18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Uludere ve ‘Hiç Kimse’nin Sorumluluğu

Uludere ve ‘Hiç Kimse’nin Sorumluluğu

 
Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insanoğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, 'görevlerini yapıyorlar' yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.
(George Orwell, İngiltere, İngiltere’n, 1941)
 
Aradan on aydan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen sorumluların hala ortaya çıkarılmadığı Uludere (Roboski) olayıyla ilgili herkes çok şey söyledi. 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan bu meselede sorumluların yargılanmamasının sebebi, (haklı olarak) ölenlerin Kürt olması görüşünden tutun da Hükümetin sorumsuzluğu görüşüne kadar birçok gerekçeyle açıklanmaya çalışıldı. Fakat öldürülenlerin failinin bulun(a)mamasının asıl sebebinin bu olayın gerçekleşmesini mümkün kılan mekanizma olduğu gerçeği ise hiç dillendirilmedi.
Geleneksel dönemin ‘rasyonel olmayan’ basit mekanizmaları bir kenara bırakılacak olursa, kapitalizmin büyüyüp serpilmesinin kaçınılmaz unsuru olarak ‘rasyonelleştirilmiş bir bürolar sistemi’ biçiminde tanımlanabilecek bürokrasi aygıtı, Modern döneme özgü bir mekanizma olarak ortaya çıkmıştır. Weber’in tipleştirdiği otorite türleri arasında Yasal otoriteye dahil edilen bürokratik örgütlenme, içerisinde işbölümü usulüyle çalışan memurlardan oluşmaktadır. Her memurun sorumlu olduğu bir işi ve hesap verdiği bir amirinin olduğu bu mekanizma, hiyerarşik bir sorumluluk zinciri şeklinde örgütlenmiştir.
Weber’e göre uygarlık hizmetkarlığı bir onur meselesidir. Emir komuta hiyerarşisi içerisinde verilen emri yerine getirmekten başka bir görevi olmayan özne, ‘gözlerini kapayıp vazifesini yapma’ işini sorgulamadan yerine getirmelidir. Uygarlık hizmetkarlığı onuru diyor Weber, üst otoritenin buyruğunu aynen, kendi inanç ve değerleriyle çakışıyormuş gibi, dürüstçe uygulama yeteneğindedir. Buyruk ona yanlış gelse de uygarlık hizmetkarının uyarısına karşın otoritenin buyrukta direttiği durumları da kapsar bu.
Weber, karmaşık ilişkilerin rasyonel bütünlük içerisinde sürdürüldüğü bir mekanizma olarak tipleştirdiği bürokrasiyi modern kapitalist sistemin vazgeçilmezi olarak addetmekle birlikte onun aynı zamanda insanı ‘demir kafes’e hapseden bir baskılama aracı olarak da kullanılabileceğini ifade etmektedir. Weber’in bürokrasiye ilişkin ‘demir kafes’ metaforuyla ifade ettiği karamsarlık öngörüsü gerçekleşmiş olacak ki, ondan yaklaşık yarım asır sonra Hannah Arendt bürokrasi ile ilgili daha karamsar bir tablo çizmeye başlamıştı:
Kamusal yaşam ne kadar bürokratikleştirilirse, şiddetin cazibesi de o kadar artacaktır. Tam olarak gelişmiş bir bürokraside karşınıza alıp tartışabileceğiniz, sıkıntılarınızı anlatılabileceğiniz… kimse kalmaz. Bürokrasi, herkesin siyasal özgürlükten, eyleme kudretinden yoksun bırakıldığı bir hükümet biçimidir. Zira ‘Hiç Kimse’nin yönetimi yönetimsizlik değildir ve herkesin eşit ölçüde iktidarsız olduğu bir yerde, tiransız bir tiranlık vardır.
Bürokrasi, tam da Arendt in dediği gibi, herkesin eşit ölçüde iktidarsız olduğu bir mekanizmaydı. Çünkü bürokratik aygıt, işleri öylesine çok çeşitli bölümlere ayırır ki, işin farklı farklı bölümlerinden sorumlu olan kişiler sonuçla olan bağlantılarını unutur hale gelirler. “Napalm üreten kimya fabrikalarında çalışan işçiler” diyor Bauman, “yanan bebeklerin sorumluluğunu kabul eder mi?”
Kabul etmeyeceklerini söylemek zor değil. Çünkü açıktır ki, onları bunu düşünmeye zorlayan bürokratik herhangi bir neden yok. Bebek yakma işlevinin küçük görevsel işlere bölünüp sonra da bu işlerin birbirinden ayrılmaları, katılanların sonuçla bağlantılarını fark etmesini engeller ya da çok zor kılar. Napalmı yapanın tek tek işçilerden herhangi biri değil, kimya fabrikasının tamamı olduğu da unutulmamalıdır.
Söz gelimi Hiroşima’ya modern atom bombasını tek bir düğmeye basarak attıktan sonra üstünden aldığı emri layıkıyla yerine getirmenin gururuyla üsse dönen pilotun aklından, kendisinin kötü bir iş yaptığı düşüncesinin geçmesi beklenmez. Ya da bu bombalama emrini veren askeri yönetici (kurbanı zihninde dehümanize ettiğinden) imzaladığı evrak ve açtığı telefonlarla kanlı-canlı bir insan öldürttüğünün farkında değildir. Çünkü yaptığı eylem karar alma mekanizmasında sadece küçük bir yer işgal eder ve eylem ile sonuç arasındaki bağ, onun yanlış bir iş yaptığını düşünmesine engel olacak kadar görünmezdir. Zygmunt Bauman bunu şu şekilde ifade etmektedir:
Öldürme yöntemlerinin başarılı olmasının en önemli etkenlerinden biri, “karışık ilişkiler sistemi içindeki neden-sonuç bağlantılarının doğal olarak görülmeyişi ve eylemlerin çirkin ya da ahlaksal yönden itici sonuçlarını, eylemi yapanlar için görünmez hale gelecekleri noktaya dek ‘uzaklaştırmak’tı.
 
Kurbandan Uzaklık ve İnsandışılık
Teknolojik silahların ve Modern öldürme yöntemlerinin olmadığı dönemlerde, aynı anda birden fazla kişiyi öldürmek pek kolay değildi. İlkel silahlarla kısa sürede ancak az sayıda insan öldürülebilirdi ve öldürme fiilini gerçekleştiren özne ile öldürülen kişi arasındaki mesafe ve vicdan azabı arasındaki ilişkinin, öldürülecek kişi sayısını sınırlayıcı bir etkisi vardı.
Modern silah teknolojisinin gelişmesine paralel olarak bir kişinin belirli bir zaman diliminde birden fazla insanı öldürebilmesi daha kolay hale geldi. Bir araya toplanmış kurbanlar makinalı tüfeklerin önüne getirilir ve doğrudan hedefe atışla öldürülürdü. Ama yine de silahların öldürülenlerin düşeceği çukurlardan alabildiğince uzak tutulması için ne denli çaba harcansa da atıcıların ateş etmeyle öldürme arasındaki bağlantıyı görmemesi çok zordu. Öldürme fiilini gerçekleştirenle öldürülen arasındaki bu yakın mesafe bağlantısı, bir nevi öldürenle kendi vicdanı arasındaki bağlantıyı da yakınlaştırıyordu. Öldürme teknolojisinin daha ileri aşamasında ortaya çıkan savaş uçakları, pilotun ölenle olan irtibatını, dolayısıyla vicdan azabını ortadan kaldırma işlevi görüyordu. Çünkü bu yeni durumda katil artık ne kanlı bir ölüme şahit oluyordu, ne de birden fazla kişiyi kendisini yorarak öldürüyordu, yapacak tek bir şey vardı, üstten alınan emri yerine getirmek için (bilgisayar oyunu oynar gibi) tek bir düğmeye basmak. “ Savaş etiği” diyor Bauman, “bir uzaklık ve teknoloji meselesi haline gelmiş gibidir. Uzaklardaki insanları karmaşık silahlarla öldürmüşseniz asla yanlış yolda değilsinizdir.”
Sosyolog Hannah Arendt’in, Nazi subayı Adolf Eichman’ı, Kudüs’teki davasındaki gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı ‘Kötülüğün Sıradanlığı’* kitabının yarattığı etki devam ederken, bundan birkaç yıl sonra Amerikalı sosyal-psikolog Stanley Milgram, bir insanın üstünden aldığı emirleri ne derece sorgulamadan uygulayabileceğini ve bir insanın ne kadar kötü olabileceğini bir deney düzeneği hazırlayarak ortaya koymaya çalıştı.
Milgram deney için her biri on beş voltluk toplam otuz voltajdan oluşan (yani 450 volta kadar çıkabilen) bir düzenek hazırladı. Denek, sorduğu sorular yanlış cevaplandığında her seferinde kurbana 15 voltluk elektrik şoku veriyordu.
Veysel Batmaz, Otoriteryen Kişilik isimli kitabında deney aşamalarını şu şekilde sıralamaktadır:
Deneyin ilk aşamasında ‘kurban’ ayrı bir odadaydı ve denek tarafından hem görülemiyor, hem de sesi duyulamıyordu.
İkinci aşamada, ‘kurban’ yine ayrı bir odadaydı fakat bu sefer verilen elektrik şokunda sesi duyulabiliyordu.
Üçüncü aşamada, ‘kurban’ denekle aynı odadaydı ancak ondan 2 metre kadar uzaktaydı. Yani hem görülebiliyor, hem de duyulabiliyordu.
Dördüncü ve son aşamada, denek ‘kurban’ın elini ancak zorla madeni bir plakanın üzerine koyduğu zaman şok verebiliyordu. Kurban belirli bir şoktan sonra hem acı çekince bağırıyor hem de elini plakadan çekebiliyordu. Odada bulunan otorite konumundaki araştırmacı ise bu durumda deneğe, ‘kurban’ın elini plakanın üzerine bastırmasını emrediyordu.(aslında rica ediyordu)
Deneye katılan deneklere, deneyin, “cezanın öğrenme üzerine etkisini” araştırmak üzere yapıldığı söylenmişti. Her aşama için 40 denek kullanıldı. Bulgular, ‘kurban’ın deneğe yaklaştırıldıkça itaatin belirgin bir biçimde azaldığını gösterdi. Boyun eğen deneklerin karşı gelen deneklere oranı, bulgulara göre şöyleydi: Birinci aşamada deneklerin %34’ü, ikinci aşamada deneklerin %37,5’i, üçüncü aşamada deneklerin %60’ı ve son olarak dördüncü aşamada ise deneklerin %70’i otorite konumundaki araştırıcıya karşı koydu.
Bu bulgular arasında en çarpıcı olanı, barbarlık yapmaya hazır olmakla katille kurbanın yakınlığı arasındaki doğru orantıdır. Diğer bir ifadeyle, katil kurbandan ne kadar uzak olursa, barbarlık potansiyeli o derecede artmaktadır. Bu şu demektir: Dokunabilecek kadar yakın olduğumuz bir kişiye zarar verme olasılığımız çok azdır. Uzaktan gördüğümüz bir kişiye acı çektirmemiz daha kolaydır. O insanı yalnızca sesini duyduğumuzda bu daha da kolaydır. Fakat ne gördüğümüz ne de sesini duyduğumuz bir kişiye karşı zalim olmak çok daha kolaydır. Bu da gösteriyor ki kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.
Bauman’ın savaş etiği ve mesafe ile ilgili söylediklerini anımsamakta fayda var: “Uzaklardaki insanları karmaşık silahlarla öldürmüşseniz asla yanlış yolda değilsinizdir.”

Modern katliamlar (ya da Uludere olayı) çoğu zaman, denetlenemez asi kalabalıkların değil; üniforma giymiş, itaat ve disiplinli, kurallara uyan ve aldıkları emrin ruhuna ve talimatına göre davranmaya özen gösteren insanların işidir. Bu insanların üniformalarını çıkardıkları anda kötü olmadıkları da görülmektedir. İtaat altındayken canavarlaşan, üniformayı çıkardığında insanlaşan bu memurlar tıpkı vicdanı olan bir aile babası gibi davranmaktadırlar. Onların da evdikleri karıları, üstüne titredikleri çocukları, yardım ettikleri ve üzüldüğünde teselli ettikleri arkadaşları vardır. Bu insanların bir zamanlar üniformalıyken, başkalarının sevgili karılarının ve üzerine titrediği çocuklarının da içinde bulunduğu onlarca hatta yer yer binlerce kişiyi vurduğu, bombaladığı ya da vurulmasını ya da bombalanmasını yönettiği inanılmaz gibi gelebilir. Elbette bu dehşet vericidir, ama Milgram’ın da kanıtladığı gibi, sıradan insanlar herhangi bir otoritenin emri altındayken şaşırtıcı derecede zalim olabiliyordu. Şöyle söylüyordu Milgram, deney sonrası yazdığı raporda:
“Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi prensipleri gereği nefret eden bir kişi, otorite tarafından emredildiği taktirde kendini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanda tasavvur bile edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir. “

Sonuç
Birey emir komuta hiyerarşisine dahil olup üstünden aldığı herhangi bir emri sorgulama gereği duymadan yerine getirdiği zaman, bürokrasinin vicdansız olma özelliği suyun renksiz olması gibi doğal hale gelir ve birey bu mekanizmanın sıradan bir dişlisi olarak potansiyel bir katil haline dönüşür.
Roboski’de sınırdan geçen ‘kaçakçıları’, kendisine verilen emri yerine getirmek adına ‘uzaktan öldürme’ yönteminin tek bir düğmeye basma kolaylığıyla öldüren pilotun (ve hükümetin) sorumluluk kabul etmemesi, ‘herkesin suçlu olduğu yerde hiç kimsenin suçlu olmadığı’nı mümkün kılan bir mekanizmanın varlığına işaret etmektedir. Çünkü işbölümü, parçalara bölünüp dikey bir emir komuta zinciri hiyerarşisi içerisinde herkesin tek sorumluluğunun kendi görev alanı içerisinde kalan işi yapmaktan ibaret olduğu bir durum sağlıyorsa, orada kolektif yapılan bir işin mesuliyetinin ‘Hiç Kimse’ tarafından üstlenilmeyeceği gerçeğiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Zira görüldüğü gibi vicdan ve ‘sorumluluk’, teknik bürokrasinin içerisinde parçalara ayrılıp dağılan bütüncüllüğünü yüzer-gezer bir ‘sorumsuzluğa’ dönüştürür. Hannah Arendt, Şiddet Üzerine isimli çalışmasında yeni bir tiranlık biçimi olarak bürokrasiden söz etmektedir:
Tiranlığı, hesap vermekle yükümlü tutulmayan hükümet olarak tanımlayacak olursak, Hiç Kimse’nin egemenliğinin hepsinden daha tiranca olduğu açıktır. Çünkü yapılıp edilecekler konusunda hesap vermesi istenebilecek tek bir kimse bile kalmamıştır.
Bauman da Arendt’in söylediklerine paralel olarak Bürokratik mekanizmanın sorumluluk silme aracı olduğunu ifade etmektedir:
(Bürokratik) Örgütün tümüyle bir sorumluluk silme aracı olduğu söylenebilir. Koordine eylemlerin neden-sonuç halkaları maskelenmiştir ve bu eylemin etkisinin en güçlü faktörü bu maskelenmişlikten başkası değildir. Zalimce eylemlerin kolektif bir şekilde gerçekleştirilmesi, sorumluluğun esas olarak ‘bağları çözülebilir’ olmasıyla çok daha kolaylaşmıştır. (8)
Milgram’ın, “Her insanın içinde bir Eichman’ın yattığını” ortaya koyduğu deneyinden sonra açıkça görülmektedir ki, hiç kimse bürokratize edilmiş bir toplumsal yaşamda katil olamayacağının garantisini veremez. Çünkü emir komuta zincirine dahil olmuş bir bireyin katil olma potansiyeli, doğası gereği bünyesinde hazırolda beklemektedir. Bu sebeple şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Vicdanına ‘rahat’ komutu verebilecek hiçbir asker yoktur.
 
Yararlanılan Kaynaklar

  1. Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, İletişim Yayınları.
  2. Zygmunt Bauman,, Modernite ve Holocaust, Versus Kitap.
  3. Veysel Batmaz, Otoriteryen Kişilik, Salyangoz yayınları.
  4. Max Weber, Bürokrasi ve Otorite, Adres Yayınları

* Nazi subayı olduğu dönemlerde milyonlarca insanı gaz odalarına ve krematoryumlara gönderme işini üstlenmiş olan Adolf Eichman, Arjantin’in başkenti Bounes Aires’te yakalandıktan sonra Kudüs’e getirilir ve yargılanır. Davayı sonuna kadar takip eden Hannah Arendt kitabında, Eichman’ın “Sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan” olduğuna dikkat çekiyor. (Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı – Eichman Kudüs’te, Metis Yayınları)

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.