21 Eylül 2018, Cuma

Üst Menu

Yeni ''Tehlike'' Yaratılmadan Barış(!?) Gelir mi?

Yeni ''Tehlike'' Yaratılmadan Barış(!?) Gelir mi?
KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık'ın, İmralı Adası’na Abdullah Öcalan ile görüşmek için giden BDP heyetine müdahale edilmesi ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “İmralı’ya gidecek olan heyetlere biz karar veririz” sözü ile çözüm sürecinin bitirildiğinin ilan edildiğini söylemesi ve çekilen PKK'lıların geri dönebileceği açıklaması, Öcalan ve Demirtaş'ın aynı minvaldeki sözleri üzerine, "çözüm süreci"nin ilk gündeme geldiği dönemde  sorduğum bir soruyu takrarlamak istedim. Bazı tanıdıklarıma alttaki her hangi bir yerde yayınlamadığım yazıyı atmış ve "yeni bir tehlike yaratılmadan Kürd Meselesi'nde bir çözüm süreci mümkün mü?" ve "Bu yeni tehlike ne?" sorularını sormuştum. Maalesef beni tatmin edecek bir cevap alamamıştım.
 
Şimdi Hür Bakış yazar ve okurlarına alttaki yayınlanmamış yazımı gönderiyor ve bir defa daha soruyorum: "Yeni bir tehlike yaratılmadan Kürd Meselesi'nde bir çözüm süreci mümkün mü?" ve "Bu yeni tehlike ne?".
Tüm dünyada modernizmden sonra postmodernizmin de geride bırakılacağı yeni bir döneme giriyoruz. Bireyin toplum adına feda edilemeyeceği, iradelerin temsiliyetlere bırakılmayacağı, "yönetilmeyeceğimiz bir dönem".
Ama "Kürd Meselesinde Çözüm Süreci", TC'de tüm taraflarca baştan itibaren son derece modernist yönetildi (!?). Bu dönemin "aman sürece zarar gelmesin" nakaratı bana hep kısa bir süre kaldığım Kahire'de (Orgeneral El-Sisi darbesinden de, ilk Tahrir kalkışması ve diktatör Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden de önce) sık sık karşılaştığım bir duruşu hatırlattı: Ne zaman bir hürriyet talebi dile getirilse maktu cevap hep "Tamam haklısınız ama bu siyonizmin işine gelir" oluyordu.
 
İşte bizdeki "çözüm süreci" seyri de böyle bir diplomatik sansür/otosansür altında geçti/geçiyor. Hakiki bir içtimai tartışmadan ihtimamla uzak bir takım makro ve mikro iktidarların pazarlığı halinde seyrediyor.
Recep Tayyip Erdoğan sürecin başından beri Kandil'i doğrudan siyasi bir muhatap olarak almadı, keza BDP de TC Hükümetinin siyasi muhatabı değil, adeta sadece bir ulak muamelesi gördü. Görünen ve muhatap alınan tek irade Abdullah Öcalan'ın iradesiydi.
 
İlk algıda bu fonksiyenel bir tercih olarak görülebilir. Çünkü genel içtimai algıda sadece silahlı bir yapı olarak ezberletilmiş olsa da, PKK'nin açılımı Kürdistan Komünist Partisi'dir. Yani içinde bir ordusu da bulunan daha geniş bir toplumsal mühendislik projesidir. 12 Eylül'den sonra büyük kimlik grubu olarak Kürtlerin tek temsilcisi haline gelen ya da getirilen PKK'nın yapısındaki militarizm TC'nin yapısındaki militarizme çok yakındır. Abdullah Öcalan da tıpkı TC siyasi tarihine tekabül eden bir "tek adamlık" misyonuyla vardır.
 
Bunun kısa irdelemesine geçmeden önce iki şeye dikkat çekmek isterim. Birincisi bir toplumdaki demokratikleşme adımları bir büyük kimlik grubunun mağduriyetleri ya da talepleri üzerinden inşa edilemez. Ne Kürd, ne Türk, ne Sünni, ne Alevi, ne kadın, ne erkek, ne LGBT hiç bir büyük kimlik grubu demokratik ortak yasamada yer alamaz, demokratik yasamada sadece aidiyetlerin ötesinde insan var olur. Aksi tüm teşebbüsler belki bir ayrımcılığı ya da mağduriyeti giderirken yenisini getirmiş olur. Demokratik bir toplumda "af" diye bir şey mevzubahis olamaz, olursa orada demokrasiden değil otoritarizmden bahsedilebilir ancak. Yapılabilecek tek şey tutukluların büyük kimlik grubu aidiyetlerine hiç bakmaksızın sadece fiili olmayan fikir ve ifadeleri suç tanımından çıkarmaktır. Temsiliyet (!) üzerinden oluşuyla demokratikliği tartışmaya açık Kürd Taleplerindeki KCK Affı da Abdullah Öcalan'a diğer tutuklulardan ayrımcılık yapılması da demokrasiyle bağdaşmaz. Artı yeni girilen postpodernizm sonrası dönemde konuştuğum aidiyetlerini Kürtlük üzerinden kurmuş pek çok insan da medyada olmasa da Öcalan'ın "tek adam" konumundan rahatsızlıklarını dile getirmeye başladılar.
 
Başlayan yeni dönem öncesi Öcalan'ın Kürdler üzerindeki otoritesi gayet modernist bir biçimde tartışılması bile mevzubahis olmayan bir şeydi. Ama yine de bir güçler dengesi mevzubahisti, -özellikle Öcalan'ın tutululuğu akabi- . Öcalan tartışılmaz otoriteydi ama PKK olmadan hiç bir şeydi, keza meşruiyeti için Kandil'e ihtiyacı vardı.Tersinden bakıldığında da Kandil'in de ona. Yani Öcalan şu ya da bu saikle "tamam PKK dönemi bitmiştir" dese bunun hiç bir karşılığı olmayacağının net farkındaydı. Ayrıca 15 senedir hapis olan ve tüm bilgilenme alanı TC iktidarı tarafından belirlenen Öcalan'ın, insan-ı kamil bile olsa bugünü hakiki argümanlarıyla tahlil edebilmesi mümkün değildi.
 
Doğu Bloku'nun yıkılıp, "komünizm"in "genel tehlike" olarak sunulmasının hiç bir meşruiyeti kalmayınca, Batı yeni tehlike olarak hızla "islami terör"ü üretti ve servis etti. TC ise bunun Batı'daki, "bu coğrafyada özellikle "Medeniyetler Çatışması"yla maruf Samuel Huntington'un tezinin müspet bir içtimai kabulü olmayacağının farkına varıp "tehlike"yi ikiye bölüp servis etti: 1- Kürdler eşittir terör. 2- Sunni Müslüman dindarlar eşittir irtica. İdris Küçükömer, Sabri Ülgener falan okumuşlar mıydı bu mühendisler bilemem ama bu argümanlar Türk milliyetçiliği harcıyla tamamen militaristçe devlete millet oluşturmuş TC'nin 60 senelik ürününe tam tekabül etti bu "iki başlı tehlike".
 
TC'nin koluk aygıtıyla elli bine yakın insanını öldürdüğü - aralarında yaşını doldurmamış bebekler de vardı, mesela Mehmet Uytum bebek-, 5 bin köy ve mecrasını boşaltıp, 3 milyona yakın insanın sürgün ettiği, dillerini yasakladığı, asimilasyona tabi tuttuğu Kürdlerin sorgulamalar başlamış olsa da, postmodernizm sonrası sürecin toplumun parçası olan değil doğrudan birey sürecine atlayıp büyük kimlik grubu ötesinde bir mücadeleye geçmeleri beklenemez. En azından yapılan zulmün adaletinin artık uygulanması ve bu zulmün benzer ya da farklı şekillerde tekrarlanmayacağının güvencesini istemek haklarıdır. Ama bu kendi büyük gruplarının mağduriyet ve hak taleplerine narsistikçe odaklanma şeklinde olursa bunun da içtimai bir meşruiyeti olmaz. Yani Kürdlerin mağduriyet ve hak talepleri, başka büyük kimlik gruplarında aidiyet kurmuş insanların ya da hiç bir büyük kimlik grubunda aidiyet kurmamış insanların mağduriyet ve hak taleplerinin hiyerarşik olarak üzerinde değildir.
 
2014 seçimleri öncesi eski tarz düz bir siyasetinde işlediğini unutmamak gerek. İki taraf ve bitarafların da bu çözüm sürecine argümanları net konulmadığı ve dahi hep büyük kimlik grupları üzerinden dile getirildiği için mutlak bir inancından bahsedilemez. Sadece iyi niyetli olanların nasıl olursa olsun ama artık ölümler dursun temennisinde olduklarından bahsedilebilir.
 
Kürdlerin hem "aman sürece halel" gelmesin nakaratı dahili "işi bozan taraf olmamak" duruşları , hem de Rojova'daki sıcak süreç nedeniyle pasif kaldıkları bile söylenebilir.
Beynelmilel siyasi arenada elde edebileceklerinin altında kullanmış olsalar ve hala özerk devlet kurulmamış olsa da Rojova önceki beynelmilel algıyı Kürdler lehine değiştirdi. PYD resmen PKK'nın bir parçası değil ama PKK en azından askeri güç olarak 80'lerden beri PYD'nin mücadelsinin dailinde. PYD'nin Esad'a özellikle de El Kaide'ye karşı savaşında kazanan taraf olması Batı'da daha önce olmayan bir meşruiyet getirdi. Bu meşruiyet de bugüne kadar beynelmilel siyasi arenada PKK'ya "terorist" damgasını büyük ölçüde vurdurmuş olan TC'nin bu husustaki statükosunu sarstı.
 
Yani TC-PKK alakasındaki Batı'nın kabulleri artık eskisinden farklı bu da Erdoğan bu süreci sadece eski tarz siyasetle bir seçim öncesi stratejisi olarak kullanmaya devam eder, aktif argümanlar getirip ikna edemezse Batı'daki algısını (bu algının sadece algı olarak kalmadığını söylemek icap etmiyor zannedrim) menfi olarak etkileyecektir.
Bunların ötesinde bir de Güney Doğu'dak güç PKK'nın buradaki iktidarından feragat etmesi diye bir şey olursa, henüz yönetilmeme aşamasına gelmemiş toplumda bu güç boşluğunu TAK misali daha kanlı yeni örgütlenmenin doldurması mevzubahis. Ama bu başlı başına bir hipotez ve farklı bir yazı mevzuu.
 
Ben tekrar alttaki yazıyı okumanızı ve "Yeni bir tehlike yaratılmadan Kürd Meselesi'nde bir çözüm süreci mümkün mü?" ve "Bu yeni tehlike ne?".sorularıma cevap vermenizi talep ediyorum.
 
***
 

Ömer Faruk Beyin (Gergerlioğlu) gruba gönderdiği makalesini okuyunca; hem Ayda Erbal'ın bir süre önce grupta paylaştığı, özrün beynelmilel meşruiyet formu üzerine önemli makalesini  (http://groups.yahoo.com/group/baris_icin_vicdani_red/message/8583) hatırlayıp bu özür metninin beynelmilel formda meşruiyeti olup olmadığını sormak istedim kendisine, hem de kafamdaki buradan göndermeli soruları Barış İçin Vicdani Red (Kadın ve Vicdani Red) grubu üyeleriyle paylaşmak istedim: Belki tek tipleşmemiş cevaplar gelir, bu temaslar ezberlerimin körleştirdiği gözlerimi çatlatır da, göremediğim cevabı bulurum umuduyla.

İsrail özrünü de geç baktığım bir Hürriyet'teki Cansu Çamlıbel'in, Simon Peres röportajından öğrendim. Ayda Hanım'a ne düşünüyorsunuz diyecektim bu hususta... Aslında Cansu'nun röportajı teknik + siyasi kaygılarla kuşa dönmüş ama hem uzun metin çözümleme, dramaturji pratiğim hem de Ece Ayhan'ın yazının öbür tarafını okumak dediği şeye vakıf olmak benim için enteresan kıldı röportajı (Cansu  bir süredir çok önemli röportajlar yapıyor, keşke bunların ana akım gazete formatını aşan tamamını da, Hürriyet’te yayınladıktan sonra başka bir yerde yayınlasa, belki de kitabına saklıyordur).  

Allt metin demişken, Cansu'nun "...Kudüs'e davet edildik." vurgusu bile işin Wallerstein'in 'Merkez/Çevre' tanımı dahlinde işlediğine dair sarih bir gösterge ya. Herkes amel vaziyette süreci konuşup/yazıp duruyor da, süreç Wallerstein'in "makasın istiap haddinden kırılmayacak kadar açılması" ya da kapitalizmin sıradan evriminin ötesinde mi sahiden? 

Ne çözülüyor? Evet paradigma değişiyor, ceberrut kapitlizmin kardan çok zarar ettiği kavrandığından beri paradigmalar kuruluyor ve kapitalizm her daim evriliyor. İsmail Hocaya (Beşikçi) ve Mahmut abiye (Alınak) şahsen de sormuştum: "Yeni ‘tehlike’ yaratılmadan ne çözülebilir? diye.. Gerçi Mahmut Abi, sadece "ilk bölüm" olduğunu belirterek, 'düşmanlık'(!?)la itham edilecek kadar tepkiler alan bir yazı gönderdi gruba (http://groups.yahoo.com/group/baris_icin_vicdani_red/message/9043) ama bu yazı benim sorularımı cevaplamıyordu,  belki "Peki şiddetsiz, kansız bir yol, bir ümit yok mu? Var elbette" şeklinde girizgahını yaptığı müstakbel "ikinci bölüm"de benim sorularıma da cevap verir. 

Militarizmi itaat ettirme ve tek tipleştirme yöntemi olarak kullanan modern devletler, her daim içtimaiyata bir "tehlike sunmuşlardır" ki statükolarını ve dev rantını içtimai olarak legalize edebilsinler. TC de senelerce Batı'yla beraber ana "tehlike" olarak uzun süre "komünizm"i kullandı. Doğu Bloku yıkılıp bu "tehlike" (!?)nin herhangi bir inandırıcılık meşruiyeti kalmayınca Batı'nın hızla tüm ideolojik aygıtlarını devreye sokarak servis ettiği yeni tehlike "islami terör" oldu. TC ise bilerek ya da bilmeyerek İdris Küçükömer ve Sabri Ülgener'e "TCverdi" şapkasını çıkartıp "tehlike"yi ikiye ayırarak servis etti. 1- Terör=Kürdler 2- İrtica=Sünni Müslümanlar. İlki en az 40 bin insanın canını aldı, 5 binden fazla insanı yaşadığı yerden sürdü... İkincisi, çok daha erken Ömer Laçiner'in işaret ettiği; kapitalizmin sıradan evrimi sırasında değişen paradigmalarla özü pek de değişmeyen ama formu değişen sistemde, muktedirleri değiştirdi. Bir iki kural farkıyla aynı futbol maçları yapılıyordu ama ihtiyarlayan, gözden düşen oyuncuların yerini yeni oyuncular almıştı. Velhasıl bu ikinci büyük kimlik grubundan, zaman zaman "idamla yargılamalar", "hapisler" olsa da öyle kırk bin gibi can kaybı olmadı, burada mağdur olanlar daha ziyade kadınlar oldu, ne de olsa 'militarizm' Ece Abi'nin (Ayhan) deyişiyle "iç içe geçmiş iki kaşık gibi" yol alırdı 'fallokrasi'yle.

PKK genel algıda her ne kadar bir manada TSK’nın karşılığı, silahlı bir yapı olarak servis edilse de, malumunuz Türkçe açılımı Kürdistan İşçi Partisi’dir. Tıpkı TC dediğinizde karşılığı sadece TSK olmadığı gibi, PKK dediğinizde de karşılığı ARGK (HRK) değildir. TSK, SRGK ve türevleri her ne kadar TC ve PKK değildir desek de, aslında TC de PKK da militaristtir. Çünkü miltarizmin askeri-dini-siyasi alanda bir yöntem olmaktan çıkıp içtimai hayatın tüm birimlerine yayılmasının üzerinden asır geçti. Devletler muhaliflerinin militarizm dahili örgütlenmelerini stratejik olarak düzenlerler, bkz. siyasi partiler, dernekler, sendikalar, vakıflar vb yasalar. Konjonktürel olarak legal olmayan örgütlemeleri de yine kendi tekrarı/benzeri miltarist örgütlenmelere dönüştürmek için stratejiler düzenlerler. Muhalif iktidarın taklidi olmalıdır ki; iktidar, içtimai algıda “tehlike” olarak servis edip kendi statükosunu meşru kılmak için ihtiyaç duyduğu muhalefeti kolay kontrol edebilsin. Bu noktada muhalefetin irregular bir örgütlenmeler değil, regular militarist örgütlenmeler, taklitleri formunda teşekkülü iktidarın çıkarına uygun olandır. PKK süreç dahilinde beni şahsen çok alakadar eden Ezidiler üzerindeki tahakküm, zulmun kaldırılması, fallokrasinin feshi değil ama cinsiyeten kadın unsurların aktifleşmesi vb. taklidi olduğunu aşmış demokratik adımlar atmıştır ama neticede o da TC gibi militarizmle maluldür.

Bir yaman çelişki olarak bugünkü formuyla Kore Savaşı döneminde servis edilen “şehid” kültü riyası bile hem merkez militarist yapı hem, kürd, sol, İslamcı vb. militarist yapılar tarafından cansiperane muhafaza edilmeye çalışılırken, TC’nin son otuz küsür senesinin, nice stratejilerle inşa ettiği ana tehlikesi PKK’yı dolaşımdan çıkarması kolay mıdır?

Tesadüf her iki dönemde de USA’da idim, insanların vergileri üzerinden ordunun bütçesini en hararetli tartışmaya başladığı iki senenin birinin ardından Afganistan Savaşı, diğerinin ardından Irak Savaşı başlatılmıştı. Silah sektörü iktisadi olarak hala ilaç, entertainment, bilişim sektörünün önünde en büyük sektör. Tek başına büyük bir rant olan bu sektör üstelik militarist rantın tek sektörü de değil. Mesela TC sadece 6 sava helikopterine 400 milyon dolar ödüyor (genel bütçeye nispetleyin), bu helikopterler üstelik dünyanın en büyük, en kanlı şirketi Boeing’den alınıyor. Barış İçin Vicdani Red grubunda rakamlarıyla, sadece son dönem (erişemediğimiz buzdağı örtülü ödenek harici) doğrudan ve dolaylı kalemleriyle yazmıştım bunları. Üstelik bu rant sadece silah alımından ibaret değil. Bir de aracılık rantı var ki bu da hiç küçümsenemez (Senelerdir sürüp giden şike rezaleti, Aziz Yıldırım bu aracılık rantından vazgeçmemekte diretmese Yargı’ya gelir miydi? Ki gözdağı kabilinden nasıl elbirliğiyle kapatılıverdi parlementoda masum şike müessesesi)…

Demir Küçükaydın, geçenlerde katılmadığım yerleri olsa, ve neticede “çözümmüş” yanılgısı yaratsa da, kapitalizmin yeni Ortadoğu paradigmalarını ve Kürdlerin bu yeniparadigmada TC ile müttefikliği üzerine önemli bir tahlilini göndermişti gruba (http://groups.yahoo.com/group/baris_icin_vicdani_red/message/9146). Üstelik efkâr-i alt yapısının gelişkinliği üzerinden ayrımcılık yaparak (karışık) bir tahlil üzerinden atide Öcalan’ın neden Erdoğan’dan daha güçlü (!?) olduğunu da anlattı, Öcalan’a ideolog payesi vererek. Aslında bu coğrafyada bazı statükolara dokunmasın diye masaya yatırılmayan ideoloji bir masaya yatırılsa. Hiç olmazsa Marks’dan sonrası, Althuser’in niye ideolojinin öldüğünü, Foucault’un tartışılanın ideoloji değil ideolojinin yürütmesi olduğu ve artık hiç merkeze alınmamasının… Ne bileyim mesela Ali Akay, başlatır mı dersiniz? bence bu paragrafa da hiç gerek yok

O kadar yazdım, kendi başına bir ayrımcılık olan şu akil adamlar meselesine de bir iki söz edeyim. Akil adamlar değil ve/ ve de/veya Akil kadınlar da olsa aynı ayrımcılık! Şu aralar hem Öcalan, hem Erdoğan’ca tekrar dolaşıma sürüldüler. Herkes meşrebince, biyografisince ve en çok da büyük kimlik grubunun çıkarına izafi listeler hazırlıyor. Ah bir de şu “büyük kimlik grubu” meselesi, sadece Kürtler değil, etnisite, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim vd  parafta örgütlemiş tüm şu “büyük kimlik grupları”! John Mack “Mağdurun/Kurbanının Egoistliği” tanımında “kişinin kendi büyük kimlik grubuyla kurduğu empatiye narsistik bir odaklanma göstermesi”nden bahseder. Mac’ın bu tahlili, bilim tarihçisi Thomas Samuel Kuhn’un mealen “Einstein fiziğine inanan için Newton fiziği fasa fisodur, Newton fiziğine inanan için de tam tersi, inandıkları onların haritasıdır” tanımının sosyal psikiyatrideki yorumlamasından birkaç adım daha ileridir. Yani her zamanki gibi mağdur başka mağduru mağdur eder, merkez statüko yürür. Partizanlık boğaz boyuyken, kendine hiçbir büyük kimlik grubunda aidiyet biçmemişlere düşen ise paryanın en dibi muamelesi olur. “Taraf olmayan betaraf olur” klişesinden Vurun aidiyetsizlere! Bu pop dergilerini, plak listeleri misali zaviye kazanıp kaybeden akil adamlar (ve dahi kadınlar) listeleri yayınlana dursun, Erdoğan da gazino rant zihniyetine ithaf aforizmasını sallayıverdi “Akil adam dediğinin arkasında kitlesi olacak”, biz bilgi üzerinden ayrımcılık falan derken, efkâr da bu gazinoda sökmüyormuş, sen istediğin kadar makamına, usulüne uygun oku, sesin bilmem kaç oktav olsun, masan yoksa bu gazinoda solist olamazsın kardeşim diyor Recep Tayyip Bey.

Evet ben cevap bekliyorum? Yeni tehlike ne? PKK’yi “tehlike”likten azad ettiğiniz an yeni bir “tehlike”ye ihtiyaç var. Yoksa ne statüko ne rantı muhafaza edilebilir? Statuko kendini tanrı, vatandaşları da “koyuncukları” gibi görse de (fazla hristiyan bir meatfor oldu ya, anlamışınızdır) statüko hiçbir zaman aptal değildir, öyle olsa statuko konumunu kaybeder zaten. Yeni tehlikenin adı konmuş olması gerek! Son dönem ara ara haşmetlendirilerek servis eilen DHKP-C'nin "yeni tehlike" olarak içtimai korku yaratacak bir hacmi yok. Suriye, Ortadoğu vb. diyenler de olabilir, - merkezin Ortadaoğu'da yeni tanzim programı bilinmeyen bir şey değil, seneler önce latin amerka darbelerini ifa etmiş latin askerler School of Americas menşeeilidir, Latin diktatörleri yetiştiren SOA, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS, Organization of American States) oluşturmak, yani Orta ve Latin Amerika ülkeleri, çok güçlü iktisadi ve siyasi bağlarla USA'ya bağlamak gayesiyle kurulmuştu. Zamanında bu gayesine de gayet kanlı erişti. Ana USA, SOA'yı sadece Latin Amerika için kullanmadı, mesela TC'de askeri darbe yapanlar da SOA rahle-i tedrisinden geçmiştir-.Ama yine de Ortadoğu'yu "yeni tehlike" olarak sunmak pek kolay değildir çünkü bu tehlike çok “net” olmalı, vatandaşların büyük bölümünde “korku” duygusunu geliştirebilecek basitlikte bir adlandırması olmalı. Sonra resmi ya da sözde sivil ideolojik aygıtlara büyük iş düşüyor, yeni tehlike “özenle” paketlenmeli, ezberletilinceye kadar servis edilmeli. Bu bir günde olacak iş değil. Evet Wallerstein amcaya uzaktan tekrar bir selam çakarak “merkez” paradigmayı değiştiriyor da, değişen sistem değil, yöntemleri. Vergilerimiz üzerinden başkaldırmamamız, tek tipte ve itaatte muhafaza edilebilmemiz için inanabileceğimiz, bizi korkutacak yeni bir “tehlike”ye ihtiyaç var.

Yoksa oyucuların en azından mevkileri değişir; maç aynı kurallarla devam ederken, makas sibop işlevini görüp, yeni paradigmaya paraflı açılır, bazı büyük kimlik gruplarının izafi kazanımları olur, bu kadar?

Sahi “yeni tehlike ne?” Biriniz ismini söylesin bana lütfen… Sözde anayasa vb. biteviye katarsislerin birini daha yaşamadığımızdan emin olmak için biri, lütfen bana şuyeni tehlikenin ismini söylesin.

Sevgiyle kalın

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.