22 Nisan 2018, Pazar

Üst Menu

Xani Üzerine On Beş Ders

Xani Üzerine On Beş Ders

Vakıayı açıklamak; açıklayıcı kılmak, bilmeyenler için açık hale getirmek, haberdar olmayanlar için ihbar etmek, farkına varamayanlar için fark ettirmek açısından önemlidir. Bir sorunun, vakıanın, durumun üzerinden belirli bir söylem inşa edildiği zaman söylem ile vakıa arasındaki gerginlik gitmiş olmuyor. Çünkü vakıa söylem üzerinden tekrar yapılandırılabilir ve bu yapılanma kimi zaman vakıanın kendisi için dezavantajlı durumlar üretir. Vakıa ile söylem arasındaki ilişkiyi karakterize edecek imkânlar az olsa da, bu ilişkiyi karakterize edecek alan oldukça öznel çıkarsamalar üretmek ile malul olsa da ilişkinin kurulması kaçınılmazdır.

 

Sözgelimi Kürdistan sorununun ne olduğu yönündeki bir soruya vereceğimiz cevap, dünyadaki bütün insanlar için genel ve geçer olma özelliğini taşıyabileceği gibi (örn: Adaletin ve eşitliğin tesisi), buna sadece Kürdistan toplumu üzerinden yapılanma özelliği taşıyan bir cevap da üretebiliriz. Biz, “sorunumuz adaletin tesis edilmesidir” dediğimizde yanlış bir şey söylemiş olmuyoruz ama muhatabımız açısından açıklayıcı bir tanıtlama da sağlamış oluyor değiliz. Çünkü adalet ve zulüm neredeyse Kant’ın aklî kategorileri gibi apriori bir deneyime dayanmadan vücut kazanamayan şeylerdir. Bu yüzden kavramın değerler alanına taşınmadan önce olgusal alanda betimlenmesi gerekir ki değerler dünyası zaten onları yapılandıran eylemler üzerinden izaha kavuşur.

 

Öbür taraftan, bu ifade etmiş olduğumuz durumdan sorunumuzun olgusal düzlemde tahlil edilmesinin, betimlenmesinin matematiksel bir işlem gibi değerler alanından tamamen uzak olduğu kanaatini taşıdığımız sanılmasın. Değerler sisteminden arındırılmış “pürbilimsel” bir alanın imkânsız olduğunu bilecek denli hem tecrübi hem de zihni yetiye sahip olduğumuzu hatırlatmamız gerekmez herhalde. Bu vesile ile sorun ile ilişki kurmanın kendisini insanın aksiyoloji ile ilişkisi üzerinden harekete geçmiş, eyleme dökülmüş bir metafizik olduğunu kabul ediyoruz. İnsanın zulme karşı durması ve adaleti talep etmesi metafizik bir vakıadır ve bunun aksini ne kadar iddia etmeye çalışırsak çalışalım, çıkarsamaya dair yaptığımız akıl yürütmenin tamamı bu alan üzerinden inşa olmaya mahkumdur.

 

Zaten sorunlarımıza bunun dışında bir temel ile yaklaştığımız sürece dünyada biz insanlar için bir şeyleri “sorun” olarak addetmenin bile müşkil hale gelebileceğini düşünüyorum. Sözgelimi Kürtler gayet tabii ki her türlü haklarından vazgeçip ısrarla “davet” edilmiş olduklar sisteme entegre olabilirler. Bu tercihin onlar için ne tür avantajlı ve/veya dezavantajlı durumlar üreteceğine dair yapacağımız akıl yürütmenin “akılda” kalması şartı ile hiçbir sakıncası yoktur. Kürtler neden Türk siyasal egemenlik siteminde yer edinmesinler ki? Bunun neden böyle olmaması gerektiğine dair her türlü söylem, kaygı ve eylem bizi demin işaret etmeye çalıştığım zemine taşıyacak.

 

Hem soruna ulaşmanın hem de ulaşabilmiş olduğumuz bu sorun üzerinden çözülmemler yaparak ve de şu veya bu şekilde bir tür metafizik üreterek sağlayacağımız şeyin kendisi hakkında kısaca bunu düşünüyorum.

 

Sorunlar bilimsel olarak değil ahlaki olarak görünürler ve görünen bu sorunlar için de bilimsel değil ahlaki çözümler lazım gelir. Hasbelkader bilimsel olarak görüldüğü veya çözüme kavuşturulduğu düşünülen herhangi bir sorun esas olarak ahlaki bir duruşun paralelinde geliştirilmiş ve görülmüştür. Aksi taktirde bilimin bir şeyi işaret edip etmemesinin ne önemi vardır? Adil davranma değerini taşımayan bir yargıcın, bir vakıada suçlu veya suçsuzu tespit etmesinin veya tespit ettikten sonra da yargı vermesinin ne anlamı olabilir ki?

 

Ahlak, doğası gereği en az iki kişinin bir arda yaşaması ile anlamını tamamlar. Çünkü birbirinden farklı olan iki kişi bu farka dalalet eden unsurlar üzerinden ahlakın konusu olurlar. İki kişi ahlakın konusu olduğunda hiçbiri diğerinden hiçbir yönü ile avantajlı veya dezavantajlı değildir. İki kişi ahlaka konu edildiği zaman, bu iki kişi arasındaki eşitliği ve eşdeğerliği giderecek, bozacak, gizleyecek, müphem hale getirecek her türlü unsur aynı zamanda ahlaki olanın dışındadır. Ahlak üzerinden hem kişiler birer ferdiyet kazanıyor hem de bu ferdiyet üzerinden tanımlanarak öbürü üzerinden etken veya edilgen biçimde bir tahakkümün tarafı olmaması varsayılıyor. Yani bunlar adeta ahlaki düşünmenin apriori kabulleridir.

 

Eğer bu kabuller sağlanmamışsa kişiler arasındaki her türlü ilişki çarpıtılmış ve araçsallaştırılmış bir ahlakın ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Çarpıtılmış ahlak ise baş edilmesi en zor haksızlık biçimidir ve kanaatimce biz Kürtlerin uzun yıllar boyu maruz kaldığı şeydir.

 

Evet Kürdistan ülkesi çarpıtılmış bir ahlakın yapılandırdığı bir hukukun kurbanıdır. Bu, Kürdistan’ı buna kurban etmeye çalışanların Kürdistan’ı kabul etmemiş olmaları ile başlamıştır. Yani ahlaki davranmanın apriori kuralları peşinen ayaklar altına alınmıştır.

 

1858 yılında ülkeleri, 1923 yılında da kendileri milli bir varlık olarak inkar edilen Kürtlerin boynuna geçirilen hukuk (bugünkü uluslararası hukuk) Kürtler için bir idam kemendi olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü ahlakta bireyin kendisi üzerindeki tasarrufu, başkasının onun üzerindeki tasarrufundan önceliklidir. Yani kişi kendinde olanı, kendisi için olanı, kendisinin düşündüğü şeyi, kendisinin bildiği şeyi, kendisinin ürettiği şeyi, kendisinin hakkında olan şeyi ilk kertede ve öncelikle sahip olma hakkına sahiptir. Ahlak kişi ile başlar ve kişi yoksa ahlak da yoktur. Kişinin varlığından bahsetmek ise onun tinsel bir varlık olarak yukarıda ifade etmiş olduğumuz özelliklerden bahsetmektir. Kişi olmak uzay boşluğunda saltık bir var-olma hali değil; üretme, bilme, irade etme, söyleme, düşünme, yapmadır.

 

Toplumların kolektif kimlikleri(mesela milli kimlikler) bu etkileşim ve üretimin toprağa, zamana ve kolektif hafızaya yaslanarak günümüze değin gelen biçimidir. Bu yüzden toplumların genel kolektif hafızalarından(siyasi akıl) bahsedilebilir ve esas olarak bu sayfada daha önce yazmış olduğum dört yazı buna binaen yazılmış idi.

 

Kişiler için nasıl ki yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendileri önceliklidir, onların sözü ve iradesi onlar hakkında öncelikli ve belirleyicidir; aynı biçimde birer kolektif kişiye dönüşebilmiş milli kimlikleri için de kendileri, ülkeleri, dilleri ve sembolleri için neler irade ettikleri öncelikli ve belirleyicidir, belirleyici olmalıdır. Bu boyutu ile Kürdistan sorunu dediğimiz şey, Kürdistan halkının kendisi, ülkesi, dili ve varoluş tarzları üzerindeki her türlü hak ve iradenin peşinen elinden alındığı sorunun kendisidir.    

 

Şeyh Ahmedê Xanî’yi, Kürt kolektif “kişi”liğinin, iradesin, toprak ile ilişki kurma biçiminin ve tabi siyasal aklının çok önemli bir mümessili olarak gördüğüm için bundan sonraki on beş ayrı yazımda onu işleyeceğim. “Xanî üzerine on beş ders” olarak paylaşacağım bu çalışmanın zihinde duruluğa, ahlakta erdemliğe ve iradede gayrete minik katkılar yapmasını temenni ediyorum.   

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları

14.Ağustos.2016 Pazar
29.Temmuz.2015 Çarşamba
21.Temmuz.2015 Salı
25.Mart.2015 Çarşamba
11.Ekim.2014 Cumartesi
12.Ağustos.2014 Salı
28.Temmuz.2014 Pazartesi
05.Mart.2014 Çarşamba