23 Haziran 2018, Cumartesi

Üst Menu

Ülke Manzarasının Efendileri: Profesörler

Ülke Manzarasının Efendileri: Profesörler

6 Şubat'ta 150 profesör, akademisyen ve hukukçu bir açıklama yaptı...

 

Yakın tarihimiz profesörlerin, akademisyenlerin bildiri ve açıklamalarıyla doludur. Onlar ülkede olan bitene duyarlıdır, olmaları da gerekir. Fakat nedense profesörlerimiz, akademisyenlerimiz ve keza hukukçularımızın duyarlı olduğu konular, halkın duyarlılıklarıyla pek çakışmaz, hâttâ çatışır. Eee, elbette dağdaki çobanla koca profesörlerin ülke olaylarını benzer şekilde analiz etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır, ama bir kere de örtüşse diyorum.

 

Fakat şuna şükür ki, hiç olmazsa Anıtkabir'e gidip Atamız Türk'e durum şikâyet edenler pek kalmadı. Biz neler gördük! Bir keresinde İTÜ profesörleri hükümeti Atatürk'e şikayet etmek için Taksim'deki heykele yürüdü ve pozitif bilim profesörü rektör, Ata'nın gözlerinin içine bakarak bu şikâyeti dillendirdi. Komikti! Trajikti!

 

Şimdi bu son ülke krizinde, profesörlerimizin açıklamasında, nedense sadece seçilmişlere parmak sallanıyor da, Cemaat konusunda tek kelime edilmiyor. Sanki darbe teşebbüsü yokmuş da bunları Başbakan ve çevresi vehmediyormuş gibi bir perspektifi var metnin.

 

Deniyor ki: Başbakan ve Çiçek tarafından ortaya konulan söylem ülkede açık bir “olağanüstülük hali”nin varlığını ortaya koyuyor. Oysa böyle bir “olağanüstülük hali” ne Anayasa’da ne de yasalarda tanımlanmıştır.

 

Darbeciler tarafından yapılan anayasa ve yasalarda böyle bir olağanüstülük halinin tanımlanmaması normal değil mi? 10 yılda bir darbe yapılan bir ülkede, darbeleriyle olağanüstü hal yaratanlar bir de anayasalarına kendilerini engelleyecek maddeler mi koyacaklardı, sayın sosyal bilimciler?

 

Deniyor ki: Söyledikleri gibi bir darbe girişimi varsa, neden bu kişiler, görev yerleri değiştirilmek yerine yargılanmıyorlar? Bundan kaçınılması bu tehdite dair tanım ve iddiaların gerçekliğinin şeffaf biçimde takdiri konusunda şüphe uyandırır.

 

Peki sayın profesörler, sizin bir darbeye darbe demeniz için mahkemede ispatlanması mı lâzım? Bu mantıkla, yıllar sonra Ak Parti referandumuyla mahkeme önüne çıkan 12 Eylül darbesi ve cellât Evren'in davası henüz sonuçlanmadığına göre, biz 12 Eylül bir askerî darbedir diyemiyecek miyiz?

 

Kaldı ki yargı ve emniyet kara bir örgütün istilâsındaysa ve seçilmişleri düşürme harekâtı için düğmeye basılmışsa acil önlem almak gerekmez mi? Canım ülkemizde davaların kaç yılda sonuçlandığını hepimiz biliyoruz, hele bir de başvurulan mahkeme Cemaat'in kontrolündeyse var sen düşün süreyi ve sonucu. Bu anlamda, aynen Şubat 2012'deki Fidan operasyonunda olduğu gibi ivedi tedbirler almak zorundaydı siyaset.

 

Bunun yanısıra, Cemaat'in 7 Şubat 2012 Fidan'ı ve arkadaşlarını tutuklama teşebbüsüyle başlayan, Gezi masum gençlerini kullanarak ve islâmofobik laisistlerle dans ederek devam eden, şimdi de 17 Aralık operasyonuyla doruğa erişen harekâtının apaçık darbe teşebbüsü olduğunu görmek için mahkeme kararına gerek var mı? Elbette ilerleyen zaman içinde bunun mutlaka yapılması, bu "masonik" örgütlenmenin deşifre edilmesi ve devletten tasfiye edilmesi zorunludur.

 

Deniliyor ki: İktidar, siyaset bilimi ve hukukta hiçbir karşılığı olmayan bir  “paralel devlet” kavramı icat ederek ve tüm hukuk dışı uygulamaları kendi iktidarına ortak ettiği Gülen Cemaati’ne yıkarak sorumluluktan kurtulamaz.

 

İlk olarak, "Paralel devlet" tanımını dediğiniz gibi hükümet "icat" etmedi. Bu terimi ilk kullanan bildiğim kadarıyla Öcalan'dır.

 

İkinci olarak, sayın profesörler ve hukukçular, bir tanımlamanın yapılması için onun siyaset bilimi ve hukukta o tarihî kesitte mutlaka karşılığının olması gerekmez değil mi? Bildiğimiz gibi siyaset ve hukuk bilimi ortaya çıktığından beri reel hayata bakar, oradaki ilişkileri gözlemler, analizini yapar ve reel hayatın bizatihi kendisinden hareketle çıkarımlar yapar. Yani bu bilim dallarında "paralel devlet" tanımının olmaması bundan sonra da olmayacak demek değildir. Türkiye'de yaşanan bu somut travmatik olay, ileride hem siyaset bilimcilerinin hem de hukukçuların tezlerine mutlaka konu olacak ve literatüre girecektir.

 

Kaldı ki Amerikalı tarihçi Robert Paxton "parallel state / paralel devlet" tanımını kullanmış ---> lütfen Google'a bakınız.

 

Bildiğimiz gibi "soykırım" kavramı da Hitler faşizminden önce yoktu, Yahudi soykırımından sonra kullanılmaya başladı.

 

Deniyor ki: ... iktidarın da iddia ettiği gibi devlet içinde dinî hiyerarşiye bağlı gizli bir örgütlenme varsa, bu o ülke için çok ciddi bir sorundur.

 

"Varsa" sözcüğü önemli. Yani bilim adamlarımız, hukukçularımız bunun gerçekliği konusunda şüphedeler. Bu "paralel yapı"nın görülmesi, bilim adamlarının kafasında gerçeklik kazanması için acaba ne yapmak lâzım! "Önemli olan baktığın şey değil, bakışındır" veciz sözü buraya cuk oturuyor!

 

Cemaat hepimizin bildiği gibi muhtemelen 70 sonlarından itibaren devlete sinsice girmiş, palazlanmıştır. Sadece Ak Parti döneminde değil, daha önceki hükümetler döneminde de bilinmesine rağmen ilişilmemiş. Ecevit'ten Özal'a, Erbakan'dan Çiller'e kadar siyasîler onlarla ittifak yapmıştır. Hâttâ Gülen'in bir zamanlar sağ kolu Nurettin Veren'e göre Bank Asya Tansu ve Özer Çiller'in himayelerinde kurulmuş.

 

Yani Ak Parti geldiğinde Cemaat'i devlet içinde hazır bulmuş ve seçim ittifakı yapmıştır. Şimdi Cemaat bu ittifakı bozma kararını hangi saiklerle aldı malûmumuz değil. Çünkü Cemaat yaptığı her şeyi inkâr ediyor. Şeffaf değil. Adeta sahne oyunculuğu eğitiminden geçmiş biri gibi kötülükleri sahneleyip, sonradan elbiselerini çıkarıp karşıdan seyrediyor. Sanki oyunu o sahnelemiyor gibi tecahül-ü arifane yapıyor.

 

Deniyor ki: Hiçbir siyasi iktidarın, bir yandan kendisine yönelik yolsuzluk soruşturmalarından ve bir yandan da devlet içi ortağından kurtulmak için tüm ülkeyi hukuki, siyasi ve ekonomik bir açmaza sürüklemeye hakkı yoktur.

 

Peki yargı ve emniyet içinde adeta azimle kaya deler gibi örgütlenmiş bir karanlık yapının, seçilmişe darbe yapma hakkı var mı?

 

Kaldı ki, Türkiye'nin 12 yılda ekonomisini büyüten, dünyanın 16. büyük ekonomisi yapan, Türkiye'nin rölatif olarak en reformcu hükümeti mi Türkiye'nin durumuna halel getiriyor, yoksa dünya ve Türkiye finans oligarşisinin maşası Cemaat mi? Amaçları da bu zaten ülke ekonomisini çökerterek hükümeti devirmek. Hepimiz yanacakmışız, umurlarında değil. Amaca ermek için her yol mübahtır!

 

Ben yine de açıklamayı yapan profesörlere ve hukukçulara müteşekkirim. Niye? Çünkü diğer bazı profesörlerin ve ünlü köşe yazarlarının hiç görmediği, görmemeye yeminli olduğu "Cemaat"i hiç olmazsa Başbakanın iddiası olarak da olsa anmışlar. Pennsylvania'ya gitmeyenler imzaladığı için olsa gerek!

 

Yolsuzluk meselesine gelince, bu konuda masumiyet karinesi devam ediyor. Yıllarca askerlerin siyasetçiyi, seçilmişi karalamak için kullandığı "yolsuzluk" halkın elbette yumuşak karnıdır. Yıllarca bu yüzden darbeler onaylandı, askeriye en beğenilen kurum oldu, siyasetçilerse en aşağılanan, beğenilmeyen. İşte Cemaat bu yumuşak karından girdi. Hükümet bu konunun şeffaflaşması için yol vermeli kanımca. Kaybetmez, kazanır.

 

Deniliyor ki, hükümet kendisine sıra gelince Cemaat'i farketti.

 

Hükümetin en azından 2012 Şubat'ından beri teyakkuzda olduğu aşikâr. Herhalde bir uygun an bekliyordu. Bu arada Cemaat, hükümetin tasarrufu sanılarak hanesine eksi olarak kaydedilen bir çok olayda da başrol oynamıştır: KCK tutuklamalarından Gezi'de çadırların yakılmasına, oradan Gezi'de polisin aşırı şiddetine, ordan Roboski'ye, vd. Cemaat şaibelidir kanımca.

 

Merakımı muciptir, ülke manzarasının efendisi olan profesörlerimiz neden Ak Parti kapatma davasında, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 krizinde ve 27 Nisan muhtırasında bu kadar duyarlı olmadılar? Hatırladığım, profesörlerimiz böyle bir imza kampanyası yapmadı bu feci anti demokratik olaylarda.

 

Hukuk paramparça edilmişti, darbe tehditleri vardı, seçilmişe namlu doğrultulmuştu. Seçilmiş, ordu-yargı ve kurucu parti CHP tarafından kuşatılmış, alaşağı edilmek isteniyordu.

 

Şimdi yine darbe teşebbüsü var. Seçilmiş yine alaşağı edilmek isteniyor, ama profesörler, Cemaat sanki yokmuş da, bu sadece hükümetin hezeyanıymış gibi bir açıklama yapıyor.

 

Acaba diyorum biz beyaz Türklerin islâmla soğuk ilişkilerimizin bunda payı var mı? Yetiştirildiğimiz ideolojinin bilinç dışımızda bıraktığı izler hâlâ hükmünü icra mı ediyor? Yani "Ak Parti gitsin de nasıl giderse gitsin" gizli-açık söyleminin payı var mı?

 

Aksi takdirde profesörlerimizin birer ergen gibi "iktidara karşı olmak gerekir" ezberinin ön kabulüyle hareket ettikleri gibi bir zehaba kapılacağım ki, bunu profesörlerimizin yaşıyla ve bilgisiyle müsemma görmüyorum.

 

Sayın profesörlerimiz, eğer tekâmül etmemiş olsa da bir demokraside yaşıyorsak tek yol seçimlerdir. Beğenilmeyen parti; muhalefetin hükümet etmekte olanın açıklarını yakalayıp sergilemesi, kendi cazip programını sunarak mücadele etmesi yoluyla düşer. Bunun dışındaki her yola, demokratların göğsünü siper etmesi gerektiği kanaatindeyim.

 

Her türlü vesayete karşı, siyasetten yana demokrasi mitingleri, toplantıları yapmak varken, yargı yoluyla darbe yapmak isteyeni görmezden gelen bir metinle ortaya çıkmak ne demokratik, ne de vicdanidir.

 

Allah'tan sizin imza kampanyanıza Cemaat'ten biri imza atmamıştı. AK'lama'cılar bunu da yaptı. Yazık!

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.