engellerden birisidir. Siyasilerin birbirine güvensizliği ve bir bütün olarak toplumun siyasetçiye güvensizliği, asla göz ardı edilemez.

Cumhuriyetin ilk yıllarını tartışmaya açan ama hala Roboski'nin sorumlularını cezalandıramayan bir ülkenin, Kürt sorunun çözmeye gücü yeter mi, emin değilim.

 

 

Yazı dizisi 8. gün Mücahid BİLİCİ

Yazı dizisi 7. gün Muhammed Sıddık Şeyhanzade

Yazı dizisi 7. gün Dicle ANTER

Yazı dizisi 6. gün Dengir Mir Mehmet FIRAT

Yazı dizisi 6. gün Hasip KAPLAN

Yazı dizisi 5. gün Mehmet Emin AKTAR

Yazı dizisi 5. gün İbrahim GÜÇLÜ

Yazı dizisi 4. gün Hüseyin YILMAZ

Yazı dizisi 4. gün Abdulkadir BADILLI

Yazı dizisi 3. gün Ahmet GÜNEŞTEKİN

Yazı dizisi 3. gün Yüksel AVŞAR

Yazı dizisi 2. gün Adnan FIRAT ve Nuşirevan ELÇİ

Yazı dizisi 1. gün Feridun YAZAR ve Ayhan BİLGEN