25 Kasım 2017, Cumartesi

Üst Menu

Yüksekova gözlemlerim (3)

Yüksekova gözlemlerim (3)
Dünya daha tanıma fırsatı bulmadan, biz IŞİD düşünce ve pratiğinin başka versiyonuyla Afganistan’da tanışmıştık. Ahbari ekolüne benzeyen ve rivayetler zincirine şekli anlamda sıkı sıkıya bağlı olan bir yaşam şekliyle orada tanışmış ve alışık olmadığımız geleneklerin bize din olarak dayatılması karşısında tepki göstermiş, dayanılmaz olaylara tanık olmuştuk.
 
Tarihsel sürecin, şartların ve cari olan geleneğin etkisinde kalmış yaşam tarzının din gibi algılamayanların nasıl tekfir edildiklerini, din dışı görüldüklerine şahit olmuştuk. Zamanla bunun ABD’de İkiz Kuleler’in uçakla vurulması olayında veya Pakistan ve benzeri yerlerde özellikle Şia camilerine, Pazar yerlerine düzenledikleri intihar eylemleriyle El Kaide versiyonuna dönüştüğünü gördük. Tamamen rivayete bağlı ve ruhtan çok cesede önem veren bu yapılanma, neredeyse kendilerinin dışındaki herkesi din dairesi dışında görmektedir, dolayısıyla onların kanını, malını, namusunu kendisi için helal görmektedir. Bunun fıkhını oluşturmak için rivayetlerde fazlasıyla argüman bulmak zor değil. Sonrasında, IŞİD ismi altında Suriye ve Irak’ta başka inançtan veya mezhepten insanların canlarını nasıl yaktıklarına, camileri, mabetleri, mezarlıkları, tarihi eserleri nasıl tahrip ettiklerine, masum insanları canlı bombalarla rahatlıkla katlettiklerine şahit olduk. En çok da kadınların köle pazarlarında satılmaları, yakılmaları veya masum insanların boğazlarının kesilmesi içimizi acıttı… Kobanê’yi yerle bir ettiler, bununla yetinmediler daha sonraki bir sızmada yataklarında yatmış masum sivilleri, çocukları boğazladılar.. Uzun uzun üzerinde durmak istemiyorum. Peki, IŞİD’in Yüksekova ile ne alakası var… 
 
Son birkaç yılda Orta Doğu veya dünyada yaşanan şiddet serüvenine dikkatli bir şekilde baktığımız zaman, Gever’de yaşananların sadece bunun ırkçılığın daha belirgin olduğu bir kopyası olduğunu düşünüyorum… Yerleşim alanların yerle bir edilmesi, duvarlara veya insanların en mahrem alanları olan yatak odalarına yazılan ahlaksız veya ırkçı içerikli yazılar ve izlenen güvenlik politikaları, camilerin, mezarların, yoksul evlerinin en hunharca şekilde yıkılması IŞİD yönteminden çok farklı değil. Gever’de insan onurunu ayaklar altına alacak ne varsa yapılmış.. Lojistik desteği kesmek amacıyla karların erimesinden önce bilinçli olarak 13 Mart’ta başlatılan operasyonlar, 20 Nisan’da sona erdi. Ancak sokağa çıkma yasağı 78 gün boyunca kaldırılmadı ve bu süre içerisinde 30 binin üzerinde asker, özel harekatçı ve polis zırhlı araçlarla mahalleleri muhasara edip, evleri teker teker aradıkları söyleniyor. Kapalı olan bütün kapılar kırıldı ve evlerde arama yapıldı. Kışla, Orman, Mezarlık ve Cumhuriyet mahallelerinde operasyonlar nedeniyle büyük bir yıkım yaşandı. Siyasal Kürt hareketine yakın duranlara ait birçok ev, operasyonların bitimiyle birlikte yüksek tesirli patlayıcılarla yerle bir edilmiş. 6 bine yakın bina tamamen yıkılmış veya ağır hasarlı. Buna göre 20 binden fazla insan şu anda evsiz kaldı. Belediyenin bir öğün sıcak yemek dağıtması açlık sorununu çözmeye yetecek mi? 
 
İncelememiz esnasında tamamen yıkılmayan, ancak mesaj verme görüntüsü veren binaların taşıyıcı kolonlarının vurulduğunu ve hatta kolon içerisindeki şişlerin bile kesildiğini gördük. Bunun iki anlamı var ya ırkçı refleksle her şeye zarar verilmek istenmiş ya da ince bir mühendislik hesaplamasıyla insansızlaştırılma hesabı güdülmüş. Yıkılan yüksek binaların veya zarar gören dükkanların bulunduğu bölgede çatışma izinin olmamasına rağmen zarar verilmiş olması, kasıtlı bir politika izlendiği düşüncesini pekiştiriyor. Diğer yandan patlayıcılarla yıkılan veya taşıma kolonları vurulan binaların birçoğunun da çatışma alanı içerisinde olmadığı, halkın ifadelerinden veya geriye kalan izlerden anlaşılıyor. 
 
İran ile ticaretin güzergahı üzerinde yer alan Gever, yaklaşık 120 binden fazla nüfusa sahipti, ağır bombardımandan ve ilk günün çatışmalarından dolayı 100 binden fazla kişi göç etmek zorunda kaldı. Hakkâri, Van, Şemdinli, Çukurca ve çevre köylere göç edildiği söyleniyor. Sanıldığı gibi 90’lı yıllarda olduğu gibi insanlar batıya göç etmedi.. Daha da ilginci, JİTEM’li yıllarda köylerinin yakılmasından dolayı gelip Yüksekova’ya yerleşenlerin mahallelerinde daha büyük tahribat var. Sanki özellikle seçilmişler. Halk, verilen ağır hasarın önemli kısmının 38 günden sonraki bir aylık dönemde gerçekleştiğini savunuyor. Operasyonların yoğun olduğu bölgelerde alt yapı tesisleri ve ayrıca elektrik kurumuyla birlikte 49 trafo tamamen imha edilmiş. Su ana boruları kullanılamaz halde.
 
Bulunduğumuz mağazadan yeniden ayrılıyoruz. Cumhuriyet ve Kışla mahallelerine gidiyoruz. Bu kez aracı mahalle başında bırakarak, harabelerin ve yıkıntıların arasında geziniyoruz. Ağır bir koku var… Farklı bir gaz kokusu gibi gözlerimi yakıyor, boğazım tahriş oluyor. Başkaları farkında değil gibi, dolayısıyla kimseyi tedirgin etmemek üzere ses çıkarmıyorum. Neredeyse her mahalleye karakol yapmayı düşünüyor devlet… Türkiye’nin donanım açısından önemli yere sahip olan okul da yıkılacakmış ve yerine karakol yapılacağı söyleniyor. Kışla ve Cumhuriyet mahallelerinde neredeyse sağlam bir ev kalmamış, yakılmış ya da yıkılmış. Sıcak çatışmanın içerisinde olmayan ama hakikatten haberdar olanların susması, umursamaz davranması, zarar görmemek adına yapılanları görmezden gelmesi veya “kim haklı-kim haksız” polemiğine boğulması, iyi niyetli olmayanların işini daha da kolaylaştırmış. Toplumun üç maymunu oynaması neticesinde, diğer yerler gibi Yüksekova da yerle bir edildi… Sokağa çıkma yasağı ve sonrasında hukuksuzluğun her alanda kendisini gösterdiği anlatılıyor. Sokağa çıkma yasağı kısmi olarak kaldırıldığı zamanda halkın bir kısmı ve geriye kalan kısmı da yasağın esnekleştirilmesiyle birlikte geri döndü. Harabeye dönmüş şehrin önemli bir kısmında elektrik yok, su yok, hayat katledilmiş.. İnsanların canları, malları, namusları güvence altında değil.. Gever’in girişinden itibaren keyfi uygulamalar var. Yasak diz boyu… Yıkılmış evlerinin kenarında katledilen yaşamın içerisinde çözüm bulmaya çalışanlar, yaşamın bütün imkanlarından yoksun… “Ya baş eğeceksiniz, ya baş vereceksiniz!” kibri, öfkesi ve düşmanlığıyla başlayan büyük militarist yıkım operasyonu karşısında herkes sustu. Toplumun “emin” ve “vicdanlı” zannettiklerinin ne kadar barbar ve vicdansız oldukları bu samimiyet sınavında bariz bir şekilde ortaya çıktı. Sivil, akademik ve medya zemininin susturulduğu atmosferde, sadece silahlar hakim hayata, yaşam silahların vesayeti altında. Harabelerin ve evlerin içi patlamamış patlayıcı dolu. Buna rağmen insanlar ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide harabeye dönüştürülmüş evlerine sahip çıkıyorlar… Evleri yıkılmış. Yaşadıkları topraklar savaştan çıkmış ve bu savaşın öfkesi, kini, ötekileştirmesi veya kibre teslim olmaya çağrılması devam ediyor. Bu insanlar bu toprakların en kadim halkı… Günahları baş eğmemiş olmak. Harabelerin altında canları olanlar da var… Barış şansı kayboldu, buzdolabından bir türlü aşağı inmiyor ve hatta bunun bir iç savaşa dönüşmesi ihtimaline rağmen meydan okumalar devam ediyor. Bu insanlara merhamet etmeyene Allah da insanlık da merhamet etmez… Tarih, masum insanlara devletin kibrini, gücünü göstermek için her türlü çılgınlığa meyledenleri yargılayacak. İnsanları güçle, zorbalıkla, baş eğdirmeye, sindirmeye çalışmakla terbiye edemezsiniz ancak ruhsal kopuşu fiziksel kopuşa dönüştürürsünüz… Bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Belki de projenin aslı budur. Aksini normal aklın kabul edebileceğini düşünemiyorum. 
 
Bütün bu olanları “Devletin gücünü Kürtlere gösterme” operasyonundan başka bir anlamla tarif etmek mümkün değil. Zira devlet, Gever halkının tamamını da katletse düşünce ve inanç açısından teslim alamayacağını iyi biliyor olmalı. Operasyonlarla oluşturulan algı, düşmanlıktan başka bir şey değil. Gever’in neredeyse yarısı yıkılmış halde, buna rağmen halk kurduğu barakalarda veya harabelerin içinde oluşturduğu imkanlarla ayakta kalmaya çalışıyor.
 
7 Haziran sürecinden bu yana, ‘başkalarının’ başına gelenler karşısında sessiz kalarak, bahaneler üreterek, suçlu ortağı arayarak ‘belayı üzerine çekmeme’ taktiği üzerinden, ilgisiz, umursamaz bir zemine savruldu toplum. Operasyonlarla, sadece çocukları öldürüp, evleri, masumiyetin anıları yüklü duvarları yıkmadılar geleceğe, barışa, kardeşliğe, güvene dair bütün hayalleri, umutları, düşünceleri de katlettiler. Çocukları her öldürüşten sonra, “kardeşiz” denmesi ne kadar içi boş bir ifadeye dönüştü, yavanlaştı. Toplum olarak yıllardır, savaşlardan, çatışmalardan, ihanetlerden, haksızlıklardan, kavgalardan ve taziye oturumlarından ne kadar yorgun düştük. Bu kavgalar havada uçacak güvercin, sokakta oynayacak çocuk, dağlarda dolaşan keklik, insan bedeninde vicdan bırakmadı. 
 
Gever’de galiz kimyasal kokunun, barbarlığa dair görüntülerin, insanların yorgun bakışlarındaki sitemlerin, yıkıntılar arasında çözüm arayan çaresizlerin oluşturduğu dehşet verici manzara, insanı insanlığından utandırdığı seremoninin yürekte biriken travmasına dönüştüğü anın zihinlere kazınan fotoğrafını tamamlıyordu. Çatışmanın yeni başladığı bir zamanda üst düzey bir yetkiliyle görüştüğümüzde şöyle demişti: “Bütün hazırlıklarımızı önceden yaptık ve hatta GATA’dan özel uzman doktorlar da getirdik..” Evet, özel bir hazırlık ve özel bir mühendislik çalışmasıyla yerleşim alanı yerle bir edilmiş ve halkın yeniden göç etmesi için altyapı ile birlikte mahallelerin sosyal yapısı de hedeflenmişti. Siyasi, askeri ve sosyal zeminde hedeflenen birçok amaçla birlikte toplu göç, tedip etme, devletin gücünü gösterme, gelecek dünya dengeleri içerisinde elini zayıflatma ile birlikte fiziksel ve psikolojik olarak ağır darbe vurulmaya çalışılmış. JİTEM, ERGENEKON, Mafya, Ülkücülük, ESEDULLAH ve diğer sivil ayaklarının yeni güvenlik konsepti, son yüz yılın en organize mühendislik ve saha çalışmasıyla neler yapılabilineceğini göstermeye çalıştı. Gezimiz boyunca bu yeni ulusalcı savaş konseptinin her şeyle savaştığına şahit olduk. Hava ile, uçan kuşlar ile, ümitler ile, su ile, insan ile, yerleşim alanları ile, mahrem sayılan alanlar ile devlet gücünü kullanarak savaşmışlar. Un torbalarının içine fare zehiri karıştırmak, geri dönen ev sahiplerinin kekliklere veya tavuklara verdiği zaman anında öldürecek şekilde, buğdaylara kimyasal madde karıştırmak, elektrik direklerini, trafoları, su sistemini imha etmek, yaşam alanlarını yok etmek için beyaz eşyayı imha etmek, yatak odaları gibi yerlere ırkçı ve ahlaksız yazılar yazmak için özel bir çalışma yapmak bu konseptin bir parçası olmuş. İddialar, bütün bunların askeri operasyondan bir ay sonraki arama-tarama sürecinde yapıldığı yolunda. Son zamanlarda bir kısmı itirazlara binaen duvarlarda silinmiş yazılar ırkçı argümanlar taşıdıkları gibi, bölgesel ayrımcılık öfkesini tahrik edici şekilde göze çarpmakta. Devletlerin bu düşman kamplara bölme yöntemini sistematik bir şekilde birçok ülkede yaptığı biliniyor. Yakılıp yıkılan evlere Türk bayrağı asılması veya mahallelerde mehter marşı ve ırkçı refleks yansıması olan “Ölürüm Türkiyem!” teranesini çalmak neye hizmet edecek? 
 
Daha önce köyleri yakıldığından Gever’in varoşlarına yerleşen köylülerin evlerinin özellikle yerle bir edilmesi nasıl bir mesaj içerebilir? Dahası 90’lı yıllarda bu köyleri yakan ekibin başında yer alan Ergenekon davasından yüzlerce cinayet ve suçtan dolayı ismi gündemde olan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Jandarma Teşkilatı'nın kuruluşunun 177. yılı için düzenlenen törende protokolde yer alması verilen mesajın eksik parçasını tamamlamıyor mu? Onlarca cinayet ve tecavüzden yargılananlar arasında olan, Musa Çitil’in Diyarbakır jandarma komutanlığına tayin edilmesi ve aynı şekilde Cemal Temizöz’ün, Ergenekon ekibinin berat ettirilmesi, üçüncü köprünün isminin Yavuz Sultan Selim olarak belirlenmesi yine belli bir mesaj içermiyor mu? İnsan belli özelliklerle insandır. Haksızlık karşısında susmaz, mazlumu korur; hakkı, adaleti gözetir. İnsan, sadece nefes alıp vermekle ve gayesiz, amaçsız yaşamakla insan olmaz. İnsan olmak, daha fazla bir çaba gerektiriyor. 
 
Topyekün yıkımı, sokak aralarındaki insanları, harabeler arasında naylon veya çadır baraka kurmak gibi çözüm üretmeye çalışanların çabasını sessizlik içerisinde izledikten sonra; her köşe başının TOMA’larla ve sivil kıyafetli sakallı silahlı insanlarla tutulmuş bir atmosfer içerisinde fiziki olarak canlı ama psikolojik olarak ölmüş, yorgun düşmüş çarşıyı dolaşmaya başlıyoruz. Adım başı rastladığımız tanıdık simalar, sitem etseler de içimizi ısıtıyor. Merhabalaşma esnasında kısa cümlelerle, sorularla yüreğimi çok da zorlamadan ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. “Birkaç gence karşı, 30 bin asker ve yüzlerce özel güvenlik gücü, tank, topla saldıran devletin geriye bıraktığı şehir bu. Bütün bunları çatışma dedikleri mizansen bittikten sonra yaptılar. Görüyorsunuz halimizi, halk perişan ve sahipsiz.” Diyor biri. Kalabalık bir grubla dolaşıyoruz. Kimi zaman güvenlik güçlerin hayret eden bakışlarıyla buluşuyoruz. Olabildiğince kalabalık çarşı, dolayısıyla her selam verdiklerimizle tokalaşmamızın devamında sitemler, konuşmalar geliyor. Duygusal bir buluşmada hıçkırıklar nefesi kesmeye, boğmaya hazır gibi duruyor. Köşe başlarında duran silahlılardan çok bu halden korkuyorum… Kaldırımın kenarında oturmuş muhabbet eden bir grubla selamlaşıyoruz.. Konumunu, toplum içerisindeki saygınlığını bilmediğimiz insanlar, başbakanın değişmesiyle veya bakanlar kurulunun yenilenmesiyle ilgilenmiyorlar bile. Yaşadıkları derin travma cümlelerine yansıyor ve bu işin sorumlusu bizmişiz gibi sitem ediyorlar: “Bize Gever’i terk etmeyin dediniz. Etmedik. Adam gibi toprağımızın üstünde kaldı. Kimsenin toprağını işgal etmedik, kimsenin toprağına göz dikmedik, göç etmedik, ama yalnız kaldık. Biz ‘hawar’ dedikçe, sesimizi sadece biz duyduk. Hiç kimse ne sesimizi duydu ne yardımımıza geldi… Bütün bu olanlar dilimizin yüzünden başımıza geliyor. Dilimizi terk etmediğimiz müddetçe bu yaşadıklarımızı, yaşamaya devam edeceğiz. Ya başkaları gibi kimliksiz, kişiliksiz, dilsiz olacağız ve başkalarının rolünü oynayacağız ya da bunlar başımıza gelecek. Yüz yıldır yaşadığımız bundan farklı mı? Ama herkes bunu iyi bilsin, bütün Gever halkını da katletseler bir tek insan bile kalsa dilinden vazgeçmeyecek ve her defasında varlığını korumak için direnecek.” Şikâyet etmekle birlikte, minnetsizliğini, korkusuzluğunu ima ediyordu. Duygusal ruhsal yaralanmanın acısı içerisinde söylenenlere verecek bir cevabımızın olmayışı ayrı bir çelişki. Bundan sonra neler yaşanabileceği konusunda bilgileri yok. Güven içerisinde olmadıklarını biliyorlar ama bütün bunların etnik kimliklerinden dolayı başlarına geldiğinin vurgusunu yapıyorlar. Gever insanları yaşadıkları travmayı henüz atlatamamış, vakarlı duruşlarının altında derin bir acı volkanı kaynıyor. Mutlu yaşadıkları, çocukların sokaklarında dolaştığı, geleceğe ümitle bakılan, barışa dair çabaların sürdüğü bir dünya cehenneme çevrilmiş ve onlar hala bu şiddet ve yıkım sarmalının içerisinde yoğruluyorlar. Bütün boyutlarıyla barbarlığı sergileyen ırkçı cenderenin altında ezilmeye çalışılan Geverliler, geleceğe dair ümitlerini tamamen tükettiklerini her fırsatta dillendiriyorlar. Çatışmanın izlerinin olmadığı kesimlerde bazı mağazaların kepenklerinin TOM’a darbesiyle kırıldığı veya bazı işyerlerinin camlarının kurşunlandığını ve bir yerde çelik kasanın dışarı çıkartılarak kepçe ile kırılmaya çalışıldığı izleri, arkadaşlarım bir grubla konuşmayla meşgul oldukları bir zamanda bana gösteren tanıdık bir sima: “Abi ne oldu bize… Din-iman, vicdan, akıl, hakkaniyet, evrensel mesaj, mazlumiyet zemininde boy gösterenler adeta buharlaştılar. Bizim dostlarımız bile o şiddetli çatışma esnasında aramadığı gibi, bizi aklına bile getirmedi. Ne yaşadık, nasıl yaşadık haberleri bile olmadı. Sokağa çıkma yasağı kalktıktan sonra neden gelmediler. Adil şahitlik yapacakları yer burası değil mi? Onların canları bizimkinden çok mu tatlı? Sadece birilerine şirin görünmek veya şov yapmak için mi varlar! Abi birilerine fısıldayın, biz buradayız ve burada kalmaya devam edeceğiz. Bütün barbarlık hücumlarına rağmen ayaktayız. Dost bildiklerimiz neden burada değil? İnsanın soyismini ‘Geveri’ yapmasıyla Geverli olunmuyor, neden hiç yanımızda görmedik? Aydınlarımıza ve aydın müsveddesi popüler entelektüellere söyle, repertuvarlarında bize de yer versinler…” diyor. Elimden gelse konuşturmayacaktım… “Yeter sus!” diyecektim. Bu meyanda dinlediğim sitemlerden yorgun düşmüştüm. Hava serin ve direncim yerinde Ramazandan değil ama her yanda beni takip eden galiz kimyasal kokudan, sitemlerden, masum bakışlardan bitaptım, boğazım, gözlerim ve yüreğim yanıyor. Kime bağıracaktım, kime Gever’in “hewar”ını ulaştıracaktım? Daha önceki feryatları kim duydu ki! Dinleyecek bir kulak, anlayacak bir akıl bırakmışlar mıydı? Tamamen pragmatikleşen, popülist, muhafazakar ve daha acısı dini kullanmayı sermaye haline getirmiş bir zihniyete bu acıları nasıl aktaracaktım… Acıya onuruyla, inancıyla direnmiş birinin haklı olduğuna inanma motivasyonuyla “birilerine söyle ben buradayım” demesini nasıl izah edecektim? Toplarla, obüslerle, kurşunlarla yaralanmış bir yüreğin içinde kıvrandığı ama dışarıya yansıtmayı onursuzluk kabul ettiği bir acıyı, nasıl tarif edebilirdim ki? 
 
Özellikle zor zamanlarda, birçok insanın iki dünyasının, yaşam tarzının ve yüzünün olduğunu yaşadığımız tecrübelerle görmüyor muyduk… Yüzlerden biri rahat zamanlarda, ileriye yatırım olması açısından bilinçli olarak vitrine taşınan popülist yüz ve diğeri de bilmediğimiz stratejik derinlik içeren muamma. Kalabalık ama acıyla yoğrulmuş, duygu patlaması kokan çarşıda dolaşırken beni tanıyan gençlerden biri tebessüm ederek selam veriyor, boğucu, nefes kesici o duyguyu hapsetmek için kucaklaşıyoruz… Çatışma esnasında burada olup olmadığını soruyorum… “Doğrusu bizim mahalle çatışmalara uzaktı, bir iki gün sürer hesabı yapıp çıkmadık. Nereye gidebilirdik ki! Sonra uzayınca ateşin içinde kaldık. Başımızı çıkaramadık. Abi, bütün dünya kulaklarını tıkadı, sen de mi duymadın bizi!” diye sitem ediyordu… Sorduğuma pişman etti beni.. 
 
“Ya Vallahi hemen ilk günlerde kalabalık bir ekip olarak belki arabuluculuk yapmaya yardımcı olabiliriz ve başka yerlerde olduğu gibi çarpışan tarafların birbirlerine zarar vermemelerine aracı olabiliriz hesabını yaptığımızı. Ancak Yeni Köprü’den bizi geçirmediklerini, diğer köy yollarının da kapatılmış olduğunu, Hakkâri valisi ile yaptığımız görüşmede istediğimiz iznin verilmediğini ve aslında bütün bunların iki yıldan beri yapılan hazırlığın bir sonucu olduğunu ve derin bir planın uygulanmaya konulduğunu” söyleyecek gücü kendimde bulamadım. Sadece dinlemekle yetindim. O devam ediyordu. “Sokağa çıkma yasağı esnasında dükkanlar, evler adeta yağmalandı.. 60’a yakın genç bu çatışmalar esnasında öldürüldü. Bütün evlerin kapıları kırıldı, eşyalarına düşmanca zarar verildi… Şu yıkıntıların altında yeni cesetler çıkabilir… Birçok evde patlamamış mühimmat var, kimsenin ilgilendiği yok. Mahalle arasındaki dükkânların çoğunun vergi levhası bile yok, dükkânları yerle bir edilmiş hesabını kim verecek?” 
 
Mahalle arasında dolaşırken yaşlı kadınlarla istemeyerek de olsa selamlaşıyoruz. İstemiyorum, çünkü bunca sitemi taşıyacak takatim kalmamış. Beyaz yazmalı yaşlı ana, halimizi hatırımızı sorduktan sonra sitem etmeye başlıyor: “Biz insan değil miyiz? Bizim de hakkımız, onurumuz yok mu? Allah kabul eder mi bize bu yapılanları. Biz barıştan, kardeşlikten başka ne istedik… Ama şunu bilsinler bizi parça parça da etseler toprağımızı terk etmeyeceğiz, başımızı eğmeyeceğiz… Bir iki genç gördüm, bize bunu yaşatanların elini sıkıyorlardı kahroldum…” Diyor. Arkadaşlar geçmiş olsun dileklerini bildirip, teselli etmeye çalışırken ben yıkıntılarla meşgulüm. Dört katlı bir binanın 3. katında içerideki döküntüleri dışarı atan yaşlı adam: “Hiç merak etmeyin, eskisinden daha iyi olacak. Yaralarımızı yeniden saracağız. Alışığız bunlara. Şu karşımızdaki tamamen yıkılmış mahalle, daha önce köyleri yakılan insanların evleri. Onları burada da rahat bırakmadılar…” diyor. Çoğu zaman bulunduğumuz mevziimizi, konumumuzu, onurumuzu, haysiyetimizi korumak için geliştirdiğimiz düşünce, mücadele tarzı, yöntem, kendimizi ifade edememe acizliği, yoğun çabanın karşısında istenilen neticeyi alamayabilirsiniz ve bu zemindeki bütün çabanızın sonucu hezimet olabilir ama bu riskten dolayı elleriniz koynunuzda intihar edercesine bekleyemezsiniz. Her şeye rağmen bir çaba göstermeniz gerekebilir.
 
Cumhuriyet mahallesinde bir grubun inceleme yaptığını görüyoruz. Selam veriyoruz. Yüksekova Ticaret ve Sanayi Odası başkanı resmi yetkililerin olduğu bir grubla hasar tespiti yapıyorlar. Çalışmalar konusunda bizi bilgilendiriyorlar. Esnafın hasar tespitini devlet memurlarıyla birlikte yaptıklarını ifade ederek konuşmaya başlayan başkan: “Tespit yapıyoruz yapmasına da ciddi sorunlar çıkacak. Adamın dükkanında kullanılacak hiçbir malzeme kalmamış. Malları zarar görmüş, bunun tespitini yapacağız sonrasında fatura istenirse zorlanabiliriz. Dükkanı yanmış adam faturayı nereden bulsun.. Diğer yerlerde yaptıkları gibi yaparlarsa esnaf biter. Çabalıyoruz ama bizim de gücümüz bir yere kadar. Gever nasıl yeniden toparlanacak? Şu ana kadar yetkililer meseleye pozitif yaklaşıyorlar. Bunun devam etmesini diliyoruz.”
 
İftardan sonra Van’a doğru yola koyulmak istiyoruz. Tanıdıklar gitmememiz için ısrar ediyorlar. Yasak Ramazan dolayısıyla saat 22.00’ye çekilmiş. Yapacak bir şey kalmadığından çıkmayı düşünüyoruz. İftara, diğer davetleri öteleyerek ilk gittiğimiz mağaza sahibinin evindeyiz… Ev sahibinin misafirperverliği karşısında mahcubuz… Sokağa çıkma yasağına birkaç dakika kala vedalaşıp yola koyuluyoruz… İnsanın kendi topraklarında sokağa çıkamamasının ne kadar dayanılmaz acı olduğunu iyi biliyoruz. Aslında bütün ömrümüz sokağa çıkma yasaklarıyla geçmedi mi? Bu kez kontrol noktasında durdurulmuyoruz… Daha önce işlek olan yol, çatışmalardan bu yana adeta bomboş. Yeni Köprü’den geçerken pasaportla geçmiştik, adeta üstadın dediği gibi bir ülkeden bir iç ülkeye geçer gibiydik. Bu kez kimlik veriyorum ve işlemlerle birlikte arama faslından sonra yola koyuluyoruz. Ne aradıklarını biz de bilmiyoruz… Yol tamamen 90’lı yılları andırıyor. Bomboş. Bir farkı var. O zamanlarda ikindi vaktinden sonra yola çıkma da yasaktı. Gündüz vakitleri de konvoy yapılıyordu. Şimdi kimse karışmıyor… Barışı yakalamışken, bu yaşadıklarımızı hangi akıl izah edebilir? Kim neden bunca insanın katledilmesini, şehirlerin yerle bir edilmesini, yaşanan travmaları tarif edebilir? Yetim bırakılan çocukların, anaların, yaşlı babaların gözlerinden akan gözyaşların hesabını kim verecek?

 

 

 

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.