18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Vatanınızı Niye Öldürdünüz?

Vatanınızı Niye Öldürdünüz?

 

"Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız:
Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?"
                                                                        Cesare Pavese

 

Yaklaşık bir asırlık tecrübeler gösteriyor ki öyle bazı tarih özürlü cumhuriyet aşığı beyaz Türklerin iddia ettiği gibi cumhuriyet, monarşik ve karanlık bir imparatorluk döneminden steril, insancıl bir boyuta atlamak demek değildir. İnsanlık tarihi ve özelde bizim cumhuriyet tarihi barbarlık tarihidir. Bu tarih kalınca bir süngere benzer, sıkıldığında kan ve ceset fışkıran.

Türkiye’de Cumhuriyet, demokrasi ile özdeş olarak algılanagelmiştir. Fakat dünyanın bir çok ülkesinde demokrasiler cumhuriyetle değil, monarşilerle daha fazla gelişmiştir. Mustafa Erdoğan, ‘Anayasal Demokrasi’ isimli kitabında Monarşi ile yönetilen ülkelerin Cumhuriyet ile yönetilen ülkelerle karşılaştırıldığında daha demokratik olduğunu şu cümlelerle ifade etmektedir:

“1990’lı yılların başında dünyadaki 101 Cumhuriyetten sadece 22 tanesi demokratik iken, 25 monarşiden 13’ü demokratik sisteme sahiptir. Bu da demektir ki monarşilerin %50 den fazlası demokratik sisteme sahipken, cumhuriyetlerin ancak %22’si demokratiktir.”

Kısacası, Cumhuriyet olmak demokratik bir sisteme sahip olmak için yeterli bir garanti değil ve ‘monarşi’ ile yönetilmek demokratik olmamanın bir göstergesi değildir.

Biz, monarşiyle karşıt bir ilişkisi olduğunu her fırsatta vurgulayan bir cumhuriyet paradigmasının karşı olduğunu söylediği monarşiden daha fazla totaliterleşebildiğini, zulümlerini katmerleştirerek çoğalttığını, ‘padişahı kovduk’ söylemleriyle övündüğünü ve her caddeye-okula vs. yeni bir ‘padişahın’ heykellerini diktiğini (Murat Menteş bir şiirinde, ‘halkına dik dik bakan 80 bin heykel’ diyor buna) deneyimleyerek gördük.

Deneyimleyerek gördüklerimizden biri de cumhuriyetin tektipçi ve monist pratikleridir. Tabii bu pratiklerin doğal bir sonucu olan Kürt Sorunu.

Kürt sorunu tabiri son yıllarda önüne gelenin içeriğini boşaltarak kendi ideolojik argümanlarıyla doldurup değersizleştirdiği ve bu haliyle ‘entelektüel’ camianın kamusalında paslaşılarak nesneleştirilen bir argüman haline dönüştürülmüştür. Bu nedenle içerisinde ‘kürt sorunu’ geçen yazıların artık “bıktırıcı” ve “kusturucu” bir hale geldiği düşünülmektedir. Nerden bakılırsa “klişe”ye düşüren bir mesele.

Fakat gerçek olan şu ki ‘Kürt sorunu’ hala hakkıyla ele alınmış değildir ve hala yazılmayı, çizilmeyi ve konuşulmayı hak eden bir konu olarak capcanlı karşımızda durmaktadır. Kaldı ki bu sorun sebebiyle insanlar ölmeye, öldürülmeye devam ediyor ve hala Kürtler haklarını haklı olarak talep etmek durumunda kalıyorlarsa bu sorunun daha fazla konuşulmayı hak ettiğini söylemek ‘bıktırıcı’ olsa da gerekmektedir.

Bazılarının ısrarla kökenini PKK’ye dayandırdığı Kürt sorunun asıl kaynağı tabii sıkça tekrarlandığı gibi ulus-devlettir. PKK yokken de Kürt sorunu vardı. Kürtler Cumhuriyet için 1923’ten bu yana sorundur. Örneğin Cumhuriyetin ilk Adalet Bakanı ve önemli ideologlarından Mahmut Esat Bozkurt’un 1930’da Ağrı ayaklanması sırasında Ödemiş’te yaptığı meşhur konuşmasıyla özetleyebiliriz Kürt sorunu: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı…”

 

İşte bu noktada yukarıda yazılanların ışığında sürekli tekrarlanan sözleri dillendirmeyi göze almak pahasına şunları söyleyebiliriz:  Kürt meselesinin tarihinin başlangıcını PKK’nin ilk eylemleri yaratmamıştır. Kürt’ü ‘mesele’ yapan asıl etken ulus-devlettir ve onun baskıcı yüzüdür. Yok sayan ve yok saymakla yok olmayanın asimilasyon ve baskıyla ‘ehlileştirilememesi’dir Kürt’ü bir ‘sorun’ haline getiren.

Mustafa Erdoğan ve Vahap Coşkun birlikte yazdıkları Türkiye’nin Kürt Meselesi isimli makalede Kürt meselesinin dayandığı noktayı benzer şekilde vurgulamaktadırlar:

Denilebilir ki, etno-politik sorunlarla karşı karşıya gelmek, onları ortadan kaldırmaya veya etkilerini azaltmaya çalışmak, bu sorunları siyasal sürece dâhil etmek veya sürecin dışında tutmaya çabalamak, ulus-devletler döneminin alamet-i farikasıdır. Kısacası, etno-politik meselelerin varlığı evrensel bir nitelik taşır ve Türkiye’de bir ulus-devlet olarak örgütlenmeye başladığı günden beri -çeşitli adlar altında- bu meselelerle uğraşıyor.

Elbette sorunun asıl kaynağı ve sürdürücüsü hem ulus-devletin asimilasyoncu ve farklılıkları tıraşlayan homojenleştirici pratiğidir hem de muhafazakar-sağcı toplum genelinin devletçi ve milliyetçi refleksleridir. Ulus devlet, “toplumun kamulaştırılmasıdır” ve farklılıkları ve zenginlikleriyle varlığını sürdüren toplumsal heterojenliğin tek bir ulus haline getirilerek tek tipleştirilmesi ve monistleştirilmesidir.

Kürt sorunu da işte böyle bir asimilasyonist pratiğin türevi ve PKK de işte böyle bir yok sayma zihniyetinin ürünüdür. ‘Ulus havuzunda’ erimek istemeyen Kürtlerin illegal yöntemlere başvurmasına zemin hazırlayan baskıcı pratiklerin bir ürünüdür PKK. Yok sayma, yok sayılana “işte ben varım, buradayım” dedirtir. Hele bu yok sayma baskıcıysa, yok sayılanın kendini şiddetle ifade etmesi ‘meşrulaşır’ ve maalesef yok sayılana “işte ben varım ve seni öldürebiliyorum” dedirtir.

PKK ile devlet arasındaki savaş çeyrek yüzyıldan fazla bir zamandır sürüyor. Karamsar olmak istemem ama görünen o ki daha da sürecek. Peki bu savaş sadece devleti ve devlet için savaşanları ya da sadece PKK’yi mi etkiliyor?

Değil elbette. Bu savaşın götürüleri arasında; Türk/Kürt en az 40 bin ölü, demokratikleşmesi gecikmiş bir cumhuriyet, tehlikeli bir toplumsal kutuplaşma ve milyarlarca dolar ekonomik zarar var.

Birincisi; Artık şu gerçeği bu meseleye uzak vatandaşlar bile görüyor: Kürt sorunu olmasaydı Türkiye ekonomik anlamda şu an olduğundan daha farklı bir boyutta olurdu. İşsizlik bu derece sorun olmaz, milyarlar çöpe atılmaz ve iktisadi darboğazlar kronik bir hale dönüşmezdi.

İkincisi; Bu savaş bir de demokratik geri-kalmışlığa sebebiyet verdi. Demokratikleşememiş ya da demokratikleşmesi gecikmiş bir politik iklimin var olmasında en büyük etkenlerden biri Kemalist Paradigmaysa, diğeri yine aynı paradigmanın bir sonucu olarak 30 yıldır süren bu savaştır. Silahlı bürokrasinin siyaset kurumları ve dolayısıyla toplum üzerindeki tahakkümünün en büyük kaldıracı savaş ortamıdır.

Üçüncüsü ve savaşın önemli diğer bir görünmez boyutu da toplum kesimlerinin birbirine yabancılaşmasıdır. Her ne kadar ‘etle tırnak’ ve ‘kardeş edebiyatı’ söylemleriyle bu yabancılaşma görünmez kılınmaya çalışılsa da zamanında etin zulmedilen tırnağa aldırmadan yaşayabildiğini ve kardeş olan Kabil’in Habil’e zulmedebildiğini ve kardeşin zulüm gören kardeşi görmezden geldiğini gördük. Daha da önemlisi kardeşlerin yakın dönemlerde birbirlerine bilendiğini gördük. Bu gerçeği dillendirmekle toplum kesimlerinin savaşan taraflar gibi birbirlerini öldürmek üzere örgütlendiğini söylemeye çalışmıyorum. Görünen bir gerçekliği, etnik toplumsal kutuplaşmanın muhtelif mekanlarda (Sakarya, Dörtyol İnegöl, Zeytinburnu ve son olarak Bursa örneğinde olduğu gibi) ciddi etnik çatışmalara evrilen bir boyut olarak var olduğuna dikkat çekmeye çalışıyorum.

Ve tabii savaşın özneleri olan ölüler…

Dile kolay 30 yıllık savaşta 40 binin üzerinde ölü. Sene başına binden fazla ölü… Her bir ölünün yakınlarını da işin içine katarsak kin ve nefretleriyle bilenmiş milyonlarca insan.

Savaş, arkasında binlerce ölü ve kinleriyle bilenmiş milyonlarca insanı bırakarak devam etmekte.

Barış, arkasında binlerce siyasetçi ve ‘savaş endüstrisinin’ tüccarlarıyla uzaklara en uzaklara ötelenmekte.

Milyonlarca insanın ruhu usulüne göre gömülmeyen ölülerin ruhları gibi acı çekmekte.

Psikanalist Lacan, “Ölüler niye geri dönerler?” sorusunu sorar ve şu cevabı verir:

“Usulüne göre gömülmedikleri için.

Peki 30 yıllık savaşın 40 bin ölüsü biz milyonların ruhunu neden rahatsız eder? Lacanca bir cevap verecek olursak, onların da ruhları rahatsız da ondan. Çünkü usulüne göre gömülmediler.

Peki usulüne göre gömülmemek nasıl olur?

Bu soru, Ahmet Altan’ın bundan 15 yıl önce yazdığı bir yazıda cevabını bulmakta.

“10 bin ölü” diyordu Ahmet Altan, savaşın bugün 40 bin rakamına ulaşan ölüleri için.

“On bin faili meçhul cinayet kurbanı ölü yattıkları yerlerden kalkıp başkente yürüselerdi. Kanı çekilmiş beyaz yüzleri, kapalı gözkapakları, kilitli dudaklarıyla dolaşsalardı sokaklarda… Bembeyaz yüzleri, kapalı gözleri, kilitli dudaklarıyla öyle dursalardı. Ah, İsterdim o on bin ölünün sokaklarda dolaşmasını…

Ve, bir gün o on bin ölü, kanı çekilmiş beyaz yüzleri, kapalı gözleri, kilitli dudaklarıyla gelip dayanacak kapılarınıza. Yanan köylerle gelecekler, aç çocuklarla gelecekler.

Öyle duracaklar.

Ve paşalarınıza, gazetecilerinize, polislerinize, politikacılarınıza, mafyacılarınıza, katillerinize, kaçakçılarınıza kapalı gözleriyle bakacaklar.

Ve kilitli dudaklarıyla soracaklar:

Vatanınızı niye öldürdünüz?”

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.