23 Haziran 2018, Cumartesi

Üst Menu

Zaman Gazetesi Röportajına Tepkiler Hakkında

Zaman Gazetesi Röportajına Tepkiler Hakkında

Zaman gazetesinde çalışan sevgili Arife samimi olduğuna inandığım bir genç bir muhabirdir. Uzun zamandır talep ettiği röportaj talebini yolculuklarım ve yoğunlarım sebebi ile kabul edemiyordum ama bir çekincem de gazetenin yayın politikasına olan çekincemden dolayı idi.

 

Müsait olduğum bir ara şartlı kabul ederek görüşmeyi gerçekleştirdik.

 

“Zaman’dan ağzımız yandı güvenemiyorum doğrusu. Bizim hiç söylemediklerimizi manşet etmişti. Sonra STV de istihbarat haberleri ile ailemiz ve oğlumuz hakkında ipe sapa gelmez yayınlar yapılmıştı. Kaldı ki ben iktidarı sadece bugün eleştirmiyorum. Hizmet cemaati ve iktidar yıllardır birlikte insanların canına okurken de aynı şekilde eleştirdim. Haksız yere binlerce insan hapislere doldurulurken, işkenceler görürken gayet güzel bir ittifak içindeydiler. Cemaat ve iktidar gayri resmi bir koalisyon idi. Dün de her iki yapının yanlışlarını hep yazdım ve eleştirdim.

 

Bundan dolayı açık bir şekilde ölüm ile tehdit edildim ve ‘Eleştirme, konuşma, sus’ diye ikazlara muhatap oldum.

 

Bugünde her iki tarafın yanlışları ve zulümlerini ayırt etmeden söylüyorum. Bunları göze alıyorsanız konuşalım. Görüştükten sonra ise röportaj yayınlanmadan son halini mutlaka göndermelisiniz ve onay verdikten sonra yayınlanmalı.”  Dedikten sonra buluşup görüştük Arife ile.

 

Uzun bir görüşme olmuştu. İktidara yönelik eleştirilerimden az değildi cemaate yönelik söylediklerim. Mutlaka kendileri ile bir özeleştiri gerçekleştirmeliler ve yaptıkları ile yüzleşmelilerdi.

 

Yargı, Emniyet paralelinde gerçekleştirilen haksız yere tutuklamalar ve en önemlisi çözüm sürecinde ki tutumları,

 

Kürtlerin batıda ki halklar gibi tam bir eşitlik ve adalet içinde güven ve barış içinde yaşama mücadelelerine, taleplerine karşı takınılan tavır ve duruşları üzerine pek çok şey konuştuk.

 

Avrupa panellerimiz sebebi ile çıktığım yolculuğum sırasında internete çok kısıtlı girebildim. Bakamadığım mailler arasında Arife’nin mailini zamanında görememiştim. Bir arkadaşımın haberdar etmesi ile röportajın yayınlandığından haberdar oldum ve hemen baktım. Görüşme sayfa elverdiği kadar az bir kısmı yayınlanmıştı. Herhangi bir ekleme ve yorum yapılmamıştı. Cemaate yönelik eleştirilerimin az da olsa bir kısmı yer almıştı.

Röportaj sosyal medyada yer aldıktan sonra akıllar duruma uğramışçasına bir saldırı, hakaret ve eleştiriler yapılmaya başlandı.  Sosyal medya duvarlarımda genelden ve özelden bu içerikte yazanlar oldu. Bazıları daha kibar ve medenice eleştirilerini yaparken çoğunluğun oldukça dar bir pencereden oldukça kaba, saygısız ve yobazca hakaret etmeleri insanımız üzerinde ki nefret dilinin etkisini göstermesi açısından ayrıca dikkat çekici idi.

 

Eleştirilerin en belli başlılarından biri:

 

“Size 28 Şubat’ta zulmedilirken, sizler idam ile yargılanırken, hatta sizlere terörist muamelesi yapan ve itham eden bir yapı ile nasıl beraber olurmuşum?

 

Böyle bir yapının gazetesine nasıl röportaj verirmişim?”

 

‘Müslüman’ım’ diyenler, Allah’ın elçilerinin bile, Allah bildirmedikçe asla bilemedikleri, kalp okuyanlar ve iman ölçerler olmuşlardı.

 

‘380 derece dönmüşlüğüm, dinden çıkmışlığım, inancıma ihanet etmişliğim, sapmışlığım’ gibi ithamlarda ‘kardeş’ bildiklerimiz yarışıyorlardı.

 

‘Dün davamızda bizleri yalnız bırakanlara nasıl prim verebilirmişim?

Sanki dersiniz 12 yıldır bu ülkenin iliğini kemiğini sömürürlerken bugün itham ettikleri cemaat ile ittifak içinde kendileri değilmiş gibi bana haddimi bildirmeye çalışıyorlardı.

 

Özellikle son 5 yıllık dönemde birlikte mesul oldukları katliamlar, cinayetler, iftira ve haksız tutuklamalar ile binlerce insanın hayatlarını zindana çevirmeleri, hapishanelerde hala devam eden insanlık dışı uygulamalarını hiçbir taraf gözetmeden eleştirirken birbirlerine sahip çıkan, birbirlerine söz söyletmeyen, birbirlerinin zulümlerini görmezden gelen, abdestli namazlı, nur yüzlü kardeşlerimiz, diyenler, Türkçe olimpiyatlarını gözleri yaşlı ve iftiharla izleyenler…

 

‘Gurbette kalma, hasret çekme gel, ne olur gel’ diyenler sanki kendileri değillerdi.

 

Rantı, menfaati, oyları, yetkileri ve egemenliği paylaşırken

 

“Siz 28 Şubat’ta zaten bizleri yalnız bıraktınız, başörtülü bacılarımıza terörist dediniz, onların özgürlük mücadelelerine ihanet ettiniz, şimdi sizinle iktidarı da, rantı da, yetkileri de paylaşamayız” diye düşünmeyi akıllarından geçiremeyenlerin, menfaate dayalı ittifakları bozulunca, dün bizlerin yaptığı eleştirileri görmezden geliyorken şimdi bizleri itham edebilmeleri bu rantı ve gücü kaybetmenin bir hırçınlığı olabilir ancak.

 

Bugün en ağır eleştirileri yapanlar neden düne kadar

 

“28 Şubat sürecinde davamıza ihanet eden, başörtülü kızlarımızı yalnız bırakanlarla birlikte nasıl iktidar olabiliyorsunuz?” dememişlerdi?

 

En Kritik noktaları nasıl onlarla paylaşabiliyorsunuz?  Demedikleri gibi bunu bir ibadet anlayışı içinde inanç kardeşliği olarak görüyorlardı. Şayet liderleri kılıçları çekmeseydi hala hiç kimse bugün beni itham ettikleri durumları sorgulamayacaklardı bile. Kendi hal-i pürmelallerinin farkında olabilselerdi, benim ittifak değil, beraberlik değil bilakis bütün eleştirilerimi açıkça belirterek yaptığım bir görüşme için böylesine hesapsız, izansız ve düşüncesizce saldıramazlardı.  En azından yıllardır beraberliklerinin sorumluğu ile kendileriyle yüzleşebilselerdi bu kadar kolay ve ucuz saldırganlığa başvurmazlardı.

 

Kendileri için düşünmediklerini bir başkası için kolayca düşünebilmeleri ile inançlarında ki ve durdukları yerin ne kadar sahtelik ve ikiyüzlülük içerdiğini anlamalarını diliyorum.

 

Kaldı ki şayet bu saldıranların derdi, bizlerin 28 Şubatlar da yalnız bırakılmamızın acısı ve sorumluğu olsa ve bizim iyiliğimiz, doğruluğumuz un derdinde olarak bunları bizlere samimiyetle hatırlatan dostluklar gayesi ile olsa bu çırpınışları, sözüm olmayacak ama maalesef sadece liderlerinin ittifaklarının ihtilafa dönüşmesinden kaynaklanan bir hırs ve nefret üzerinden kaynaklanan bir tarafgirliğin sonucudur. Büyük bir hırs ve nefret sembolü haline gelen bir liderin söylemlerine sahip çıkma uğruna insaniliği, objektifliği ve vicdanı kaybetmek zorunda kalmasalardı.

 

Kaldı ki bizleri 28 Şubat yıllarında yalnız bırakanlar sadece cemaat tarafları mı idi?

 

Beni itham eden herkes kendilerini bir özeleştiriye bir muhasebeye tabi tutmalılar.

 

Son seçimlere kadar oy verip desteklediğimiz, her birine olan kırgınlık ve kızgınlıklarımızı yüreğimize gömerek hiç birini ayırt etmeden derneklerine, vakıflarına ve ortamlarına gidip geldiğimiz bu çevreler o günlerde ne kadar yanımızdaydılar?

 

Oy verdiğimiz iktidar döneminde bile kızlarımla şehir şehir hapisleri dolaşırken kaç yetkili veya bugün bana saldıranlardan kaç kişi bizlerden haberdardı veya yanımızdaydı?

 

Bugün, başörtülü kadınların yaşadıkları zulümlerin üzerinden iktidarın, makamın ve gücün kaymağını yiyenlerin yanımızda olmalarını bırakın, bu insanlar o günlerde bizlere aynı binada komşu olmaktan bile korkuyorlardı.

 

‘Onlar da gelirse buranın güvenliği kalmaz. Çoluk çocuğumuzun geleceği riske girer’ diyerek ev kiralamamıza engel olanlar, bizleri gördüklerinde ‘bizim de başımız ağrımasın’, ‘beraber görünmeyelim’ diye yollarını değiştirenler, kendi çocuklarının güvenliğinin ve istikballerini düşünürlerken, bizler hapiste iken çocuklarımızı sokağa ve yalnızlığa terk edenler, bugün bizleri başkalarının yalnız bıraktığını nasıl söyleyebiliyorlar? ‘Sizi yalnız bırakanlarla nasıl beraber oluyorsunuz?’ diye saldırabiliyorlar?

 

Herkes şunu açıkça bilmelidir ki ben ve ailem her iki tarafın da zulmüne maruz kalmışızdır ve hiçbir tarafa da yakın bir değiliz.

 

Her iki tarafın da iç ya da dış ilişkiler ağını, halklara yaklaşımını, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan, kendi yapılarından, ırklarından, partilerinden, cemaatlerinden olmayan herkesi itham eden, ötekileştiren, senin insanın benim insanım hesapları ile nefret dilini artıran siyasi, cemaat, medya ve televizyonlar ile yapılanları tasvip etmem mümkün değildir.

 

İttifaklarının balaylarını yaşarlarken yırtık ayakkabısı ile Hrant’ı katledenleri birlikte sakladıklarını,

 

Roboski’de masum gençleri birlikte paramparça ederek katillerini terfi ettirdiklerini unutmayacağız.

 

Allah’ın ayetlerinden olan ‘dilleri ve renklerin birer işaret ve zenginlik’ olduğunu unuttukları için en insani bir hak olarak dillerini kullanmalarına engel olmaya çalışarak ötekileştirdiklerini, insanca yaşama taleplerini kan ile durdurmaya çalıştıklarını gördük bizler.

 

Ergenekon ve 28 Şubat darbecileri ve binlerce faili meçhullerin katillerinin tamamı tahliye edilmişken ve hala hapislerde dillerini kullandıkları, puşi taktıkları, özgür ve eşit yaşamak istedikleri için binlerce Kürt insanını hapislerde insanlık dışı zindan koşullarına mahkum ederlerken de beraberlerdi.

 

Bütün bunları görüp yaşamışken hiçbir tarafın zulmüne alet olmamız mümkün değildir.

 

Geçtiğimiz günlerde katledilişinin yıldönümü olan, ırkından ve inancından olmayan Filistinlilerin insanca yaşam hakkını savunurken katledilen Rachel Corie’yi göklere çıkarırken, sizler onun yaptığı gibi yapabiliyor musunuz? Nerede durduğunuza bir bakın derim.

 

O güzel erdemli kızın sözünden kendinize hiç mi bir hisse alamazsınız?

 

“Zulüm bizdense, ben bizden değilim”

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.