20 Eylül 2018, Perşembe

Üst Menu

Siyasi Aklımıza Dair

Siyasi Aklımıza Dair

Acaba, dönemin siyasi literatüründe o zaman da Kürdistan olarak anılan ülkemiz sizce hangi savaştan sonra Osmanlı’nın eline geçti? Osmanlı’nın Kürdistan’ı “fethi” hangi olaydan, savaştan sonra olmuştur?

 

Kürdistan sorununun dayandığı tarihsel temele dair bu soruya vereceğimiz cevabın bizi ulaştıracağı yer, sorunun bizim için daha da görünür ve anlaşılır kılması açısından önemlidir. Çünkü Kürtlerin; kendileri, Türk siyasi egemenlik sistemi, dünya sistemi ve de bölgesel diğer sistemler üzerinden nasıl bir siyasi cenderenin içerisinde kalarak günümüze değin taşınan can yakıcı ve ocak söndürücü bir soruna sahip olduklarına dair zihinsel bir sarahate sahip olmaları önemlidir. 

 

Bu sorunun yanına isterseniz şu soruyu da ekleyerek devam edebiliriz: Bugünkü Türkiye sınırları dahilinde yaşayan Çerkes, Gürcü, Boşnak, Laz vs. unsurlar; ne Osmanlı ile birlikte yaşadıkları dönemler boyunca ne de cumhuriyet Türkiyesi boyunca sisteme karşı neden ciddi bir itiraza ve isyana girişmedikler de her iki dönemde de Kürtler adeta isyanlar ile anılabilecek bir yakın tarihi inşa ettiler?

 

Kanaatim odur ki bu soruna sair etnik unsurlar üzerinden yaklaşmak yerine Kürtler üzerinden yaklaşabilirsek daha sağlıklı sonuçlara ulaşacağız.

 

Çünkü bana soracak olursanız Kürtlerin kendi toplumsal formasyonları, üzerinde yaşamış oldukları toprak ile kurdukları ilişki ve öteden beri sahip oldukları siyasi akıl onlara şunu kazandırmıştı(r): Kürtleri hesaba katmadan Kürdistan üzerinde tasarrufa yeltenen her güç işgalcidir.

 

300 küsur yıl önceki Xanî’den bugünün gerillasına değin geçen tüm zamanlar boyunca bu algının değişmediği, bu algının Kürtlerin her türlü zorbalık ve tahakküme rağmen ve her şeyi göze alarak nelere katlanabileceğini açık bir biçimde göstermiştir. Bunu İngilizlere ve onun beslemelerine itiraz eden Şeyh Mahmud Berzencî’den “İslam ümmetinin halifesi” iddiasındaki Osmanlı’ya kafa tutan Nakşibendi şeyhi Şeyh Ubeydullah’a değin geniş bir yelpazede görebiliriz.

 

Türkiye’deki sair etnik unsurlar üzerinden Kürtleri değerlendiren, Kürtleri Türk siyasi egemenlik sisteminin bir unsuru olarak gören veya gösteren, dolayısıyla Kürdistan sorununu da bu sair etnik unsurların sorunları ile paralel ve eşdeğerde ele almak isteyenlerin ıskaladığı ve ıskalayacağı en büyük hakikat budur.

 

Osmanlı imparatorluğu Kürtler ile savaşarak onları ülkesine dahil etmiş değildir. Çünkü o zaman için de Kürtlerin, ülkelerini işgal ve talan eden Şah’a karşı Yavuz Sultan Selim ile stratejik/askeri işbirliği yaparak sağlamaya çalıştıkları şey buydu. Şah’ın, batıya yayılım politikası ekseninde neredeyse tüm Kürdistan’ı işgal etmesine mukabil Kürtlerin kalkıştığı şey, “ortak düşman”a karşı Osmanlı ile askeri işbirliği yapmak idi. Kürt beyleri, Osmanlı padişahı tarafından bir siyasi özne olarak kabul edilmiş, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile (27 veya 16) büyük Kürt beyliği arasında yapılan Amasya antlaşması sonucunda Osmanlı, Kürtlerin özerkliğini resmen kabul etmiş, karşılıklı birbirini savunma ahti yapılmıştır.

 

Dikkat ediniz, Amasya antlaşması yenilmiş bir ülke ile, ele geçirilmiş bir toprak ile yapılacak bir antlaşma değildir. Zaten “fethedilmiş” ülkeler ile böyle antlaşmalar da yapılmaz.

 

Şah’ın yayılmacı politikalarına karşı Yavuz Selim karargâhını Amasya’ya taşırken, İdris-i Bitlisi de büyük yetkilerle Kürt beylerini kendi yanında yer almaları için ikna etmek üzere Kürdistan’a gönderir.

 

Kürtler olmazsa Şah’a karşı savaşın kazanılmayacağının herkes bilincinde idi. Osmanlı ile Safevi (büyük İran) devleti arasında adeta bir tampon bölge olan coğrafya, Kürt beyliklerinden oluşmaktaydı. Bu beyliklerin çoğu özellikle stratejik konumları ve dönemin jeopolitik gerçekliklerinden dolayı Safevilerden çok çekmişlerdi.

 

Kürdistan’a varan İdris-i Bitlisi dini yönünü, Şah İsmail’in Şia oluşunu, Yavuz Selim’in hünerlerini ve kendi üstün ikna kabiliyetini kullanarak Kürt beylerini, Osmanlı ordusu yanında, Safevi ordusuna karşı savaşmaya ikna eder. Savaşa “kendi bayrakları” altında, “özel kuvvetleri” ile toplam sayıları Osmanlı ordusu (yetmiş bin) kadar olan Kürt birlikleri ve onların başında 16 Kürt beyi bizzat katılır.

 

Yavuz’un İstanbul’dan getirdiği ordusu aylarca yol yürür, yorulur, artık komutanların güçlükle zapt etmeye çalıştığı, bıkkınlık ve dağılma alametlerinin baş gösterdiği bir durumda Kürt ordusu, Osmanlı’nın imdadına yetişir. Asker sayısı bir anda iki katına çıkar. Şah İsmail bu koşullarda savaş yapmaktan vazgeçer. Mako ve Hoy üzerinden kuzeye yönelir. Amacı Azerbaycan ve Kafkasya ulaşarak bu savaşı bir müddet ertelemek biraz daha güçlendikten sonra tekrar geri dönmektir. Buna karşılık Osmanlı ordusu, Kürt ordusunun katılımı ile kazandığı moralle yürüyüşünü hızlandırır. Erzurum, Ağrı, Doğubayazıt üzerinden Çaldıran ovasının önüne gelir. Burada İsmail’in ordusunu yakalar. Bu zorunlu karşılaşmadan ötürü artık savaşmaktan başka çare yoktur.

 

Çaldıran ovasında 1514 yılında büyük bir çarpışma olur. 140 bin kişilik Osmanlı-Kürt ordusu ile 70 binlik Safevi ordusu çeşitli cephelerde savaşır, birbirlerini helak ederler. Safevi ordusu buradaki koşulları iyi bilen Kürt savaşçıları ile Osmanlı’nın karşısında tutunamaz ve sonunda dağılır.

 

Evet, bugün bizim Kürdistan sorunu olarak adlandırdığımız sorunun kaynağında yatan şey şu:

 

Kürtler, Osmanlı ile bir siyasi özne olarak antlaştılar. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı’nın, aslında hiçbir zaman kendisinin olmamış Kürdistan’a yönelik geliştirdiği keyfi tasarruflar haliyle Kürtlerin tepkisine yol açtı. Nitekim ilk büyük tepki Evliya Çelebi’nin de seyahatnamesinde uzun uzun anlattığı gibi bu antlaşmadan yaklaşık 150 yıl sonra, Çelebi’nin “Kürdistan’ın cenneti” dediği Bitlis beyliği tarafından geliştirilmişti.

 

1858 yılında yayımlanan Arazi kararnamesi ile Kürt beylikleri dolaylı olarak lağvedildi. Böylece Kürdistan artık zorunlu olarak ve tamamıyla Osmanlı’nın tasarrufu altına sokulmaya çalışıldı. Bütün bir 19. yüzyıl, Kürtler ile Osmanlı arasında gelişen gerginlikler ve isyanlar ile geçti. Yirminci yüzyılda şiddetlenerek devam etti ve bize göre 1939 Dersim katliamı ile Kürdistan’ın askeri işgali tamamlanmış oldu.

 

Başlangıçta sorduğumuz iki soruya dönecek olursak;

 

çoğu canlarını kurtarmak üzere Anadolu’ya kaçmış ve yerleşmiş Balkan ve Kafkas göçmenlerinin serüvenleri ile Kürtlerin serüvenlerini aynı tarihsel-sosyolojik okuma üzerinden refere edemeyiz. Her şeyden evvel Kürtler, Türkler üzerinden İslamlaşmadılar ve bence bu husus üzerinde ayrıca durulmayı hak eden bir meseledir.

 

Keza Kürdistan hiçbir zaman Osmanlı tarafından “feth” edilmedi ve Osmanlı Kürdistan’a keyfi tasarrufta bulunmaya çalıştığından beri Kürdistan sorunu vardır.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları

14.Ağustos.2016 Pazar
29.Temmuz.2015 Çarşamba
21.Temmuz.2015 Salı
25.Mart.2015 Çarşamba
11.Ekim.2014 Cumartesi
12.Ağustos.2014 Salı
28.Temmuz.2014 Pazartesi
05.Mart.2014 Çarşamba