25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Üçüncü Abdülhamid

Üçüncü Abdülhamid

Dindarlar yüzyıllık bir istibdadın üstesinden gelerek ilk kez ağız tadıyla iktidara geldiler. Bu, AK Parti adlı büyük bir koalisyon ile sağlanmıştı. Bugün itibariyle o koalisyon bittiği gibi o parti de bitti. AK Parti bir RTE Partisi haline geldi. Parti kabuğunun içinde bir lider ve onun temsilcileri var. 

Halk lideri seçtiği için lider de temsilcilerini seçiyor. Ayrıca lider sadakatleri geçmiş tecrübelerle kirlenmemiş (ve partiyi ayakbağı görecek kadar) “reisçi” bir taze kadroyu etrafında toplayarak ülkeyi yönetiyor. Partide lider dışındaki tüm özgül ağırlıklar birer kum torbası yapılıp dövüldüler yahut hallaç pamuğu gibi atıldılar. Ülkedeki en önemli devlet kurumu ülkenin istihbarat örgütü oldu. Sonuç: Kemalizmden geriye doğru film sarılırken muhafazakar- dindar çoğunluk kendisine Üçüncü Abdülhamid devrini layık ya da reva gördü. Hafiyeleriyle, hayırhah istibdad eğilimiyle hem şefkatli hem öfkeli baba figürü kitlelerin hissiyatına karşılık geldi. 

Bugünkü krizin sebeplerinden birisi dindar kitlelerin demokrasi yolculuğunun ortasında durup Abdülhamidvari pederane siyaseti yeterli görmesidir. Erdoğan, belki de dindar tahayyülde Abdülhamid’in kaldığı yerden devam eden bir halife, hatta bir AtaDindar figürü olarak düşünülebilir. AtaTürk’e alışmış veya red ettiği şeyin yerine koyacak bir şey bulamamış topluma bir AtaDindar ilaç gibi gelmiştir. İşte bir “olmasaydın, olmazdık” formuna yeni içerik. Siyaset teknokratları bu ‘önderlik prensibi’ için çok çalıştılar. Bunu sadece partiye oy getirisi açısından faydalı bir strateji olarak görmediler. 

Bu aynı zamanda kendi iktidarları açısından da kazançlı bir stratejiydi: Bütün iktidar liderde olursa, lidere yakınlık en büyük ikinci iktidar sebebi olacaktı. Bugün lidere kişisel yakınlık iktidarına sahip olanların aynı zamanda medyaya hakim olma çabaları ile medyada mevcut olanların lidere yakın olmak için (övgü yazıları ile) çırpınıyor olmaları arasında hem parallelik hem de süreklilik vardır. Nitekim gazete köşeleri lider serenatlarıyla dolup taşıyor. Bugün Türkiye’deki medya düzeni demokrasiyi değil iktidar hegemonyasını takviye etmeye dönük olarak yeniden yoğrulmuştur. 

Bunun medya organlarına yerleştirilen komiserler ve başkaca teşvik unsurları işin magazinel detaylarıdır. Hükümetin medya üzerindeki baskısı –iyi niyetle bile olsa- evet 28 Şubat’inki kadar kötüdür. 28 Şubat bunu küçük bir azınlık için yapıyordu. Şimdiki iktidar bunu büyük bir çoğunluk için yapıyor. Ama yapılan şey farklı değil. Baskı dindardan geldiğinde baskı olmaktan çıkmıyor. Cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümetlerinden biri olacaksın ama adam gibi bir anayasa yapamayacaksın. Yapmak için uğraşmayacaksın. Çünkü anayasa herkese verilebilecek haklar ve özgürlükleri topluca birden verecekti. 

Böyle büyük bir hediye hem de karşılıksız verilmemeliydi. O hediyeleri, birer seçim rüşveti olarak zamana yayarak ümit ve korku ortası bir kıvamda siyasi teyakkuz ve destek karşılığında ilgililere vermek siyaseten en hesaplı olanıydı. Sonuç: Darbe anayasası yerinde dururken büyük liderin birgün herşeyi çözeceği ümidi ile siyasi destek nöbetine devam. Buna Kürtlerin Barış Süreci de dahil… (Not: Yukarıdaki yazıyı 19 Şubat 2014 tarihinde Taraf ‘taki köşemde yayınlamıştım. Bir arkadaş geçenlerde bu yazımı hatırlatıp neden benzerini tekrar yazmadığımı sordu. 

Ben de bu mübarek aylarda siyaset yazmaktan kendimi uzak tutmaya çalışıyorum diyerek iştahsızlığımı savunmaya çalıştım. Yine de dayanamayıp bu fikre teslim oldum. Zamanından biraz önce yazılmış olmalı ki yenisini yazmaya elim varmadı. Kendimi tekrar etmemek için aynı yazıyı tekrar yayınlamaya karar verdim. Bu yazının yazıldığı zamandan bu yana Türkiye bir ulu önder boyu yol aldı sanki.)

 

(Yeni Yüzyıl)

 

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları